Amacım, bu makalede, Abdullah Öcalan’ın “Demokratik Konfederalizm’’ mücadelesinin ayrıntılı bir değerlendirmesini yapmak değil; zaten bir makalenin sınırları içinde, bu mümkün de değil. Amacım, bu projenin, ilk bakışta, Marksist-Leninist saiklerle belirgin bir biçimde çelişen kimi yaklaşımlarının tutarsızlıklarını göstermektir.
Öcalan’ın “Demokratik Konfederalizm” Projesi’nin, “Radikal Demokrasi’’ adı verilen, Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe tarafından 1985’te yazılan “Hegemonya ve Sosyalist Strateji’’ adlı kitapta formüle edilen birtakım idealar üzerinden biçimlendiği görülmektedir. Bu idealar şöyle özetlenebilir: Söz konusu kitabın yazarlarına göre, toplumsal ve siyasal değişim amaçlayan toplumsal hareketler, neoliberal ve neo-muhafazakâr demokrasi mefkureleriyle mücadele edebilecek bir stratejiye ihtiyaç duymaktadırlar. Bu strateji, eşitlik ve özgürlük temelinde farklılığı içerecek şekilde demokrasinin liberal tanımını genişletmektir. Radikal demokrasi, proletarya diktatörlüğü gibi sınıf hegemonyası üzerine kurulu bir sosyalizm programına karşı, kimlik farklılıklarını tanıyan ve farklı toplumsal kimliklerin eşitlik temelinde temsiliyeti üzerinden bir demokrasi tanımlamaktadır.
Her şeyden önce sosyalizm projesi bir “toplumsal kimlikler kolajı” değildir. Dolayısıyla, sosyalist demokratizm, ırk, cinsiyet, dünya görüşü ve sınıf farklılıklarının temsiliyeti üzerinden temellendirilemez. Tam tersine, sosyalist demokratizmin esas amacı sınıf farklılıklarını ortadan kaldırmaktır. Sınıf farklılıklarının temsiliyeti üzerine kurulmuş bir demokratizm projesini sosyalizm olarak adlandırmak, daha baştan sosyalist paradigmayı sulandırmaktır.
Öcalan, bize, “Demokratik Konfederalizm” broşüründe, “çok kimlikli”, “öz savunma” örgütlerine sahip, “doğrudan demokratizm’’le kitlelerin kendi kendini yönettiği, “ulusal devlet’’ üzerine şekillenmemiş bir yapı tanımlıyor. Fakat, bu yapının “ekonomi politiği’’nin nasıl bir şey olacağına dair bir şey söylemiyor. Biz, onun, aynı broşürde, Antonio Negri’nin, Marks’ın “Değer Teorisi’’ni yanlışlayan yaklaşımını paylaştığını kendi söyleminden öğreniyoruz. Gerçi, Öcalan, doğrudan Negri’nin ismini vermiyor; ama “İmparatorluk’un yazarı” söyleminden, onun, Negri’yi işaret ettiğini anlıyoruz. Öcalan, Negri’nin yaklaşımını benimserken, kendisinin, Marks’ın Kapital’ini incelemeye pek fırsat bulamadığı itirafında da bulunuyor. Böylece, Öcalan’ın, Marks’ın “Değer teorisi”ne ilişkin kanıya doğrudan Negri üzerinden vardığını kendi ağzından öğreniyoruz. Bir kimse bir konuda bir kanaat bildirecekse, o kimsenin, o konu hakkında asgari düzeyde de olsa bir fikir sahibi olabilecek kadar bilgi materyalini incelemiş olması gerekir. Ahlaki olan budur. Öcalan, ‘Demokratik Konfedaralizm’’ broşüründe, sık sık ahlaki bir toplum yaratma hedefinden bahsediyor ama aynı ahlaki sorumluluğu Marks’ın kendisine karşı göstermiyor. Böylece, Marksizm uğruna ölümsüzleşmiş binlerce devrim neferinin, sanki, bir hiç için canlarını feda ettiklerine ilişkin bir algıyla karşı karşıya kalıyoruz. Ne diyelim, söylenen söz, söyleyeni bağlar.
Her şeyden önce Marks’ın “Değer Teorisi’’, meta üretiminin nesnel bir yasası olan “Değer Yasası”nın bir tahlilinden başka bir şey değildir. Marks, tıpkı Newton’ın, nesnel bir yasa olan “yer çekimi Yasası”nı formüle ettiği gibi, “Değer Teoris”nde meta üretiminin nesnel bir yasası olan “Değer Yasası”nı formüle etmiştir. Değer Yasası; metaların değerinin emek-zamanı biçiminde içerdikleri soyut toplumsal emek miktarı ile belirlenişinin nesnel tarifidir. Nesnel yasalar keyfiyete bağlı değildir ve icat edilmezler; ancak keşfedilebilirler. “Değer Yasası”nı keşfettiği için Marks’ı suçlamak, tıpkı, ayağı tökezleyip düşen birinin Newton’ı suçlaması gibi garip bir şeydir. Üstelik, “Değer Teorisi’’nin, Marks’tan önce, Adam Smith ve Ricardo gibi öncülleri de vardır.
Daha önceki makalelerimizde Negri’nin, Marks’ın “Değer Teorisi”ne ilişkin yaklaşımlarını irdelediğimiz için, burada bu konuya ayrıntılı olarak ele almayacağız. Fakat, şu kadarını belirtmek gerekir ki Öcalan, Marks’ı çürütmek için, Negri’nin ağzından “anne emeği”ni örnek veriyor. “Anne emeğinin değeri ölçülemez’’ diyor. Anne emeği, tıpkı “komünist emek” ya da kişinin dostlarına sarf ettiği karşılıksız emek gibi bir “Somut Emek”tir. Kapitaliste kiralanmamış somut emeğin kullanım değeri vardır, değişim değeri yoktur. “Anne emeği’’ ya da “Komünist Emek’’ gibi karşılıksız somut emeğin, ancak etik ve moral bir değeri olabilir ve o “değer’’ de gönüllerdedir.
Ekonomi politik için bir “değer’’ ifade eden emek, üretim ilişkilerine bir meta olarak giren ve kapitalist tarafından ücret karşılığında kiralanan “Emek-Gücü”dür. Emek-gücünün “Değer”i de “emek-zamanı” ile yani, çalışma süresi ile ölçülür. Üretim ilişkilerine bir meta olarak giren emek-gücü, pratik etkinliği ile niteliğe karşılık gelen hem bir somut emek ve hem de “emek-zamanı’’ biçiminde bütün insancıl niteliklerinden soyutlanarak bir matematik niceliğe indirgenmiş haliyle dolaşıma girmiş, toplumsal emeğe dönüşmüş biçimiyle “Soyut Emek”tir. Emek-gücünün, emek-zamanı ile bir “nicelik’’ olarak ölçülen “değer’i, bu “soyut emek’’ formundaki “değer’’i dir.
Marks, Kapital’de, “temel yaratıcı töz’’ olarak insan emeğinin ontolojik, yani, varoluşsal kavramları olan “somut emek’’, “soyut emek’’, “kullanım değeri’’, “değişim değeri’’ kategorilerini tahlil ederek, bunlar arasındaki karşıtlıklar üzerinden, kapitalist ekonomi politiğin emekçinin kendi emek etkinliğine “yabancılaştırıcı’’ niteliğini bütün çıplaklığı ile ortaya koymuştur. Eğer, Negri, Marks’ın bu tahlillerinden bir şey anlamamışsa, bunun sorumlusu Marks değil Negri’nin kendisidir.
Burjuva hukukunun, hukuklandırdığı niteliğe karşılık gelen somut emeğin, soyut emek formunda emek-zamanı biçimindeki niceliğidir. Soyut emek, bir nicelik olarak hiçbir ‘etik değer’’ taşımaz. Etik değerlerin taşıyıcısı somut emektir. Örneğin, mübadele ilişkisine girmeyen, anne emeği, komünist emek, kişinin dostlarına sarf ettiği karşılıksız emek etik ve moral değerlerinde taşıyıcısı olan somut emektir. Mübadele ilişkisine girmemiş etik değerlerin taşıyıcısı olan somut emeğin “Değer’i gönüllerdedir. Ekonomi politiğin tanımladığı “değer’’, metalarda cisimleşmiş olan “soyut toplumsal emeğin’’ “emek-zamanı’’ biçiminde bir niceliğe indirgenmiş olan miktarıdır.
Eğer gönül, gönül ise ondaki “etik değer’’in yerini ekonomi politiğin hiç bir “değer’’i tutamaz. Ama gönül, gönül değilse, zaten o, maddi menfaatlere karşılık gelen ve sınıflı toplumun ekonomi politiğinin tanıdığı bütün insancıl niteliklerden soyutlanmış bir nicelik olan ve eşdeğer olarak paraya karşılık gelen “Değer’den başka bir değer tanımaz. Sosyalizm paradigmasını olanaklı kılan, kapitalizmin sürdürülemezliği ile birlikte, temel yaratıcı töz olarak somut emeğin taşıdığı etik değerlerdir. Devrimcilik her şeyden önce bir gönül işidir. “Komünist emek’’, somut insan emeğinin gönüllerde taşınan etik değerinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Ondandır ki ne aşka ne de devrimci emeğe değer biçecek bir sarraf yoktur.
Öcalan, Negri şahsında, somut emeğe içkin olan gönüllerdeki etik değer ile sınıflı toplumun ekonomi politiğinin “değer’’ kavramını birbirine karıştırıyor. Ekonomi politik “değer” ne vicdan ne de etik içerir. İnsan emeğinin değerini bir niceliğe indirgeyerek onu ürünün değerine eşitler. Bu da öznenin nesneye eşitlenmesidir. Dolayısıyla, sınıflı toplumun ekonomi politiği özneler arasındaki ilişkiyi nesneler arasındaki ilişkiye “eşdeğerler’’ aracılığıyla “para’’ aracılığıyla eşitler. Bu, “temel yaratıcı töz” olarak somut emeğin, soyut toplumsal emek biçiminde metalarda cisimleşerek nesnelleşmesidir; ama bu, özneye yabancılaşmış bir nesnelleşmedir. Bir sosyalist paradigmanın demokratizminin içeriği, işte bu özneye yabancılaşmış nesnelleşmeye, özneler arasındaki ilişkinin nesneler arasındaki ilişkiye dönüşmüş bu içeriğine, somut emeğin etik değerlerini hukuklandırarak çözüm üretebilecek bir nitelik taşıması gerekir.
Kapitalizmde, işçi, üretim araçlarının, makinelerin bir eklentisidir. Kapitalist için işçi, onun, her türlü insancıl nitelikten soyutlanmış emek-gücü ile girdiği eşitsiz mübadele ilişkisinden başka bir şey ifade etmez. Sosyalist paradigmanın demokratizmi, üretim araçlarının toplumsal mülkiyetinin öznesi olarak, işçinin, temel yaratıcı töz olan emek etkinliğini, öznesine yabancılaşmış bu nesnelleşmeden özgürleştirecek ve özne olarak işçiyi kapitalist ekonomi politiğin kalıntısı olan, bu nesnesine yabancılaşma durumundan çıkararak, onu, özne olarak yeniden inşa edecek bir içeriğe eriştirir. Sosyal devrimin üretim ilişkilerine sirayeti bu şekilde tamamlanır.
İnsan, duyguları, yargıları, vicdanı olan bir ontolojiye sahiptir. Dolayısıyla, halk kültüründe, sınıflı toplumun ekonomi politiğinin “değer’’ ölçütleriyle insan vicdanının değer ölçütleri tarihin her döneminde çatışmış ve devrimci atılımlar da hep bu çatışmadan esinlenmiştir. Negri’nin dilinin ucuna gelip de bir türlü ifade edemediği hakikat de budur. Negri, sınıflı toplumun ekonomi politiğinin “değer’’ kavramında temel yaratıcı töz olarak insan emeğine içkin olan “moral değerler’in temsil edilmediğini fark ediyor, ama bunun nedeninin, somut insan emeğinin niteliğine içkin olan etik değerlerle, sınıflı toplumun ekonomi politiğinin hukuklandırdığı ve her türlü insancıl nitelikten soyutlanmış bir nicelik olan “soyut emek’’ arasındaki karşıtlık olduğunu bir türlü kavrayamıyor. Negri’nin bütün kafa karışıklığı da buradan kaynaklanıyor.
Negri, tıpkı anne emeğinde olduğu gibi insanın gönlünden kopan bir etkinlik olarak somut emeği, 1 kilo buğdaya ya da şu kadar paraya eşitleyen, her türlü insancıl nitelikten soyutlanmış bir nicelik olan soyut toplumsal emekle karşılaştırarak, Marks’ın değer teorisini çürütmeye çalışıyor. Bu, aşkla pornonun karşılaştırılması gibi bir şeydir.
Evet, yeni bir sosyalist paradigmanın demokratizmi, bir “doğrudan demokratizm’’ olmalıdır. Ama bu doğrudan demokratizm, üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti altında, kitlelerin birbirini denetlediği ve eğittiği doğrudan gözleme dayalı, bürokrasiyi olabildiğince minimalize eden ve süreklileştirilmiş Kültür Devrimleri aracılığıyla kolektivizmin etik değerlerini yeniden ve yeniden üreten bir devrimci içeriğe sahip olmalıdır.
Komünist toplumun sosyalizme karşılık gelen birinci aşamasında, emek-niceliğine göre paylaşım tarihsel bir zorunluluktur. Dolayısıyla, bu aşamada “değer yasası’’ halen etkindir. Maliyet hesaplarının yapılmasında, ücretlerin belirlenmesinde, ürün fiyatlarının tespitinde değer yasasını dikkate almak ekonomi politiğin bir zorunluluğudur. Fakat, değer yasasının, kapitalizmdeki dizginsiz işleyişi sosyalizmde planlı ekonomi aracılığıyla kontrol altına alınmıştır. Örneğin, toplumsal yatırımlar, karlılığa göre değil toplumsal ihtiyaçlara göre planlanır. Komünist toplumun birinci aşamasında ücretler, yedeklik olarak ayrılan fonlar, kamu hizmetleri ve üretim araçlarının yenilenmesine ayrılan fonlar çıkarıldıktan sonra, toplam toplumsal üretimin ürettiği değerin, emekçilere, iş yoğunluğu, işin güçlük derecesi ve performans kriterleri ile emek niceliğine göre dağıtılmasıyla belirlenir.
Komünist toplumun birinci aşamasında, ücrete karşılık gelen hak halen burjuva haktır. Bu bir keyfiyet değil, emek niceliğine göre paylaşımın tarihsel zorunluluğundan dolayı böyledir. Eğer değer yasasını tanımıyorsa, Öcalan’a, Demokratik Konfedaralizm projesinin, kime, neyi, neye göre, nasıl paylaştıracağını, bu demokratizmin ekonomi politiğinin hangi hak kavramı üzerine inşa edileceğini sormak lazım.
Ben, sosyalizm deneyimlerinin dersleri üzerinden, gerek emek niceliğine göre paylaşımın tarihsel zorunluluğundan kaynaklanan değer yasasının etkinliğinin, gerekse aynı zorunluluktan kaynaklanan “burjuva hak’’ın aşılmasının komünist toplumun ikinci aşamasında “herkese ihtiyacı kadar’’ şiarının gerçekleşme zamanına ertelenmeden, doğrudan gözleme dayalı bir doğrudan demokratizm aracılığıyla, emek niceliğine karşılık gelen soyut emek yanında, kolektivizmin etik değerlerinin de taşıyıcısı olan somut emeğinde hukuklandırılarak, burjuva ekonomi politiğinin bu kalıntılarının kolektif üretici güçlerdeki gelişmeye bağlı olarak aşama, aşama aşılacağı yeni bir sosyalizm paradigması öneriyorum. Bu talebimiz, hem süreklileştirilmiş bir kültür devrimleri stratejisi ile kolektif etik üzerinden proletarya diktatörlüğünün sınıfsal dayanaklarının güçlendirilmesi ve hem de yine, kitlelerin birbirini denetlediği ve üst yapının kimi işlevlerinin (askerlik, güvenlik, mahkemeler, rotasyonlar, sosyal hakların somut emek etkinliğinin etik değerlerine göre dağıtılması vb.) bizzat üretim ilişkilerinin işlevleri haline getirilerek bürokrasinin olabildiğince minimalize edildiği bir doğrudan demokratizmin, proleter kolektivizmin içeriğine daha uygun olacağını düşünüyorum.
Tabi ki emek niceliğine paylaşım zorunluluğundan kaynaklanan burjuva hakkın tamamen aşılacağı yer, kolektif üretici güçlerdeki gelişmenin “herkese ihtiyacı kadar’’ komünist şiarının gerçekleşmesine olanak tanıyacak bir düzeye eriştiği komünist toplumun ikinci evresidir.
Öcalan’ın Demokratik Konfedaralizm projesi, ahlaki bir toplum tanımlamak istiyor. Fakat toplumsal ahlakın nasıl bir ekonomi politik zemin üzerinde inşa edileceğine dair somut hiçbir şey söylemiyor. Bu “toplumsal ahlak’’ eğer eski sınıflı toplumların ahlakı olmayacaksa, onun, üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti üzerinden, kolektif bir ekonomi politiğin etik değerleri üzerine inşa edilmesi gerekir. Yok eğer, bu “ahlaki toplum’’ kavramı, sınıflı toplumların ahlakının yeni topluma ikamesi ise böyle bir ahlak mühendisliğinin de kitlelere özgür bir gelecek projesi sunabilmesi mümkün değildir.
“Ezilen Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı ilkesi”ne ilişkin Leninist formülasyon, “ayrı bir devlet kurma hakkı’’nı, bir hak olarak kayıtsız şartsız tanırken, “ayrı bir devlet kurma’’ eyleminin kendisini mutlaklaştırmaz; bu hakkın kullanılma biçimini tamamen ezilen ulusun kendi tercihine bırakır. Bu anlamda Abdullah Öcalan’ın “Demokratik Konfedaralizm’’ formülasyonu, ayrı bir devlet kurma hakkından vazgeçmesi anlamında Leninist formülasyonla çelişmemektedir. “Demokratik Konfedaralizm’’ projesinin, Leninizm’le çelişkisi, “Ayrı Bir Devlet Kurma Hakkı”nın gerçekleşme biçiminde değil, Öcalan’ın demokratizminin “Nasıl bir sosyalizm?’’ sorusuna ilişkin getirdiği yaklaşımlardadır.
Kuşkusuz, Emperyal projelerle, Abdullah Öcalan’ın Demokratik Ulus Projesi bağlamında formüle ettiği Konfederal Kürdistan projesini aynı kefeye koymak gerçekçi olmayacaktır. Fakat, Öcalan’ın “Demokratik Konfedeaalizm’’ projesine ilişkin olarak anti- Marksist ve Anti-Leninist yaklaşımları, Demokratik Konfederalizmin ekonomi politiğinin özellikle emekçi sınıflar ve topraksız köylülük için ne ifade ettiğine dair belirsizlikleri’in de farkında olmak gerekir.
Niteliği, “Emperyalizm ve proleter devrimler çağı’’ olan bu çağda, Emperyalist kapitalizmle, sömürge ve yarı-sömürge uluslar arasındaki çelişkilerin yegane çözümü, üretim araçlarını toplumsallaştırarak, emek-gücünü sermaye boyunduruğundan özgürleştirecek bir toplumsal devrimden başka bir şey olamayacağı, gün gibi açık bir gerçekliktir. Üretim Araçlarının toplumsal mülkiyeti altında, farklı ulus ya da kimliksel aidiyetlerin örgütlenme biçiminin, “Demokratik Konfederalizm’’ mi ya da başka bir biçim mi alması gerektiği bu yazının konusu olmamakla birlikte, Merkezi bir Planlamanın, bir sosyalist paradigmada, kapitalizmden devreden ekonomi politik kalıntıların tasfiyesi için bir vazgeçilemez zorunluluk olması, “Demokratik Konfedaralizm’’in de, ancak, merkezi bir örgütlülükle, sosyalist devletin merkezi örgütlülüğü ile koordineli biçimde işlerlik kazanabileceği gerçeğini ortaya koymaktadır. Oysa, Öcalan, kendi projesinde, her türden merkezi bir devlet otoritesinin yeri olmadığını, projesinin tamamen yerel federasyonların birliği olarak şekillendiğini söylemektedir. Öcalan’ın Demokratik Konfedaralizm projesi, merkezi bir devlet otoritesini yadsıyan bu içeriğiyle de anarşizmle yakınlaşmaktadır.
Âmâ yok eğer, “Demokratik Konfedaralizm’’, sosyalizmden ayrı, “kapitalist bir yol’’ ise böyle bir yolun da Kürt emekçi sınıfları ve yoksul köylülüğü için bir umut olamayacağı, dünya halklarının deneyimleriyle doğrulanmış açık bir gerçekliktir. Fakat, Öcalan, Demokratik Konfedaralizm projesinin sosyalizme karşılık geldiğini iddia etmekle, proletarya diktatörlüğünden başka bir şey olamayacak olan sosyalist paradigmayı, kimlik kolajlarıyla süslenmiş bir demokratizmle sulandırmaktan başka bir şey yapmıyor.
Öcalan’ın söylemlerinden, “Demokratik Konfedaralizm’’ projesinin Marksist-Leninist saiklere dayanmayacağını anlıyoruz. Lenin, “Devlet ve İhtilal’’de “ekonomi politikle ilişkilendirilmemiş’’ hiçbir “demokratizm’’in bize bir sosyalizm projesi vaad edemeyeceğini ısrarla vurgular. (abç) Öcalan’ın “Demokratik Konfederalizm’’i, Marksist-Leninist bir sosyalist ekonomi politiğe karşılık gelmeyecekse, neye karşılık geleceğini biz bilmiyoruz. Çünkü, O, bize bundan hiç bahsetmiyor. Oysa, yeni bir toplum projesi olarak “Demokratik Konfedaralizm’’ projesi gibi bir projenin, ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkı mücadelesinin cefasını çeken Kürt proletaryası ve yoksul köylülüğüne bir demokratizm modeli önerirken, bu demokratizmi, bu sınıfların menfaatine bir ekonomi politikle temellendirmesi gerekirdi. Yoksa, demokratizm adına söylenen her şey sömürülen kitleler için La Fontaine Masalları’ndan öteye bir anlam ifade etmeyecektir. Ezilen halklar ve sömürülen kitleler bu türden masalları burjuvazinin sözcülerinden çok dinledi ve artık usandı.
Öcalan’ın, Marksizm-Leninizm üzerine bunları söyleyeli yirmi yıldan fazla oldu…
Eğer, birileri kolektivizm üzerine söz ediyorsa ve sosyalizm deneyimlerinin tüm birikimlerini yadsıyarak yeni bir toplum modeli tanımlıyorsa, onun ekonomi politiğinin dayanaklarını da ortaya koymak zorundadır. Sosyalizm deneyimleri Lenin, Stalin ve Mao dönemlerinde, sosyalist paradigmaya dair Marks’ın öngörülerinin ötesinde teorik-pratik birçok deneyim geliştirerek ilerlemişlerdir. Bugün, kolektivizm adına yeni bir paradigma ortaya koyabilmek için öncelikle, sosyalizm tarihinin bu birikimlerini inkârcı bir yaklaşımla heba etmeden, onları daha ileri aşamalara taşırken de sorumlulukla davranmalıyız. Sosyalizm deneyimlerinin yenilgilerinden çıkarılacak dersler ışığında, özellikle, sosyalist demokratizmin niteliğini, bürokratizm denilen hastalığa karşı daha dirençli hale getirecek ve proletarya diktatörlüğünün ekonomi politik dayanaklarını daha da güçlendirecek bir perspektifte yeni bir sosyalizm paradigması yaratma çabası içinde olmalıyız.
