Connect with us

Analiz

Zeynep Hayır yazdı | İran Tarihine Kısa Bir Yolculuk- 2: Modernleşme İddiası, Emperyalist Kuşatma ve Bugüne Taşınan Kriz

İran’da bugün sokağa taşan öfke, yalnızca güncel bir krizin değil; yukarıdan dayatılan modernleşmenin yarattığı tarihsel kopuşun, emperyalist müdahalelerin ve 1979 sonrası kurulan otoriter rejimin birikmiş sonucudur. Bölgesel savaşlar, Filistin ve Rojava’ya yönelik saldırılarla birlikte İran halkı hem iç baskıya hem de emperyalist kuşatmaya karşı sıkıştırılmaktadır.

Yazar/Zeynep Hayır

Birinci bölümde İran’ın köklü devlet geleneğini, inançla kurduğu ilişkiyi ve kültürel sürekliliğini ele almıştık. Bu bölümde modernleşme iddiasının toplum ile devlet arasındaki kopuşu nasıl derinleştirdiğini, bu kırılmanın izlerini bugüne kadar taşıyarak nasıl bir tarihsel birikim yarattığını ve emperyalizmin bölge üzerindeki planlarını, etkilerini ve müdahalelerini bu sürecin içinde birlikte inceleyeceğiz.

Bu topraklarda modernleşme, Batı’daki örneklerden farklı olarak toplumsal dönüşümle eş zamanlı ilerleyen bir süreç olmamıştır. Daha çok devlet aklıyla yukarıdan kurulan, tarihsel mirasla tam olarak uzlaşmayan bir iddia olarak şekillenmiştir. Bu iddia, bir yandan kalkınma ve sekülerleşme söylemi üretirken, diğer yandan toplumla devlet arasındaki mesafeyi derinleştirmiştir.

İran’ın 19. yüzyılın sonlarından itibaren içine çekildiği emperyalist rekabet, bu kopuşun maddi zeminini oluşturur. İngiltere ve Rusya’nın nüfuz mücadelesi, doğrudan işgalden çok ekonomik ve siyasal bağımlılık ilişkileri üzerinden yürütülür. Bu dönemde İran, kendi siyasal karar alma mekanizmaları giderek daralan, mali ve askeri alanlarda dışa bağımlı hale gelen bir yapıya sürüklenir. Petrol, bu bağımlılığın merkezinde yer alır. İngiliz sermayesinin İran petrolü üzerindeki belirleyici rolü, devlet egemenliğini zedeleyen temel unsurlardan biri haline gelir.

Petrolün ulusallaştırılmasına yönelik girişimler bu nedenle yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal bir karşı duruş anlamı taşır. Ancak bu hamleler, emperyalist müdahaleleri de beraberinde getirir. Modernleşme söylemi, bu noktadan itibaren yalnızca bir kalkınma iddiası değil, aynı zamanda dış baskılarla biçimlenen kırılgan bir devlet pratiği olarak ilerler.

Pehlevi dönemi modernleşmesi altyapı ve eğitim alanında belirli ilerlemeler sağlasa da, toplumsal rıza üretmekte başarısız olur. Köylülerin yerinden edilmesi, kentlerde büyüyen yoksulluk, gelir dağılımındaki adaletsizlik ve siyasal baskı, toplumun geniş kesimlerini devletten koparır. Modernleşme, toplumla birlikte ilerleyen bir dönüşüm olmaktan çıkar; yukarıdan dayatılan ve giderek dışlayıcı bir tahakküm biçimine dönüşür.

Bu birikim 1970’lere gelindiğinde derinleşir. İşçi grevleri, öğrenci hareketleri, kadınların ve farklı etnik grupların talepleri sokakta görünür hale gelir. Rejim karşıtı muhalefet genişlerken, devlet baskısı sertleşir. 1979’a gelindiğinde bu gerilim patlar. Devrim çok sınıflı, yaygın ve sarsıcı bir toplumsal hareket olarak ortaya çıkar. Sokak, rejimi belirleyici biçimde zorlar.

Ancak devrim sürecinde oluşan iktidar boşluğu kısa sürede doldurulur. Bu aşamada, uzun yıllar ülke dışında, özellikle Paris’te sürgünde yaşamış olan Ruhullah Humeyni, devrimin siyasal lideri olarak öne çıkarılır ve İran’a döner. Humeyni’nin temsil ettiği siyasal hat, devrimin toplumsal eşitlik, özgürlük ve demokratik katılım taleplerinden farklı olarak din merkezli, hiyerarşik ve otoriter bir devlet anlayışına dayanır. Cumhuriyet ve demokrasi fikri bu çerçevede içerik olarak daraltılır; devrimin kamusal ve çoğulcu karakteri geri plana itilir. Emperyalist güçler açısından bu çizgi, düzen kurucu ve kontrol edilebilir bir seçenek olarak değerlendirilir.

Yeni siyasal yapı adım adım inşa edilirken, devrimin taşıyıcısı olan muhalif, demokratik ve eşitlikçi tüm toplumsal güçler hızla hedef haline getirilir. Sokaklarda bedel ödeyen işçiler, öğrenciler, kadınlar, sol ve devrimci örgütlenmeler sistemli bir baskı sürecine sokulur. Şeriatçı ve radikal molla rejimi, idamlar, tutuklamalar ve yaygın şiddet yoluyla muhalefeti bastırır. Demokrasiye, çok kültürlü ve çok inançlı toplumsal yapıya, kadınların özgürlüğüne ve ilerici tüm insani değerlere düşman bir siyasal hat kurulur. İran’ın tarihsel çoğulcu mirası tekçi ve dışlayıcı bir Şii yorumla bastırılır. Bu süreç, yıllar boyunca sürdürülen kalıcı bir bastırma rejimine dönüşür ve her yeni kuşak daraltılmış bir siyasal alanın içine doğar.

Hapishaneler dolar, idamlar yaygınlaşır, toplumsal muhalefet kanlı bir biçimde bastırılır. Ardından patlak verecek olan ve sekiz yıl süren İran–Irak Savaşı, rejim açısından yalnızca dış bir çatışma değildir. Savaş, içeride biriken toplumsal enerjiyi disipline etmenin, itirazı bastırmanın ve rejimi konsolide etmenin bir aracı haline getirilir. Aynı zamanda her iki ülkeyi de derin bir ekonomik ve toplumsal istikrarsızlığa sürükler. Bu süreçte devrimci toplumsal muhalefet, savaş ve güvenlik söylemi içerisinde hem daha önce bastırılmış haliyle görünmez kılınır hem de siyasal etkisi sistemli biçimde etkisizleştirilir.

1980’lerden itibaren Orta Doğu, emperyalist çıkarlar doğrultusunda adım adım yeniden şekillendirilmeye başlanır. Bu sürecin ilk ve merkezi halkası Afganistan olur. Afganistan’da çatışmalar derinleştirilir, devlet yapısı çözülür ve ülke uzun süreli bir istikrarsızlık alanına dönüştürülür. Körfez bölgesinde kurulan askeri ve siyasal dengeler bu hattın tamamlayıcı unsurlarıdır. Bu süreç ani değildir. Afganistan’dan sonra Irak, özellikle 11 Eylül sonrası güvenlik ve terör söylemiyle hedef haline getirilir. Ardından Mısır’da bağımlı siyasal yapılar tahkim edilir.

Bu yeniden şekillendirme sürecinin en kalıcı ve yıkıcı başlıklarından biri Filistin olur. Filistin’de süren işgal, yalnızca bir toprak meselesi değil, bölgesel istikrarsızlığın sürekli yeniden üretilmesinin ana kaynaklarından biridir. İsrail’in askeri politikaları ve Batı desteği, Orta Doğu’daki şiddet döngüsünü derinleştirir.

Suriye ise bu hattın sonraki durağıdır. İç savaşla birlikte ülke parçalı bir yapıya sürüklenir. Farklı silahlı gruplar, bölgesel ve küresel aktörlerin müdahaleleriyle sahaya sürülür. Heyet Tahrir el-Şam gibi yapılar bu sürecin ürünüdür. Aynı emperyalist akıl, bu tür yapıların bir aşamada var edilmesini, başka bir aşamada ise tasfiye edilmesini yönetir. Bugün Suriye hâlâ etnik katliamların, iç çatışmaların ve parçalanmış bir devlet yapısının sürdüğü bir coğrafyadır.

Suriye’nin kuzeyinde bugün yaşananlar bir Kürt ayaklanması olarak okunamaz. Yaşanan süreç, Rojava ve Kobani’de yıllar içinde inşa edilen siyasal ve toplumsal deneyimin hedef alınmasıdır. SDG içinde yer alan Arap unsurların çekilmesiyle derinleştirilen çözülme, kendiliğinden gelişen bir dağılma değil, bölgenin bilinçli biçimde kargaşaya sürüklenmesidir. Kürtler bu tabloda ne edilgen mağdurlar ne de belirleyici masanın asli tarafıdır. Uzun yıllar IŞİD’e karşı sahada direniş gösteren askeri ve siyasal bir güç olarak, bugün merkezileştirilmiş ve denetlenebilir bir düzen adına geri itilmeye çalışılmaktadır. ABD’nin Suriye Geçici Hükümeti ve Şara figürü üzerinden kurduğu tercih, halkların öz örgütlenmesini değil, Rojava’da somutlaşan eşitlikçi ve kolektif değerlerin tasfiyesini hedeflemektedir. Dünyanın pek çok kentinde Rojava ve Kobani ile dayanışma için düzenlenen eylemler, bu saldırının yerel bir güç çatışması değil, küresel ölçekte bir anti emperyalist karşı duruş olarak algılandığını göstermektedir.

Iran’a dönecek olursak bugün İran sokaklarında görülen öfke, yalnızca güncel bir krizin değil, kırk beş yılı aşan baskının, derinleşen yoksulluğun ve siyasal tekçiliğin sonucudur. Ekonomik kriz, enflasyon, su ve gıda sorunları halkı sokağa çıkaran ilk nedenlerdir. Ancak bu hareket, aynı zamanda yaşamın daraltılmasına, özgürlüklerin yok edilmesine ve geleceksizliğe yöneliktir. Gençler ve kadınlar bu baskıya karşı en ağır bedeli ödemektedir. Kürt kadınlarının direnişi, bu mücadelenin en görünür simgelerinden biridir.

İran’a müdahale edilir mi? sorusu sorulurken, fiili müdahale çoktan başlamıştır. İsrail üzerinden yürütülen saldırılar, Filistin’deki katliamlar, Lübnan’a yönelik operasyonlar ve İran’a dönük açık tehditler bu kuşatmanın parçalarıdır. Emperyalist satranç tahtasında İran hem rejimiyle hem halkıyla sıkıştırılmak istenmektedir.

Bu noktada İran Komünist Partisi’nin çağrısı tarihsel bir anlam taşır. Parti, hem molla rejimine hem de emperyalist müdahalelere karşı şu çağrıyı yapar:

“İslam Cumhuriyeti devrilmelidir. Ancak bu devrim, emperyalistlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin yeni bir tahakküm düzenine dönüşmesine izin vermemelidir. İran halkının kurtuluşu ne şeriatçı bir rejimde ne de emperyalist projelerde mümkündür. Bu mücadele, halkın kendi gücüne dayanan eşitlikçi ve özgür bir toplumsal düzen için verilmelidir.”

Bu çağrı, bugün sokakta bedel ödeyen İran halkına ve dünya halklarına yöneliktir. Önümüzdeki süreç, bu tarihsel öfkenin hangi yöne evrileceğini belirleyecektir.



Ocak 2026
PSÇPCCP
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031 

More in Analiz