
Bilimsel bir teoriyi geliştirmenin biricik yöntemi, o teorinin kendi iç paradokslarını ortaya çıkarmaktır. Mümkün olan her anlamı diyalektik köprüler kurarak aramayan bir teorisyen, maddenin, tarihin ve kendisinin içinde gerçekleştiği uzay/zaman dokusunun, bütünleşik ilişkiler örüntüsünün karmaşık bir toplamı olduğunun bilincinde olmayan bir insan durumundadır.
Kuşkusuz bahsettiğimiz bu bütünleşik ilişkiler tersinir, itmeli ve çekmelidir. Mesela matematiksel olarak varlığı öngörülen ve gravitasyon kanununu baskılayarak uzay ve zamanı bir balon gibi şişiren ve dolayısıyla galaksiler arası mesafeyi ışık hızında açan kara enerji ve kara madde gibi olası fenomenler; bilemediğimiz farklı fizik yasaları ile davranıyor olsalar bile, içinde yaşadığımız gözlemlenebilir evreni oluşturan bütünleşik ilişkilerin henüz doğrudan gözlemlenmemiş ama uyguladıkları etkilerle tahmin ettiğimiz doğal yapı taşları durumundadır. İyi bir ressam güzel bir şeyin resmine bakıp içinde yepyeni bir anlam aramadıkça ve dolayısıyla mevcut resmin herkesin öngördüğü kadar zarif olmadığını fark etmedikçe daha iyi bir eser yaratamayacaktır. Ama bunu gerçekleştirebilme ihtimallerini sınamak için eline fırça ve tuvali almak ile işe başlamak zorundadır. Var olan bir tezin anti-tezi çoklu pratikten beslenmiyorsa eğer eski tezi aşıp yeni bir senteze ulaşması mümkün değildir.
Bu konuyu anlaşılır kılmak için burada etkili bir örnek vermek istiyoruz. 2016 yılında, İsviçre CERN deneylerinde alınan verilerde beklenmedik anormallikler ortaya çıkınca, fizik ve felsefe teorisyenleri bu hesapta olmayan parçacık sıçramalarını izah edebilecek yeni fizik teorileri hakkında spekülasyonlar yapan yaklaşık 500 adet makale yayınladılar. Daha sonra yeniden yapılan deneysel kalite testleri sonucu verilerde gerçekte böyle olağanüstü bir sıçramanın yaşanmadığını buldular. Ve böylece tek bir pratiğin gücü, yüzlerce evreni anlama noktasında kurulan teorik matematiksel modelleri yıkmış oldu. Bu anlamda pratik tarafından strese sokulmayan ve dolayısıyla bu yol ile sınırlarının ne olduğu anlaşılamayan teorilerin bilimsel içeriği şüphelidir. Kurduğu, uyguladığı ya da savunduğu kuramın eleştirisinden rahatsız olan insanlar, aslında bilimsel gelişmeden rahatsız olan insanlar konumundadırlar. Bunun siyaset metodolojisindeki karşılığı da anti- demokratizm, sansürcülük, sekterizm ve dogmatizm şeklinde ifade bulmaktadır.
Kuantum alan denklemi bizlere karadelik tekilliğinde bile enerjinin korunumu yasasının ihlal edilmediğine dair diyalektik olanaklılığın mümkün olabildiğini göstermektedir. Demek ki maddeci görüşler hiçbir mistik belirsizliğe ihtiyaç duymazlar. Mitolojik ejderhalarla savaşta “yenilen” gösterilseler de karanlığın orta yerinde beliren ışığın savaşçıları gibi geceyi ve karanlığı kovalamaktan erinmezler. Biz, demokratik prensiplerle hareket eden bilimsel eleştirilerin bizleri geliştireceğinden eminiz. Eğer bilimsel bir tez bizleri tarihsel anlamda gereksizleştirme iddiası taşıyorsa buyursun gelsin, zira biz böyle bir yönelimden hiçbir zaman şikayetçi olmayacağız. Bizlerin bu tür çabalardan korkup rahatsız olmamız mümkün değildir. Hatta ideolojik saldırılar bile eğer bir fırsat olarak doğru temelde ele alınırsa bizleri geliştiren büyüteçlere dönüşmesi bilimsel olarak mümkündür. Kaypakkayacı tarih ve devrim anlayışının yarattığı sosyal akımı engelleyecek bir toplumsal gerici buluş olanak dahilinde görünmemektedir. Bunun sebebi ise, Kaypakkaya’nın diyalektiğe zamandaş merhalede hakim olması ve kuramsal örüntüsünü pratiğin ateşten yasalarından damıtmış olmasından ileri gelmektedir.
Maddeci görüşlerin ontolojik kaynaklarından gelen bilgilerin en anlaşılmaz ve enteresan gibi görünen yönleri, değişime olanak tanıyan yönlerinin oldukça anlaşılır bir durumda olmasıdır. Bir karadelik olay ufkundaki bütün kozmik gelişmeler, yadsımanın yadsınması yasasının evrensel bir diyalektik ilke olarak her şeyin içine sirayet ettiğini bizlere bildiriyor. Uzay boşluğuna kaçan pozitif parçacığın aksine, karadelik tarafından yutulan parçacığın negatif yüklü olması, karadeliğin kendi kütle ve enerji formunun oldukça bir uzun zaman almasına rağmen kendisini yadsıyacak çelişkilerin doğumuna yol açmak gibi bir devinimin mayalanmasından başka bir şey değildir. Anlaşılan şudur ki bu maya kozmolojideki bütün maddi zerrelerin böğrüne sirayet etmiştir. Bilimin sınırlarında gezinen modern fizikteki bütün güncel bulgu ve kuramlar diyalektik ve tarihsel materyalizmin miras birikintisi ile yeniden elden geçirilip değerlendirilirse eğer, Komünizmin felsefi anlamda yeniden şahlanmasının önünde hiçbir engel yoktur.
Evet, maddeci fikirlerden kurtulmanın bir yolu yoktur. Modern tiranlar dünyadaki bütün devrimci kitapları yakmış olsa bile, ya da onlardan sonsuza kadar kurtulmak için bir karadeliğin tekilliği içine atmış olsalar bile doğanın kuantum mekaniksel yorumuna göre bu maddi bilgileri yok etmek ve dolayısıyla onların kahredici hükmünden kurtulmak mümkün görünmemektedir. “Holografik Prensip” kuramının ilkeleri, her cismin üç boyutlu hallerinin verilerinin tekillik uçurumun kenarında kodlanabileceğinin matematiksel ihtimalini bizlere bildirmektedir. Her ne kadar Holografik evren modeli, evrenin hayali bir ışık oyunu olduğu ve dolayısıyla içinde yaşadığımız evrenin nesnel bir gerçekliğinin olmadığı gibi yanlış anlaşılmalara yol açıyorsa da paradigmasal ufku geliştiren bir teori olduğu için gerçekte bilim için faydalı olmuştur. Çünkü tekilliğe düşen nesnelerin başına nelerin gelmiş olabileceğini sorgulayan maddeci bir anlayıştan hareket etmiştir başlangıçta ama aynı modeli tekilliğin dışına uygulayınca paradokslara ve sapmalara uğramaya başlamıştır.
Üçüncü boyutlu gerçekleşen fiziksel gerçekliğin aslında ikinci boyutta gerçekleşen temel etkileşimin sonuçları üzerinden tarif edilebileceğini savunan teori oldukça bilimsel ve felsefi olarak tartışmalı olsa bile karadelikler içinde epey işe yaramaktadır. Oldukça enteresan bir şekilde bu kuramın sonuçları Hawking’in modelinden daha devrimci olmuştur. Tamam bu devrimci niceliği Hawking başlatmıştı belki ama onun modeli karadeliğin yüzeyinde çalışıyordu ve merkez ile dip bölgelerle bir diyalektik ilişki kuramıyordu. Çünkü biz bu alışık olmadığımız yeni fiziksel düşünce modeliyle bilgiyi teorik olarak kozmik odanın en uzak köşesinden tamamen kurtarmanın olanaklılığını mümkün kılabiliyoruz.
Demek ki hiçbir kurama toptan reddiyeci yaklaşmamak gerekiyor. Görüngüler dünyasının orta yerindeki kör kuyuların ağzı ile, bilinmez dibi arasındaki diyalektik ilişkiye, test edilebilme imkansızlığına rağmen teorik bir varsayıma olanaklılık kazandırdı. Üç boyutlu bir görüntünün bilgisinin iki boyutlu bir yüzeye kaydedilebileceğine dair bir düşünce modelini fizikist süreçlerde test edip deneyimlemek şimdilik mümkün değildir. Ama anladığımız şudur ki, doğanın bütünleşik yapısı altında diyalektik etkileşimden kurtulabilen bir parçacık alanı yoktur.
Devasa bir kütlenin olabildiğince küçük bir hacme çökerek sıkışması sonucu oluşan sonsuz gravitasyon değerlerinden ışığın bile kaçamadığı bir yerde, bilginin ve dolayısıyla diyalektiğin izini sürmek kolay bir iş olmazsa gerek. Eğer dünyayı bir hardal tanesi kadar küçültmüş olsaydık, dünyanın eski durumuna dair bilginin büyük bölümü kaybolmuş olur muydu? Yani bütün bilgilerden geriye sadece kütle çekim alanı mı kalırdı? Burada sorduğumuz bu soruların temel amacı, bilginin korunumu yasasını ihlal eden olası şeyin hacim sorunu meselesi olup olmadığını sorgulamaktır. Eğer madde ile enerji aynı şey ise, doğal olarak bu durum aynı bilginin iki ayrı formuna karşılık gelmektedir. Enerji maddeden, madde enerjiden ve dolayısıyla bilgide madde ve enerjiden ayrı düşünülemez. Başlangıçta var olan bilginin kütle çekiminin sonsuz değerlere yaklaştığı bir ortamda tamamen yok olması doğa kanunları açısından büyük bir sorundur. Evrende enerjinin korunumu bir termodinamik yasasıysa eğer, tabiatıyla fiziksel bilginin korunması da bir yasa olmak zorundadır. Bizim kanaatimize göre doğada bu kuralı ihlal eden durumların olmaması gerekir. Bilgi evrende geçici olarak saklanabilir ve hapsedile bilinir belki ama yok edilemeyeceğinden eminiz artık. İmha olan bir nesnenin bilgisinin yok olduğunu iddia etmek, madde ve enerjiden hiçbir şey anlamamış olmanın başka bir ifadesidir.
Makro ölçekte değişimlere neden olmaksızın mikro ölçekte yaşanan değişimlerin ölçüsünü veren değerler doğada mevcuttur. Ama sistemin makro durumunu değiştirmeyen saklı bilgilerin belli koşullarda ve zaman diliminde yine belli olayların ufkunda etkileşime girerek belirleyici bir bilgi haline dönüşebilir. Mesela entropi değerleri yerçekiminin sonsuza doğru uzandığı yoğun ortamlarda maddelerin hacmi ile olan ilişkisinde eksen kayması yaşar ve doğal olarak karadeliklerin merkezinden koparak yüzeye asılı kalır. Bu keşfin çok önemli olmasının sebebi, saklı bilginin hacmine içkin olduğu 3 boyutlu nesnelerin yaşayamayacağı bir alanda bile 2 boyutlu bir alana sıçrayarak kendilerini kurtarmaları gerçeğidir.
Holografik madde modellemesinin en sorunlu büküm alanı bu modeli evrenin bütününe uyguladığımızda ortaya çıkmaktadır. Karadeliklerde devrimci temelde çalışan model, bildiğimiz evren yasalarına uygulandığı zaman maddesi olan bir idealizmi çağrıştırmaktadır. “Eğer bütün bilgi 2 boyutlu yüzeyde bulunabiliyorsa o halde içinde yaşadığımız evrenin 3 boyutlu olmasının ne anlamı var?” gibi bir soru yardımıyla boyutlardan birinin illüzyon olabileceği sonucuna kadar varabilmektedirler.
Aslında bu konu, “Gerçekliğin iki ayrı formu olabilir mi?” şeklindeki bir soru ile felsefeye kapı aralamaktadır. İçinde yaşadığımız gerçekliğin, başka bir boyuttaki maddi gerçekliğin holografik gölgelerinin izdüşümü olduğunu iddia eden bu kuram, ilk çağ filozoflarından Platon’un idealizmini hatırlatmaktadır. Bu model gittikçe fizik yasalarının günlük hayatımızın holografik yanılsamaları olduğu yönündeki metafizik bir belirlenime eğilim göstermektedir. Bu evrende yaşayan bir gözlemcinin tanık olduğu fiziğin evreni çevreleyen yüzeyde meydana gelen olası fizikle tanımlanabileceği yönündeki matematiksel varsayımlar diyalektik ve tarihsel materyalizme bir referans noktası olamaz. Eğer belli bir kuramın teorik formüllizasyonundan eşdeğerine çevirisi sırasında yalnızca uzay/zamanın büyüklüğü ve yapısı değişmekle kalmıyor, aynı zamanda uzay boyutlarının sayısı da değişiyorsa, o zaman olası bu reel gerçeklik biçiminin en azından etkilerinin gözlemlenip test edilmesi gerekir. Yani bunlar burjuva popülist fizik otoritelerinin ilgisine rağmen yeterince kanıtlanmamış görüşler olarak yıllardır orta yerde durmaktadır.









