
İnsanlar hayatta kalmak için kendi varlığının maddi koşullarını yeniden üretmek zorundadırlar. Sömürüye dayalı üretim ilişkilerinin yeniden üretimi, mülkiyet ideolojisinin yeniden üretimine karşılık gelmektedir. Üretim güçleri yeniden üretilirken emek gücüde nitelik olarak yeniden üretilmekte ve böylece egemen toplumsal formasyonun olumlanmasına yönelik yabancılaşmış bilinç de üretilmeye itimlenmektedir. Bu durum tamamen toplumsal üretimdeki iş bölümü sayesinde, üretim ve dolaşım süreçlerinin maddi koşullarında gerçekleşmektedir. İdeolojinin tüm tarih boyunca aynı kalan zihnin bir ürünü olduğu yönündeki görüşler birer saçmalıktan ibarettir. Marks’ın “Alman İdeolojisi” adlı çalışmasında belirttiği gibi; insanlar ekonomik üretim ve ilişkileriyle beraber düşüncelerinin ürünlerini de değişikliğe uğratmaktadırlar. Hayat süreçlerinden doğan ideolojinin ve buna tekabül eden bilinç şekillerinin hayatın ters yüz olmuş nesnel gerçekliği karşısında daha fazla bağımsız kalamayacağı gerçeği buradan ileri gelmektedir. Bu anlamda ideolojinin gerçekliği kendisinin dışındadır ve nesnelliğe içkin bir tarihin doğal parçası olamamaktadır. Marks’ın, “İdeolojinin tarihi yoktur” önermesinin epistemolojik kaynağı böyle bir tarih anlayışından ileri gelmektedir. İdeolojiye aşırı bir anlam yüklemenin konumuzun dışında bir sapma olduğunu burada eklememiz gerekiyor. Konuyu getirmek istediğimiz yer ise, politik geleneğimiz de dahil, devrimci saflarda boy veren, ideoloji ile gerçeklik arasındaki ilişkinin kavranmasında yaşanan bilinç kararmasının bir sosyal akım haline gelmesidir, gelmesidir. Kendimizi konu etmek gerekirse; özellikle gelenek sosyolojisinin küçümsenmeyecek bir dokusunda toplu halde yaşanan bir politik illüzyon ve halüsinasyondan bahsetmek, abartılı olmayacaktır.
Başkasından önce soruyu kendimize biz sorabiliriz:
Acaba taşıyıcısı olduğumuz ideolojilerimiz gerçeklikten kopuk ya da onunla çelişir bir durumda mı, yoksa gerçekliğin mutlak bir resmi gibi mi duruyorlar? Biz eğer bu sorunu çözebilirsek, siyaset bilimine dair sınıf mücadelesinin birçok sorununun çözülmesine olanak tanıyacak Gordion düğümünü de çözmüş olacağız. İdeolojimiz, nesnelliğin doğal bir parçası değil, dünyaya dair nesnel uygunluk derecesi, göreceli olan tasarımlarımızın ete kemiğe büründüğü bir araçtır. İdeolojiyi, gerçekliğin dolayımsız bir kavranış biçimi olarak görmek gerçekte halüsinasyondan başka bir şey değildir. Biz rüyada ki hayali gerçekliğin kendisine özgü determinist mantığının nesnel gerçekliğe tercüme edilemeyeceğini iddia etmiyoruz tabi ki ama devrimci olmayan varoluş koşullarımızın yansıması olan taşıdığımız ideolojiler ile kendimizden başlayarak parçası olduğumuz dünyayı değiştiremeyeceğimiz çok açıktır.
İnsan türü, kendi tercihinde bağımsız olarak sınıflı toplumun tezahürü olarak kendisini hakim ve yaygın ideolojiler içerisinde buldu ve bunların taşıyıcısı haline geldi. Proletarya sınıfının kendisi için bir sınıf olarak tarih sahnesine çıkmasıyla beraber kendi çilekeş tarihsel varlığı ile beraber bütün sınıfları ortadan kaldırmak için ezilen insanlığı son bir hamleye çağırmaktadır. Fakat bizlerin günlük politik yaşamdaki üst perdeden popüler davetlerimizin bu tarihsel çağrı ile ne kadar bilimsel uygunluk derecesi olduğu meselesi muammalıdır. Bizim varoluşumuzu belirleyenin gerçek/canlı devrimci ilişkiler sistemi mi, yoksa sanal bir hayatın ürettiği hayali ilişkiler mi olduğu meselesi paradokslara yol açmaktadır. Proleter ideoloji ne yazık ki başka sınıflar tarafından kopyalanamamaktadır. Birey ve topluluklar gerçek yaşamda ürettikleri kendilerine ait maddi parçalardan kendi bilinçlerini üretmektedirler. Bu anlamda küçük burjuvazi için en büyük hayal kırıklığı, bütün radikal gösterisine rağmen komünist öncülüğü yerine getirme konusunda tarihin koyduğu sınırlamadır. Aynı şekilde temel maddi ihtiyaçları üretmek için kendi öz emek etkinliğine yaslanmaktan atıl kalmış bir lümpen proleter için ideoloji, asalak ilişkilerden türeyen hastalıklı zihnin ürününden başka ne olabilir ki? Bu durum, ateşli sloganlar, sahte bağlılık yeminleri ve iki yüzlü şehit anma ritüellerinin değiştiremeyeceği kadar devrimcidir. İdeoloji tabii ki maddi dünyanın ilişkilerinin bir yansımasıdır ama buradaki “maddilik” herhangi bir eşyanın maddiliği gibi durmaz. Bu anlamda ideolojik tapınıcı gösteriler, komünizm davasına bağlılığın bir bilimsel kanıtı değildirler. Hatta böyle bir zihni harekete geçiren güdük mekanizmanın bazan anti komünist histerinin tetikleyicisine dönüşebildiğini sınıf mücadelesinin tecrübelerinden biliyoruz. Bu tutum, toplumsal bir düzeyin göstergesi olmaktan ziyade, yanlış bir bilincin ve zihin yanılsamasının trajik bir yansıması gibi durmaktadır. Kendi iradesi dışında belirlenmiş bir ideoloji içerisinde kaybolarak yaşayan bir birey, doğal olarak gerçek ile hayal olanın ayrımına varamayacaktır. Bu durum, farkında olmadan verili dünyanın sömürücü sınıflarının kurguladığı bir aygıtta yada pratikte yaşamak gibi bir şeye dönüşecektir kaçınılmaz olarak.
Bir kişinin devrimci bir sınıfın ideolojisine eklemlenmesi sınıf mücadelesinin bir konusu olarak, mücadelesinin canlı pratiği içerisinde mümkün hale gelebilmektedir. Zihnin değişimi bir klavye ve masa yardımı ile değil, ancak sınıf mücadelesinin devrimci yollardan pratiğini üretmekle gerçekleşebilmektedir. Aynı şekilde kültür ve değer üretiminin de bu devrimci yolu izlemesi zorunlu olduğu için son dönemin yaygın modası olan İnternet devrimciliğinin esasta gerici ve yozlaştırıcı bir etkinlik olduğunu burada yüksek sesle belirtmek gerekir. Egemen ideoloji artık, günümüzde, ezilenlerin suretinde kendi gerçek kimliği ile görünmeyebilir. Yani sömürü ilişkilerini yeniden üretmek için her insanı kendi ideolojisinin taşıyıcısı olan bir kuluçka makinesi olarak gören Kapitalizm, devrimci motifli ideolojiye sahip olmalarına rağmen bireyleri koşullayarak kendisi için çalışan bir makineye dönüştürmekte epey ustalaşmıştır.
Tarihsel bir özne olmak için bir ideolojiye sahip olmaktan başka birçok meziyet gerekli olabilir. Bir bireyin olası tarihsel gerçeklik ile kurduğu ilişkinin zihninde ki yansımasının politik değerini belirleyen şey slogan fetişizmi değil, bizzat zihnindeki tasarımlara söz konusu olan maddi gerçeklik ile girdiği nesnel iyelik ilişkisidir. Eğer hayatın içinde düşünsel ve fiziki eylemler ortaya çıkmıyorsa, büyük puntolarla dizilmiş devrimci süslemeli sözcükler yalan ve halüsinasyonlardan başka ne olabilir ki?. Adeta devlet denilen bir baskı aygıtının yardımına bile ihtiyaç duymaksızın yabancılaşma ve çürüme nedeniyle gericilik üreten yaygın bir “devrimci” prototip yaşamın hükmettiği bu son çağın demir perdesi, diyalektik ve tarihsel materyalizmin yol göstericiliğindeki proleter devrimci bir aydınlanma ile parçalanacaktır. İnsanın kendi hayatıyla kurduğu ilişkinin ürettiği ideolojinin ilerici ya da gerici olduğunu belirleyen yasalar, yine bireyin kendi maddi hayat üretiminin ilişkilerinde gizlidir. Gerçekler devrimcidir ama bu gerçeklerin devrimci olması onların içindeki insanların da her zaman devrimci olduğu anlamına gelmiyor. İşte bir gerçeği devrimci yapan sebep, bazen o gerçeğin ürünü olan bireyin gerçekte devrimci olmadığını ortaya sergilemesinden ileri gelir. Kapitalizm ile beraber yerkürenin her köşesindeki insanlar tıpkı radyasyona maruz kalır gibi yıkıcı burjuva ideolojilerine maruz kalmaktadırlar ama bu yanılsama ve başkalaşımdan kurtulmak için yine başka bir ideoloji olan proleter ideolojinin farkındalık yaratan gücüne ihtiyaç vardır. Gerici ideolojiler insanların bütün etkinliklerine sızmakta ve onları ele geçirmektedir. Böylece nesnel gerçeklik ile tam olarak kurulamayan anlam bütünlüğünün zamanla bozulmasının yol açtığı absürt yasaların ışığında dönüşüme uğrayan hayali bir dünyanın içinde bulur insanlar kendilerini. Böyle bir dünyada rüyadan uyanmak için nesnel gerçeklik ile kurulan imgesel ilişkilerden daha fazlasına ihtiyaç vardır.









