Connect with us

Makale

Modern Fizik Klasik Fiziğin Bunalımını Halen Aşamadı- 4

 Kapitalist üretim sürecinde emekçinin somut emeğiyle üretilen kullanım değerleri, dolaşım sürecinde birer meta olarak değişim değerine dönüşürken emekçinin somut emeği de soyut toplumsal emeğe dönüşür.

 Tıpkı kapitalist üretim sürecinde para-meta ilişkisinde kaybolmuş gibi görünen emekçinin artı-emek-zamanının dolaşım sürecinde meta- para ilişkisiyle kâr biçiminde açığa çıkması gibi mekanik işte kaybolmuş gibi görünen potansiyel enerji de hareketin bir biçimden başka bir biçime dönüşmesiyle tekrar açığa çıkar. Gerek klasik fiziğin ve gerekse modern fiziğin bunalımının kökeninde hareketi halen diyalektik olarak değil formel biçimde düşünmesi vardır. Bu anlamda, modern fiziğin bunalımı ancak Marks’ın Kapital’de kullandığı diyalektik metodun modern fiziğe ve dolayısıyla matematiğe uyarlanmasıyla aşılabilir.

 Gerek klasik fizik ve gerekse modern fizik, hareketi her defasında bir önceki biçiminden kopuk olarak yeniden başlatmakta ve dolayısıyla hareketin birbirini izleyen farklı biçimleri arasındaki bağlantıları, yadsıma ve olumlama basamaklarını birbiriyle ilişkisiz eklektik süreçler biçiminde kavramaktadır. Modern fiziğin bunalımı görelilik yasasının makro ve mikro evrene uyarlanmasında doruk yapmış ve kuantum fiziğiyle de tam bir keşmekeşe dönüşmüş durumdadır. Marks, bugün yaşasaydı ve görelilik yasasından haberi olsaydı, onun yönteminin doğrultusundan hareketle söylenebilir ki, bugünün modern fizikçisinin durumunu kapitalist ekonomi politiğin üretim sürecini tahlil ederken dolaşım sürecini ihmal eden ve bu ikisi arasındaki ilişkilerin çelişkilerini göremeyen bir iktisatçının durumuna benzetebilirdi.

 Kapitalist üretim sürecinde emekçinin somut emeğiyle üretilen kullanım değerleri, dolaşım sürecinde birer meta olarak değişim değerine dönüşürken emekçinin somut emeği de soyut toplumsal emeğe dönüşür. Nasıl ki kapitalist üretim ve dolaşım süreçlerini hareketin bir biçimden başka bir biçime dönüştüğü karşıt süreçler olarak diyalektik bir biçimde ele almadan özel olarak meta, artı-emek zamanı, artı- değer, ücret ve kâr kavramlarını, genel olarak ise değer kavramını tanımlayamıyorsak, tıpkı bunun gibi hareketin bir biçimden başka bir biçime dönüşümündeki yadsıma ve olumlama basamakları arasındaki diyalektik ilişkileri kavramından da özel olarak mekanik işte kaybolmuş gibi görünen potansiyel enerjinin hareketini, genel olarak ise görelilik yasasının parametreleriyle mekanik hareket arasındaki ilişkinin diyalektiğini, yani, uzay-zamanın birbirine içkin göreli karşıt varoluşunun diyalektiğini kavrayamayız.

 Yine, Hegel diyalektiğinin ayakları üzerine dikilerek somut bir olgu olan üretim ilişkilerine uygulanmasının mükemmel bir örneği olarak Marks’ın meta analizinde, kullanım değerlerinin yaratıcısı olan somut insan emeği olarak bir niteliğin meta üretimi ve dolaşımı süreçlerinde değişim değeri ve soyut toplumsal emek biçiminde bir niceliğe dönüşümünün diyalektiğini kavramadan kuantum fiziğiyle sanal parçacıkların hareketini kavrayamayız. Çünkü, görelilik yasasının da ortaya koyduğu gibi uzay-zaman, yani, mekan ve zaman tıpkı kullanım değeriyle değişim değeri, somut emekle soyut emek arasındaki diyalektik ilişkide olduğu gibi birbirine içkin göreli karşıt bir varoluşsal ontoloji göstermektedir.

 Marks’ın, insanın doğayı içselleştirerek kendi uzuvları haline getirme süreci olarak tanımladığı üretim ilişkilerinin meta üretimi koşullarındaki tarihsel yasası olan değer yasası, demek ki insan uzuvlarının doğanın uzantısı haline gelmesinin belirli tarihsel koşullardaki zorunlu biçiminden başka bir şey değildir. Dolayısıyla, Marks’ın Kapital’deki meta analizinde kullandığı diyalektik yöntem, yalnız üretim ilişkilerinin çelişkilerini değil ama onunla ilişkisi içinde biyolojinin, fiziğin, biyofiziğin, biyokimyanın, psikiyatrinin çelişkilerini çözümlemenin diyalektik yöntemini de bize vermektedir ve değer yasasının parametreleri arasındaki diyalektik ilişki pozitif bilimlere de uyarlanabilir. Marksizm’in, söz konusu bilimlere uyarlanmasıyla bütün bilimleri tarih bilimi etrafında birleştirmeye yönelik bir paradigma bugünkü bilimin bunalımının tek çıkış yolu olarak durmaktadır.

 Marksist diyalektiğin başta pozitif bilimler olmak üzere diğer bilimlere uyarlanmasıyla bilimsel bilginin işlenmesinde diyalektik metotla yaratılması gereken bir devrim, en az toplumsal bir devrim kadar zorunlu bir sosyolojik sorun olarak kendisini ortaya koyarken bilimsel devrim ve toplumsal devrim de birbirini ivmelendiren iki özdeş tarihsel dinamo gibi durmaktadır.

 Bilimlerde yaratılması gereken yöntemsel ve içeriksel devrim, metnin önceki bölümlerinde de üzerinde durduğumuz gibi Vahdet-i Vücut felsefesi gibi halkın binlerce yıllık pratik deneyimlerinin ürünü olan ve fakat bilimsel olarak halen temellendirilmemiş olan felsefi yaklaşımlarla birlikte, yine, halkın pratik yaşam deneyiminin ürünü olan nazar, lanet, keramet gibi kavramlarında bilimsel olarak temellendirilmesinin yolunu açacaktır.

 Bilimlerde yaşanacak böylesi bir gelişme, elbette bugün amacı kar olan burjuva biliminden beklenemez. Fakat, ancak bir komünist paradigmayla bilimlerde yaratılacak bir devrim yabancılaşma sorununu yalnız iktisadi kaynaklarıyla değil ama, fiziksel, psikolojik, sosyal nedenleriyle de bütün yönleriyle kavrayıp aşabilmemizin de nesnel bilimsel koşuşlarını yaratacaktır. Bugünkü bilim kendi devrimini henüz tamamlayamamıştır. Bugünkü bilim diyalektik yöntemi değil formel mantığı esas almaktadır. Kuşkusuz, formel mantıkla televizyon, cep telefonu, otomobil ve silah üretilebilir; fakat, epistemolojinin ve ontolojinin sorunları çözülemez. Epistemolojinin ve ontolojinin sorunları bilimlerde kar amacı gütmeyen diyalektik tarihsel materyalist felsefenin öncülük etmesiyle çözülebilir. Epistemolojinin ve ontolojinin sorunlarını çözemeyen burjuva bilimi ise insanlığın yaşamında nitel bir değişim yaratma yeteneğinden halen fersah fersah uzaktır.

 Benim, bu makaleler serisinde amacım Marks’ın Kapital’de meta tahlilinde kullandığı diyalektik yöntemin yalnız politik ekonomi bilimi için değil ama pozitif bilimlerle birlikte tüm diğer bilimler için önemini ortaya koymaya çalışmaktı. Böylece, bu çalışmanın amacı, felsefenin, başta bilim etiği olmak üzere, bilimin amacı ve anlamsal-kavramsal içeriği konusunda tayin edici bir rol oynadığını göstermeye çalıştım. Bugünkü pozitif bilimler felsefeyle ve özellikle Marksist felsefeyle bağlarını kopardıkları için, halen, görelilik yasasının ve kuantum fiziğinin güncellediği ontolojik ve epistemolojik sorunları çözümlemekten uzak olduğu gibi çeşitli halk kültürlerinde yer etmiş nazar, lanet, hikmet gibi kavramları da mevcut metodoloji ile temellendiremedikleri için hurafe olarak değerlendirmektedirler. Bu gibi halk kitlelerinin pratik yaşamında binlerce yıllık deneyimlerin ürünü olarak yer etmiş olan kavramlara bir çırpıda hurafe diyerek görmezden gelme tavrının kendisi bilimsel değildir. Eğer, bu kavramlar hurafe ise bilimin bunların hurafe olduğunu ispatlaması gerekir. Fakat, şu ana kadar hiçbir pozitif bilim söz konusu kavramların hurafe olduğuna dair herhangi bir kanıt gösterememiştir.

 Oysa, bugün bir beşincisi tartışılan evrendeki hareketin dört temel kuvvetinin (elektromanyetik kuvvet, kütle çekimi, zayıf nükleer kuvvet ve güçlü nükleer kuvvet) tam da pratik yaşamdaki etkinliğini mevcut üretim ilişkilerinin düzenleyicisi olan değer yasası üzerinden gösterirken ,ekonomi politik ile pozitif bilimler arasındaki bağıntıları, gerek metodolojik olarak ve gerekse felsefi olarak görmezden gelen burjuva biliminin, varlığın, epistemolojisinin ve ontolojisinin sorunlarına tutarlı çözümler üretebilmesi mümkün değildir.

 Benim, Hareketin Evrensel Göreli Ritm Yasası adını verdiğim, 37 ve 106 günlük periyodlarla etkinlik gösteren yasasının ise tam olarak temellendirilebilmesi için ontolojinin diğer sorunlarının çözümlenmesi gerekiyor. Bu konuda şimdilik söyleyebileceğimiz şey söz konusu yasanın, ikiz kenar üçgenin 37 derecelik ikiz açılarının hareketin çelişkisinin özdeş karşıt kutuplarını, 106 derecelik tepe açısının ise karşıtların birliğini temsil etmesiyle ve bir yıllık sürecin 365 güne ve yaklaşık olarak bir çembere karşılık gelmesiyle periyodik bir biçimde etkinlik göstermektedir. Bu yasanın temellendirilmesinde önemli bir veri teşkil eden bulgularıysa, burada, doğrudan sınıf mücadelesinin menfaatlerini ilgilendiren özel bulgular olduğu için açıklamayı uygun görmüyorum. Fakat, şu kadarını söylemek gerekir ki insan biyofiziğinde hormonal dengenin ve hormon salgılarının da belirli bir biyo ritim takip eden periyodlara sahip olduğu zaten bilinmektedir. Benim yapmaya çalıştığım şey ise söz konusu yasanın fizik yasalarıyla ilişkisi üzerinden sınıflı toplumda değer yasasıyla dolayımlı işleyişini göstermeye çalışmaktan ibarettir. Söz konusu yanın evrendeki karşılıklarının ve diğer yasalarla ilişkisinin ortaya konulabilmesi ise çok daha kapsamlı bir çalışma gerektirir.



More in Makale