Connect with us

Editörün Seçtikleri

Devrimci Hareketin Örgütlenememe Sorunu Üzerine Bir Tartışma

Devrimci hareket kısır döngü içinde dönüp durmaktadır. Zira, yeni bir taktik siyaset, yeni bir yöntem, yeni bir araç ve biçim geliştirilememiş, eski ya da mevcut olanların tekrar-tekrar ve ısrarla uygulanmasıyla yetinmiştir. İstisnayi olarak kimi siyasi partiler tarafından kısmen yapılan veya benimsenen değişim ve yenilikler yönelimi bu gerçeği değiştirmez.

Dünyayı değiştirme eylemi, dünyanın diyalektik ve tarihi materyalizm felsefesine dayanan Marksizm bilimi ışığında yorumlanmasıyla başlar. Diyalektik ve tarihi materyalist felsefeye dayanan Marksizm’in diğer felsefe veya bilimlerden farklı olarak yaptığı en önemli şey, diyalektik yasaları toplumsal yaşama uyarlaması/uygulaması ve sınıflar mücadelesi yasasını keşfetmesinde karşılık bulur. Ve keşfedilen bu yasaya uygun olarak değiştirme eylemini esas alıp bizzat bu pratik içine girmede en dinamik rol de sınıfın siyasal dinamosu olan proleterya partilerine düşmektedir. Emperyalizm ve proleterya devrimleri çağı boyunca siyasi iktidar mücadelesinde yüklendigi rol nedeniyle sınıf mücadelelerinin tüm sürecinin belirleyeni hiç kuşkusuz siyasal ideolojik ve örgütsel önderlik rolü nedeniyle sınıf partisine yani komümünist partile yüklenmiştir,bu tarihsel bir zorunluluktur. Zira bugünkü sınıflı dünyanın temel çelişksi proletarya ile burjuvazi arasında cereyan eden emek-sermaya çelişkisidir. “Toplumlar tarihinin tüm gelişmesi sınıf mücadelelerinden ibarettir” sözünün arka planı buraya dayanır.

Ne var ki, sınıf mücadelesini siyasi olarak omuzlayan devrimci hareket, her durum ve koşulda bu görev ya da rolü örgütsel-siyasi pratik açıdan temsil etme yeterliliği göstermez. Kendi zayıflıkları ve genel siyasi şartlardan kaynaklı olarak açığa çıkan örgütsel-siyasi yetersizlikler onun sınıflar mücadelesi karşısında üstlendiği bu görevi istenilen ya da ihtiyaç olunan düzeyde yerine getirmesine imkan vermez. Birçok eksiklik ve hata başta olmak üzere, subjektivizm, dogmatizm, statükoculuk, reçetecilik, sekterizm, iradecilik gibi bir dizi ideolojik problem ve araştırıp inceleme tembelliği, yüzeysellik, slogancılık gibi birçok siyasi sorun devrimci hareketi takatsiz bırakan sebepler silsilesidir. Somut koşulların tahlilini ıskalayan siyaset tarzı da devrimci harekete başarısızlık olarak geri dönen ve giderek onu felç ederek hareketsizliğe sürükleyen önem arzeder. Kendi somutumuzda ele alırsak, devrimci hareketin neden örgütsel-siyasi güç sorunu yaşadığı, neden tüm çabasına rağmen örgütlenip gelişme çizgisini sürdüremediği vb. zeminindeki problemli durum sorgulanması gereken realitedir. Tam da burada devrimci hareketin şimdilerde muzdarip olduğu sorunların aşılması ve çözüm perspektifinin geliştirilmesi için “devrimci hareketin sorunlarını” tartışma konusu yapmak ihtiyaçtır.

Devrimci hareketin eleştirilmeye muhtaç duruma vesile olan sorunları kategorik bir çizelge olarak vermeden önce, genel çerçevede özet yapmak tartışmaya yarar sağlaması açısından doğru olacaktır. Ve tabi ki, bu özetin biraz “karmaşa” ihtiva edeceği de eklenmelidir.

“Devrimci hareket sorunları” çerçevesinde ele alınacak bir başlık, ideolojiden teoriye, ilkeden stratejiye, örgütten metoda, siyasetten pratiğe, yorumlamadan anlayıp kavramaya vb. kadar son derece geniş yelpazeye yayılan konular bütününü içerir. Bu sorunlar birinci olarak; objektif ve subjektif nitelik taşır. Devrimci hareketin belli şartlarla koşullanmış kendisine (yetenek ve yetersizliklerine) bağlı olan sorunlar ve nesnel şartlar üzerinden önüne çıkan sorunlar olmak üzere, esasta iki kategoride biçimlenir ya da ele alınabilirler. İkinci olarak bu sorunların bir kısmı teorik formasyonda olup, kesin/mutlak kalıplara sığdırılamaz niteliktedir. Çünkü düşünce denen şeyin dayandığı maddi dünya ve yaşam da sürekli bir gelişme halinde olduğundan düşünceler de bu gelişmeye paralel olarak zenginleşip degişirler. Dolayısıyla bu nitelikteki konu veya sorunlara kalıcı ve kesin yanıtlar vermek bilgi yasasına göre olanaksız olduğuna göre, verili süreç ve sorunlarına dönük olmak kaydıyla siyasetler ve çözümler üretmek mümkün olsa da düşünsel formata dahil olan sorunlara kalıcı, kesin ve mutlak yanıtlar vermek ve çözümler üretmek mümkün değildir. Başka bir ifadeyle, olgusal ve somut sorunlara dönük araçsal, biçimsel, yöntemsel, taktiksel, siyasi değerde verili çözümler geliştirmek tamamen mümkündür.

Somut bir sorunun somutta çözümü mümkündür, bir olgunun somut olarak ortaya koyulup değiştirilmesi tabi ki mümkündür. Zira, bütün gelişim, değişim ve ilerleme çizgisi söz konusu verili koşulların ürünüdür. Hiçbir gelişme, nicel birikim, küçük başarı ve çözümlerden men kalarak, sadece büyük gelişmelerle, sebepsiz ve bir tesadüf olarak gündeme gelen değişim dinamikleriyle yaşanmamıştır, yaşanmaz. Koca kapitalist üretimi vareden, sadece ve sadece küçük üretimdir. Gelişme küçük ilerlemeleri takip eder, bu küçük ilerlemelerin birikimlerine oturur. Unutmamak gerekir ki en büyük çözümler, çözümsüzlüklerin derinleşip büyüdüğü yerde gelişir/yaşandığı noktada doğarlar. “Ağacın en taze filizleri en yoz yerinde doğarlar.” Son tahlilde çözümünü içinde barındırmayan hiçbir sorun da yoktur.

Çelişmeleri çözmede evrensel ve özgün ilişkisini kavramak

Her sorun ve her sürecin evrensel ve özgün karakteristiklerinin olduğu aşikardır. Birebir aynı olan hiçbir süreç, hiçbir somut koşul ve hiçbir sorun yoktur. Benzer yanlarının olduğu kadar, farklı özellikleri de o kadar vardır. Tamamen ortak ve tek tornadan çıkmış şartlardan bahsetmek eşyanın tabiatına aykırıdır. Süreç ve sorunların evrensel ve özel-özgün durumlarına uygun olarak farklı çözüm, siyaset, strateji, ilke ve biçimler barındırdıkları doğrudur. Her süreç ve sorunun evrensel ve kendine özgü olmak kaydıyla çözüm metotları, araçları, biçimleri, şiar ve perspektifleri vardır. Önemli olan süreci doğru okumak ve sorunu doğru tarif etmektir ki uygun çözüm metotları, uygun araçlar, uygun siyaset ve stratejileri tespit ederek uygulamak bununla mümkündür. Bir çözümden bahsederken onun nasıl tanımlandığı veya çözüm derken ne kast edildiği son derece önemlidir. Zira, nesnel kanunlarla örtüşmeyen bir irade ve iradi müdahale sorunlara çözüm getiremez. Her süreç nesnel gelişim süreci içinde sağladığı nicel birikimlerin yeterli oranda gelişmesiyle/birikmesiyle nitel değişimler ve gelişmeler gündeme gelir.

Hiçbir sorun tek bir nedenle açıklanamaz, çünkü sorunlar tek bir nedene bağlı olarak gelişip yaşanmazlar. Bilakis birden fazla neden bir araya gelerek ilgili sorunu var eder. Kabaca, “iç çelişki ve dış çelişki” gerçeği, sorunun birden fazla koşullayana dayandığını açıklar. Birden fazla koşullayana bağlı oluşan sorunun çözülmesi de onun çoklu nedensellik içinde ele alınmasıyla mümkün olur. Diyalektik derinlik bakımından söylersek, hiç bir sorun mutlak biçimde çözülemez ya da sorunların mutlak bir çözüm reçetesi yoktur. Bütün süreç ve gelişme, çelişkili birlik ve mücadele zemininde sonsuz helezonlarla ilerler; bilimsel gerçek budur, gerisi hurafedir. Kısmi, verili, süreçsel somut çözümler mümkün ama bu çözümler yeni sorunları ve yeni çözümleri koşullayan sonsuz bir döngüye tabidir. O halde sorun olarak konu ettiğimiz mevcut tartışmamızda kesin, mutlak ve tek bir çözüm, üretilmiş bir anahtar yoktur. Sürecin daha ileri, daha olumlu geliştirilmesi ve sorunların mümkün olan en düşük aşamalara çekilmesi başarılabilecek ideal ilerleme çizgisidir. Mutlak çözüm ve hazır reçeteler karmaşık çelişki ve değişkene bağlı olan sosyal sorunlar girifti için geçerli değildir. Belirlenmiş sabit siyaset ve reçeteleri yeterli çözüm yetenekleri olarak tasavvur etmek ve değişip gelişen çelişkili yaşam sorunlarına denenmiş olan aynı çözüm metotları, işlevsiz kalan araçları, biçimleri ya da geleneksel politikaları tekrar tekrar denemek Marksizm’e aykırı olup dogmatizm mamülü kısır döngüden malüldür. Geniş pencereden bakmak, olasılık ve değişkenleri hesaplayarak farklı çözüm yöntemlerini mümkün görmek, bunları imkan dahilinde saymak veya farklı çözüm metotlarını dikkate alarak bunların nesnellikle bağını aramak, tekçi, katı ve mutlakçı yaklaşımdan uzak durmak bilime uygun olan en doğru yaklaşımdır. Soruna palyatif, geçici ve günübirlik çözümler üretmek özünde sorunu erteleyerek büyütmekten öteye gitmez. Bu anlamda taktik ve somut çözümlerin yanında, kalıcı, köklü ve stratejik çözümler üzerinde yoğunlaşmak gereklidir. Daha doğrusu, tek yanlı hiç bir yaklaşım ve çözüm gerçekçi değildir. Hem büyük ve temel sorunları açığa çıkararak düzeltilmesini hedefleyen perspektifler ve hem de küçük, taktik ve tali sorunları önemseyerek çözüm perspektiflerine tabi tutan bütünlüklü/komplike yaklaşım planı tek doğru yaklaşımdır.

Değiştireceğimiz dünyanın nasıl bir dünya olduğunu ve eğer mümkünse geçirdiği gelişim ve değişim aşamalarını, evrensel ve özgül özelliklerini, bellli başlı çelişki ve çelişkilerin niteliklerini, insanlar arası ilişki ve çelişkilerin karakterini, toplumsal ve siyasal şartlarını ayrıntısına kadar bilmek ve anlamak durumundayız. Aksi halde, değiştireceğimiz şeyin ne olduğunu bilmeden, bilmediğimiz şeyi değiştirmeye yeltenmiş oluruz ki, bu nafile bir çaba olur. Ve bilip anlamadığımız için de dünyayı ya da muhtelif toplumu değiştirme eylemini organize ederek tahkim edemez; dünyayı değiştirme eyleminin bir parçası ve zorunlu ilk aşaması olan ulusal/lokal sınırlardaki değiştirme eylemini de pek tabiki başaramayız. Dünyanın değiştirilmesi süreci, dünyanın herhangi bir parçasında toplumsal dönüşümü devrimci eylem/pratikle başlar ve bu parçaların geliştirip çoğaltılması ve egemen kılınmasıyla mümkün olur. Dünyanın ya da herhangi bir siyasi coğrafya parçasının devrimci yoldan değiştirilmesi eylemi ile onun incelenip analiz/tahlil edilerek bilinmesi süreci arasında doğru orantılı bir ilişki vardır. Bu ilişki yetkin kavrayışla idrak edilmeden değiştirme eylemi iddialı olarak pratikleştirilemez, gerçekte ortaya konulamaz. Aynı zamanda dünya ve hedef coğrafyanın tahlil-tespiti yapılmadan onun değiştirilmesi tasavvur edilemez.

Tarih, insan türüne karşı, bu türün doğa felaketleri, afetler, açlık ve salgın hastalıklara karşı yoksunluklar içinde verdiği yaşam mücadelesinde kıyımlara maruz kalmasıyla acımasızken, insan veya sınıf mensubu insan tarafından tayin edilen siyasi tarih ise hepten acımasızdır. Çünkü onu yazan ve yaratan, savaşım içinde olan sınıflardır ya da sınıf mücadeleleridir. Siyasal tarihin acımasızlığı sınıflar savaşımında karşılık bulduğu kadar, bugün emperyalist-kapitalizmle son aşamasına gelmiş olan özel mülkiyet sisteminin ve bu sistem sahibi gerici sınıfların egemen olmasından ileri gelir; son tahlilde sınıflı toplumlar gerçeğine, sınıflara dayanır.

İçinde bulunduğumuz sürecin yaşama girdilerini anlamak hayatidir

Tarih durmaksızın ilerlerken, emperyalist dünya sistemi altında devasa gelişmelerin yaşandığına tanık oluyoruz. Bilim ve teknoloji başta olmak üzere, bilişim teknolojisi, gen teknolojisi, yapay zeka, fizik ve kimya gibi hemen her bilim dalında nicel birikimlerin tabii sonucu olarak nitel düzeyde çığır açıcı gelişmeler yaşanıyor; dünyanın ekonomik-siyasi sistemi, üretim biçimi ve üretim ilişkileri, sermaye dolaşımı ve nitelikleri, maddi-manevi, ideolojik-kültürel dinamikleri, çelişki ve ilişkileri vb. bağlamında yeni bir dünya çehresi oluşuyor. Makine üretimi ve tüm sanayiden hizmet sektürüne varıncaya kadar her iş, işletme ve üretim ve hatta tüketim alanında akıllı makineler-robotlar hızla işçinin emek gücünün yerine geçiyor, yapay zeka maharetiyle insan emeğinin üretimdeki rolü daraltılıyor, teknolojinin toplum üzerindeki sirayeti belirgin biçimde güçleniyor, teknolojinin büyük kuşatmasıyla kimi meslekler şimdiden geçersiz hale gelerek ölüyor, bir çok üretim sektörü daralıyor, anlamsızlaşarak yerini modern teknolojinin yeniliklerine bırakıyor, ihtiyaçlar değişiyor, kültürel ve ideolojik deformasyon derinleşiyor, çoklu türevleriyle post-modern akımlar gelişip neo-liberal ideolojiler sinsice bilinçlere yerleşiyor ya da yerleştiriliyor vb. vs. “Tarihin sonu” kehanetinde bulunarak emperyalist sistemi “ölümsüzleştiren”, sınıf ve sınıf çelişkilerinin ortadan kaltığı safsatasının piyasaya sürülmesinin boş olmadığı bugün çok daha iyi anlaşılmaktadır.

Tarihin yeni tipteki acımasızlığı, teknolojik gelişme yoluyla işçi sınıfı da dahil, en geniş toplumsal kitlelerin emperyalist barbarlık tarafından esir alındığı tarihsel bir süreçten geçiyoruz. Basit örneğiyle, akkıllı zeka ürünü olan “akıllı” telefonların, internet ve mamüllerinin sunduğu kolaylıkların çekiciliğine yenik düşmeyen ve iletişimden ulaşılmak istenen hemen herşeye son derece kolay ulaşıldığı, aynı zamanda kontrol-denetim-yönlendirme-şekillendirme-bilinç ve kültürüne güçlü etkide bulunarak sosyal yanını zayıflatıp manipüle etme ve bireycileştirme-bencilleştirme fonksiyonuyla kapitalist sisteme uygun insan tipinin yaratılması zemininde esaret altına almadığı bir toplumsal zümre, bir tabaka ve bir sınıf kaldı mı; bilinçli olup en az etkilenen/etklenmiş olan “marjinal kalmış” komünist ve devrimciler dışında. Esir olduğu ve bunun farkında olmayıp elindeki telefonla, ulaşabildiği internet ve araçlarıyla istediği bilgiye ulaşan, tanımadığı insanlarla iletişime geçip sohbet etme ve arkadaş olma imkanına sahip olan, çeşitli versiyonlarıyla oyun ve eğlenceli görsellere ulaşan, yeni şeyler görüp öğrenen ve en önemlisi de asla kopamayacağı bu teknoloji nimetleriyle yaşamını renklendiren esir alınmış mevcut toplumsal kişilklere, siz istediğiniz kadar sömürüden, baskıdan, demokrasi ve özgürlükten ve hatta siyasi iktidar mücadelesinden söz edip en etkili propagandalar yapın, sizin bu propaganda ve çabanız her zamanki gibi ya da eski süreçteki gibi etkili olmamakta-olamamaktadır. Devrimci sınıf hareketinin örgütlenememe, güç olmama vb. vs. sorunu tam da bu zeminde anlam kazanmaktadır. Meselenin bu zeminde sorgulanıp açıklanması isabetli olandır.

Demek ki, dünyayı, muhtelif parçadaki siyasi coğrafyasını, toplumu, toplumsal sosyolojiyi ve içinden geçilen tarihsel süreci yenilikleriyle anlayıp bilmek, bu süreçten muaf olmayarak doğrudan etkilenen insanı ve insan sosyolojisini inceleyip açıklamayı, bilip öğrenmeyi de gerektirir. Burada dikkat çekilmesi gereken mesele şudur; içinden geçiyor olduğumuz tarihsel süreci, bu sürecin toplumsal kitlelere, insanlara, insan ilişkilerine, sınıf ve çelişkilerine, ideoloji ve kültüre etkilerini dikkate almak ve buna uygun yeni siyasetler, araçlar ve metotlar geliştirmek gerekmektedir. Yani, yaşanan veya anılan tarihsel süreç, bizlerin elini-kolunu bağlayarak çaresiz kılmıyor ama süreci yenilikleriyle objektif bakışla okuyup anlamaya çalışmayı, dolayısıyla buna uygun yeni biçim, araç, siyaset ve stratejiler geliştirme görevi yüklüyor. Araç, metot ve biçimleri bu gerçeğe göre düzenleyerek yapılandırmak, objektif şart ve gelişmelerin koşulladığı ihtiyaç olarak önümüze çıkıyor. Siyaseti, propagandayı, çalışma ve örgütlenmeyi mevcut dünya şartlarına denk gelen argüman ve yeniliklerle ele almamız gerekiyor. Nasıl ki tarihin akışına sınıf mücadelesiyle müdahale edip yön verildiyse, bugün de sınıf mücadelesi içinden geçilen tarihsel sürece müdahale ederek yön verecek olan tek geçerli bilinç ve temel tutumdur. Dünyayı değiştirme iddiasına sahip olanların şartları değiştirme yerine, onlara teslim olma gibi kendini reddeden sapmayı benimsemesi tutarlı olmaz.

Mevcut siyasi sistem ve bu sistem içindeki gelişmelerin güdümünde sürüklenen dinamik dünyanın, tipik biçimde göze batan bir deri değiştirme sürecine girdiği ve teknolojik-bilimsel gelişmelerin at oynattığı bir süreçten geçtiği çıplak biçimde görülmektedir. Teknolojinin patlayarak biçimlendirdiği tarihsel bir süreçten geçiliyor olsa da bu bizlere görevsizlik, kayıtsızlık, şartlara teslim olma, şartlara sığınarak sınıflar mücadelesini tatil etmeye sevk etmez, etmiyor; pasifits edilgenliği teorize ederek kendiliğindenciliği meşrulaştırma aymazlığına düşmeye asla referans oluşturmuyor. Bilakis, sürece daha dinamik ve daha güçlü planlarla etkili müdahalelerde bulunma görevi yüklüyor. Genel prensip olarak, devrimci hareketin geliştirip uygulayacağı taktik ve stratejler, onun örgütsel ve siyasi güç durumundan bağımsız biçimlenip olgulaşamaz. Lakin bu gerçeğe karşın, devrimci hareket tarihsel görev ve sorumluluklar üstlenmiş, ideolojik-teorik-felsefi açıdan en büyük değişim-dönüşümlere önderlik yapacak stratejik dinamiğe ve potansiyele sahiptir. Dolayısıyla, örgütlenememe, güç olamama ve mücadeleyi geliştirememe biçiminde soruna dönüşen verili durumu, onun tarihsel görev ve amaçlara dayanan büyük iddialarından geri adım atmasına, stratejik güç ve dinamiğini unutarak taktiksel-geçici durumuna itaat etmesi tasavvur edilemez. “Küçük bir kurtçuğun koca ağacı içteniçe çürüterek yıkma” başarısına eriştiği inkar edilemez gerçektir. Fakat, herşey ve her süreç için geçerli olan bir yasa vardır; yorulmadan sürekli çalışmak, usanmadan mücadele etmek! Elbette bunun için de mücadelenin hedef, görev ve konusunu, dinamiklerini ve gerekçelerini, yol-yöntemlerini, bilimsel alt yapıya oturtarak açıklamak, Marksist felsefe, ilke ve teoriyi kılavuz almak reddedilemez zorunlu uğraktır. Kiminle kavga ettiğimizi bilmeli, neyi amaç ettiğimiz ve neyi değiştirmek istediğimizi berrak biçimde açıklayıp ortaya koymalı ki, neyi nasıl değiştireceğimizi, hangi araç ve biçimler kullanacağımızı isabetle tespit edebilelim.

O halde dünyanın içinden geçtiği süreci, nesnel gerçekliğe uygun olarak tespit etmek, toplumsal ilişki ve çelişkileri bilimsel perspektifle incelemek, mevcut kitle sosyolojisini araştırarak anlamak, toplumsal yaşamı etkileyen sistemsel sorunların yarattığı toplumsal duyarlılıkları dikkate almak, yeni toplumsal talep ve ihtiyaçları objektiflik ilkesine uygun saptamak, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin sınıf çelişkilerine, insan yaşamı ve kültürüne etkilerini araştırmak, bu etkileşim içinde sınıfın pozisyon ve dinamiğini, gelişen hareketlerin eğilimini vb somut anda incelemek ve objektif kriterlere uygun olarak ortaya koymak gerekir ki, sınıf hareketi ve savaşımını dinamize edebililim.

Geçmiş dünyanın degil,bugünün gerçek dünyasını anlayarak işçi sınıfı ve ezilenleri örgütlemek

Devrimci Hareketin örgütlenememe, örgütsel güçlerini büyütememe ve gelişip güçlenememe, aksine günbegün eriyerek kan kaybetme ve bir türlü gelişme trendi yakalayamayarak geriyip zayıflama gibi son derece önemli sorunlarla yüzyüze olduğu söylenebilir. Ki, mevcut konuyu tespit ederek gündeme almak bile bu sorunun açık işaretidir. Elbette devrimci harekete dönük negatif değerlendirme temelinde bunları söylerken kimi istisnayi durumları inkar etmiyor ama bu istisnaların genel ekseriyetteki gerçeği değiştirmediğini de kabul ediyoruz. Hemen her parçası için geçerli olmak kaydıyla, devrimci hareketin örgütlenme ve örgütsel güç olmada müzmin olarak yaşadığı bu negatif tablo gerçek iken, bu başarısız tablonun nedenleri üzerinde durmak fevkalade önemlidir. Devrimci hareket neden sınıf ve halk kitleleri içinde örgütlenememekte, neden kadın ve gençlik içinde örgütlenememekte ve neden örgütsel güç biriktirip güçlenememektedir?.

Hiç kuşkusuz ki, türevsel çokluk ihtiva eden bu soruya birçok açıdan yaklaşmak ve ayrıntılı bağlamlarıyla geniş yanıtlar vermek mümkündür. Ancak soruya verilebilecek en bilimsel, en isabetli ve en nesnel yanıtlar bile, bir çözüm tılsımı olarak problemi derhal çözüp bugünden yarına hal yoluna koyma nüfuzunda olamazlar. Mesele, bir buluş meselesi ya da bir anahtar bulup kilidi açma meselesi olarak anlaşılamaz. Böyle birşey mümkün olsaydı bugüne kadar defalarca sorun çözülmüş, gelişme yolunda ilerleyerek örgütsel-siyasi güç haline gelinmiş olurdu. Zira, örgütsel güçleri az da olsa devrimci hareketin birçok parçası ısrarlı bir arayış ve kararlı bir irade sergileyerek mücadelenin geliştirilmesi çabasındadır zaten.

Öncelikle kompilke bir sorundan bahsedildiğini ve böyle bir sorundan muzdarip olduğumuzu anlamak durumundayız. Ve bu sorun tablosunun uzun yılların birikimleriyle oluşup biçimlendiğini, bunun içinde uzun yılların toplamında ortaya çıkmış bir sorunun, kısmen uzun bir zamana yayılan mücadele perspektifiyle aşılabileceğini kabul etmek durumundayız. Sorunun nedenlerini sadece bir halkada aramak, izlenen belli politika ve tek-tek hatalarla sınırlama, salt bir irade ve kararlılık zemininde açıklamak bizleri doğru sonuca götürmez.

Halk kitleleri ve işçi sınıfı içinde örgütlenememek, genel olarak örgütlenip güçlenememekteki belirgin temel sorunlardan biri, yukarıda ifade ettiğimiz gibi, dünyasal gelişmeleri yorumlayıp anlamakta aciz kalıp gerçek dünya şartlarına uygun pozisyon alıp uygun politika, taktik ve araçlar geliştirememek, dolayısıyla subjektif, kalıpçı, dogmatik, hazır reçeteci bir kısır döngü içinde yol almaya çalışma gerçeği olarak mütalaa edilebilir. Bir diğeri, genel ölçekte dogmatik, ezberci, kolaycı bir realiteye sahip olup gerekli araştırma, inceleme ve bilimsel çalışmalar yürütmeme, dolayısıyla subjektif, günü kotaran ve palyatif çözümlerle meşgul olma durumu olarak değerlendirilebilir. Üçüncüsü, şimdilerde gedik açılan bir sorun olarak devrimci hareket parçalarının adeta kapalı tarikatlar gibi içe kapalı olup birbirini tanımama ve dolayısıyla tecrübelerden, doğrulardan vb. yararlanmama gerçeğidir. Dördüncüsü, somut gerçekten kopuk olmak, yani mücadele yürüttüğümüz coğrafyanın tarihini, siyasi şartlarını, koşullarını ve gerçeklerini inceleyerek anlama çabasının zayıflığı, dolayısıyla mücadele biçimleri, araçları, yöntemleri ve geliştirilmesi gereken taktik politikalarda isabet tutturulmayıp yüzeysel kalınması olarak ifade edilebilir. Mesela, Marks, Lenin, Mao’nun neler söylediğini, Çin’de, Sovyetler‘de, Paris Komünü’nde neler olduğunu pek çok ayrıntısıyla bildiğimiz ve merakla araştırddığımız halde, aynı yoğunluğu mücadele coğrafyasında göstermemekte, bura sınıf hareketi ve tarihini anlamaya aynı merak ve önemle yaklaşmamaktayız. Marks-Lenin-Mao’nun söyledikleri, bura ülkelerinde yaşananlar enternasyonalist proletaryanın ve yoksul halk kitlelerinin ortak değerleri, kazanımları, tecrübeleri, teori ve bilimi olarak kuşkusuz ki önemlidir; bilinmesi ve araştırılmasında bir sorun yoktur. Fakat, aynı hassasiyet ve duyarlılığın, somut enternasyonalist görev olarak ele alıp üstlendiğimiz kendi coğrafya devrimimizin sorunlarını, pratiğini, tecrübe ve birikimlerini anlama, gerekli inceleme ve araştırmalara tabi tutarak somut görevimizin gerçekleştirilmesinde gösterilmemesi bir sorundur. Yoğunlaşmamız, araştırmalarımız ve çabalarımız esası teorik bilginin edinilmesinde odaklanmakta ama bu çaba devrimin pratik sorunlarını açığa çıkararak devrimci pratiği geliştirme sorumluluğunda zayıf kalmaktadır.

 Her konjönktür kendine uygun egilim ve araçları ortaya çıkmaya zorlar

Önderlik sorunu bağlamında devrimci hareketin yokluğu veya zayıflığı, fiilen bu boşluğun burjuvazi tarafından doldurulmasına yol açmakta veya gerici hareketlerin gelişmesine alan açmaktadır. Bunun iyi anlaşılması gerekir ki, baskıya karşı direnişin gelişmesi espirisine uygun olarak barbarlığın kolgezdiği ilgili coğrafyalarda bu barbarlığa karşı gelişen öfkenin hazır bulduğu limanlara demirlemesinden daha anlaşılır birşey yoktur. Bu durum temel sorunlardan biridir. Devrimci durumun gelişkin olduğu şartlarda kitlelerin radikal hareketleri destekledikleri görülmektedir. Bu bir izlenim ve çıkarsamadır; genel bir doğrudur. Bu çıkarsama özellikle siyasal dinci radikal hareketin (fundamentalist hareketin) resmettiği gelişme açısından tamamen doğrudur. Her konjönktür kendine uygun gelişmeleri besleyerek destekler, öne çıkarır. Siyasal dinci hareketin gelişme trendi de konjönktürel koşullarla açıklanabilir ki, bu hareketlerin gelişmesi tamamen konjönktüreldir. Bu çıkarsama bir yanıyla verili süreç ve bu sürecin verili gelişmelerine dayanır. Ancak aynı zamanda bu çıkarsama nedensellik zeminine de sahiptir.

Yani, emperyalist barbarlığın poligon olarak kullanıp mazlum ulus ve yoksul halkları boğazlayarak kan gölüne çevirdiği belirli coğrafyalarda, pek tabii ki, bura mazlum ulus ve yoksul halklarının direniş ya da mücadelesi gelişecektir ve gelişmektedir. Buradaki sorun, gelişen hareketin siyasal dinci önderlikler altında biçimlenmesi, siyasal İslamcı radikal hareketler biçiminde ortaya çıkmasıdır. Evet bu sorundur ama bu sorun komünist devrimci hareketin ilgili coğrafyalarda zayıf ya da adeta yok olmasından kaynaklanır, devrimci önderlik boşluğunun ürünüdür. Haklı öfkeyle dolmuş ve dayanma sınırları tükenmiş olan geniş kitlelerin, kendilerini katliamcı, zulümkar, sömürgeci, ilhak-işgalci emeryalist barbarlıktan kurtarma lafzıyla ortaya çıkan IŞİD gericiliğinin peşine takılması açıklanamaz ve anlaşılamaz birşey değildir. Kitleler genel ekseriyetle, yaşadıklarına, yaşayarak gördüklerine ve “kurtarıcı”ya da alternatif olarak ortaya çıkıp öyle ya da böyle kendilerine güven veren ya da güven duydukları güç/güçlere inanır, etrafında birleşirler. Bütün vahşiliğine rağmen IŞİD gericiliğinin göreceli-geçici de olsa kitleleri arkasına alması ya da alabilmesinin “sırrı” buradadır. Ki, IŞİD şahsındaki bu güven ve yedeklemenin geçici olup, konjönktürel bir dalga ya da esintiden ibaret olduğu tartışma götürmezdir. Ancak, kitlelerin eğilim ve tutumu bağlamında ileri sürdüklerimiz, sadece IŞİD’e münhasır değildir; Kürt Ulusal Hareketi de bizzat bölgede kitlelerin önemli kısmını yedeklemiş olan IŞİD’e karşı, bölgesinde gösterdiği güven verici iradi duruş ve kahramanca direnişiyle kitlelerin desteğini toplamış ve hatta uluslararası alanda bir sempati toplamıştır.

Bu tabloda iki tecrübe çıkarılabilir, iki şey öğrenilir. Biri; radikal hareketin güven verici, toparlayıcı ve örgütleyici özelliğinin inkar edilemez bir gerçek olduğu ve bunun kitleleri örgütlemede oynadığı rolün özellikle anlaşılması, bilince çıkarılmasıdır. İkincisi ise; geniş kitlelerin söze, teoriye, siyasete oranla, pratiğe tamamen önem verip esas aldığı ve güvenini bu pratik içinde tesis ettiği gerçeğidir. Yani, kitleler somutta bir direniş, bir savaş, bir mücadele görürler ise, aynı zamanda bu direniş ve mücadelenin kazandığını ya da başarılı olduğunu görürler ise, muhtelif harekete güven duyar etrafında birleşirler. Bu örgütlenme temelinin derinleştirilerek daha nitelikli ve sağlam örgütlenmeye dönüştürülmesi ise tamamen devrimci hareketin kabiliyetine bağlıdır.

Burada parantez açarak, “Kazanma Siyaseti”biçiminde formüle ettiğimiz siyaset yöneliminin önemine dikkat çekmek yerinde olacaktır. İster büyük, isterse küçük olsun, stratejik kazanımı olanaklı kılmak ve onu besleyerek güçlendirmek için, kazanılabilir mücadelelere girişmek siyaset yönelimi olarak elzemdir. Kazanılabilir bu mücadelelerde, (küçük ya da büyük) elde edilecek başarı ve kazanımların kitleler tarafından gürülerek birer güven vesilesine dönüşmesi tamamen mümkündür. Onlarca yıl mücadele edip ağır bedeller ödenmesine karşın, kitlelere (küçük-taktiksel de olsa) somut hiçbir kazanım ve ilerleme gösterememek, kitlelerin güvenini kazanan bir tablo olmaz. Fakat, küçük de olsa somut bir kazanım göstermek veya kitlelerin bir kazanım ve ilerleme görmesi, onların güven duyması için kısmen de olsa yeterlidir.

Dahası şu; onlarca yıl mücadele etmiş, fedakarlıklar yapmış, bedeller ödemiş ama onlarca yıl sonra maddi bir kazanım ve pratik bir ilerleme sağlayamamış olup yerinde duran bir mücadele gerçekliğiyle yüzyüze olan muuhtelif devrimci örgüt ve partiler nasıl ve hangi motivasyonla diri olabilir, keskin devrimci bir militan niteliğinde kalabilir ki? Elbette mutlaklaştırmak doğru değil, kalanlar olabilir, ısrar ve inatla, bilinçle sınıf mücadelesinin görevlerine sarılabilir. Nitekim bugün şu veya bu oranda süren ve sürdürülen devrimci mücadele gerçeği herşeye karşın devrimci bilincin ve devrim davasına bağlılığın eseridir. Ancak bu durum genel ekseriyet için geçerli olmaz. Bütün devrimciler tepeden tırnağa donanmış sağlam ve yıkılmaz kaleler değildir. Şartlardan muaf ve etkilenmez varlıklar değildir. Neredeyse yaşamını mücadeleye adadığı halde, mücadelede somut bir ilerleme ve maddi bir kazanımın olmadığını gören devrimcinin etkilenmesi son derece mümkündür. Daha da önemlisi, onlarca yıllık mücadelenin yerinde sayıyor olmasının, yeterince donanımlı olmayan genel ekseriyetiyle devrimcide bir mücadele yorgunluğuna yol açması da reddedilemez bir gerçektir. Sorunlarımızı tartışırken, bu noktaları gözardı etmemeli ve bunları telafi edecek çözümler üzerinde durmalıyız. ‘‘kazanma siyaseti”nin önemine dikkat çekmemizin esas sebebi de budur.

Özcesi bütün bunlar birer problemdir. Örgütlenememe ve gelişememe sorunu tartışılırken bunlardan bağımsız tartışılamaz. Tarihsel olarak oluşmuş ya da hatalar-eksiklikler diziniyle kabuk bağlayarak önümüze çıkmış olan sorunlar, bugünün sorunu da olsa, dünden gelme veya dünün birikimleri olarak da karşımıza çıkmaktadırlar. Durumun değiştirilmesi elbette kolay değil. Fakat, bilimsel normlar geliştirilip, doğru metot ve doğru halka yakalandığında aşılmayacak hiçbir sorun, yenilmeyecek hiçbir zorluk yoktur. Devrimci hareketin alehine yorumlanan veya yorumlanabilen tüm şartlar aselen devrimci hareketin gelişmesinin olanak ve dinamiklerini taşıdığı için lehinedir.

Dikkatimiz, sürece uygun araçları tanımlayana kadar devrimci görev yapan araçlarımızı hassasiyetle korumaktır

Eğer sorunların çözümleri konusunda kesin yol-yöntemler ileri sürmeyeceksek, bu durumda tartışma yürütüp önerilerde bulunmaktan öte birşey yapmış olmuyoruz. Ve bu aslında yapmaya çalıştığımız şey tartışmak,tartışma yürütmektir. Bundan hareketle, çözüm arama adına yapacağımız öneriler yalnızca öneridir, bu bir. İki; aynı durumdan hareketle, prensip olarak benimsediğimiz temel tutum şudur; tarihsel olarak dünyanın içinden geçtiği sürece ve bu süreçte teknolojik-bilimsel alanda yaşanan devasa gelişme-değişim ve ilerlemelere değinerek, dikkat çektiğimiz bu tabloya uygun adımların atılmasının gerekliliğini kendimizce açıklayıp eleştiri yürütsek de güne ve günün aktüel araç-biçim ve yöntemlerine dönük eleştirilerden ve hatta bugün birçok biçimin geçersiz olduğu şeklinde soyut-somut değerlendirmelerden hareketle; geçersiz dediğimiz araç veya biçimin yerine, somut bir biçim-araç koymadan hiçbir araç-biçim ve yöntemi fiilen devre dışı bırakıp geçersiz atfedemez, mevzi ve silahlarımızı tasfiye edemez-etmeyi salık vermeyiz. Evet, yeni ve büyük gelişmeler yaşanmakta, dünya bir süreçten geçmekte ve teknolojik-bilimsel gelişmeler vb. kabul gören bir gerçektir ve bunlar devrimci hareketin dikkate alması gereken temel konulardandır. Fakat bu gelişme ve yeniliklerin tam olarak neye tekabül ettiği, ortaya nitel bir değişim koyup koymadığı ve bu nitel gelişmenin ne olduğu somut olarak isimlendirilip formüle edilmedikçe, her hangi bir aracın, yöntem ve biçimin tasfiye edilmesi yoluna gidilmesi ve hatta olumsuzlanması benimsenemez. Tasfiye edeceğimiz her araç ve kurumun yerine konulacak yeni tipte alternatif bir araç ve kurumumuz yoksa, değişim, gelişim ve yenilik adına hiç br aracı fesh edemez, hatta sulandıramayız. Burada ipin ucunu kaçırmak devrimci hareketi daha derin sorun ve krizlerle yüzyüze getirip daha büyük kaoslara sürükleyebilir.

Yukarıdaki uzun anlatımı mümkün olduğu oranda sadeleştirerek toparlamak adına, devrimci hareketin gelişmesini frenleyen ve kronikleşme eğilimi taşıyan sorunların nedenini ve kaynaklarını arayarak yapılması gerekenlere işaret eden bir özetleme yapmaya çalışalım.

Son tahlilde yaptığımız ya da yapmaya çalıştığımız şey, mutlak çözüm iddiasıyla çözüm direktifleri sunmak değil, bilakis tespit ettiğimiz sorun ve çözümlerine dönük bir tartışma yürütmektir. Bu tartışmanın yürütülmesi önemlidir; zira kesin ve mutlak çözüm reçeteleri sunma kahanetinden ziyade, sorunların nedenleri ve çözüm yollarını arayarak mümkün olan çıkışlara katkı sunmayı hedeflemekteyiz. Sorunların tespiti ve çözüm metotları adına söyleyeceğimiz şeyler, bulunmuş katı anahtarlar değil, bu anahtarların bulunmasını amaç edinen tartışmalardan ibarettir.

Özetlemeye çalışalım

İnsan bilincini belirleyen şey maddi dünyadır. Üretim süreci ve sınıf mücadelesi bunun temelidir. İnsan tarafından üretilen maddi ve manevi değerler bütünü onun bilinç ve kültürünü oluşturur. Üretilen maddi-manevi değerlerin ideolojik yansıması kültürdür. Sınıfın, toplumun ve insanın bilinci, kültürü ve ideolojisi üretim faaliyetiyle ilgili bir süreç olmakla birlikte, bir üst-yapı unsuru olarak siyasette veya siyasi formasyonlarda ifade bulur. Alt-yapı belirleyicidir. Fakat bu, üst-yapının da belli durum ve şartlarda belirleyici olduğu-olacağı gerçeğini yadsımaz.

Marksist teori ya da bilim tüm temel ilkeleriyle birlikte, özellikle sınıf mücadeleleri yasasını keşfederek toplumlar yaşamına uyarlayıp devrimci tarzda uygulamasıyla tarihin sıçramalı ilerleyişini sağlayan belirleyici bir kuram olarak tarih sahnesine girdi. Bir bilim olarak Marksizm insanın faaliyetini temel alması yönüyle bir tarih bilimidir. Bilimsel olma iddiası taşıyan her siyasi parti ve aktör, doğru orantılı olarak Marksist bilimi takip etmek, kılavuz almak ve onun özelliklerini taşımak durumundadır. Marksizm’e yasalanan her hareket, somut koşulların somut tahlili ilkesine uygun olarak davranmak, ve bunun gereksinimlerine uygun pozisyon almak zorundadır. Marksizm(MLM) ve bilimden kopan bir hareketin veya bir siyasi partinin(isterse adı proleter parti olsun), o parti ve hareketin gelişip güçlenmesi tasavvur edilemez.

Marksist/komünist devrim ilkelerine net ve katı biçimde bağlı olup onları ısrarla ve berrak bilinçle sahiplenmek sakıncalı değil, bilakis yaşamsal önemde temel bir gereksinimdir. Lakin, Marksist bilimin dayandığı çelişki ve gelişim yasasını takip etmek de bir o kadar yaşamsal gereksinimdir.

Bilimin devrimci niteliğine paralel gelişen bütün tarihsel-toplusal süreç, teori-pratik zemininde büyük tecrübe ve birikimler yarattı. Ki, bilimin gelişerek ilerlemesi bu tecrübe ve birikimler üzerinde sağlandı. Marksizm’in Leninizm ve Maoizm aşamasına ilerlemesi, bugün çarpıcı biçimde yaşanan bilimsel-teknolojik gelişmeler vb. bu tecrübe ve birikimlerin itici rolünü teyit eder. Peki tüm gelişme ve ilerleme süreci bu yolu izleyen bir tutarlılık taşır mı? Coğrafyamız devrimci hareket tarihi bu gelişme yolunu izleyen bir tutarlılık görsterir mi? Açık ki, hayır. Elbette ters orantılı bu durum nedenlerden bağımsız ele alınıp değerlendirilemez. Türkiye-Kuzey Kürdistan’daki siyasi iktidar perspektifli devrimci mücadele pratiği açısından bakarsak, tarihsel öncel ve dayanakları bir kenara bıraksak bile, yarım asrı aşan uzun bir mücadele tarihine dayanarak, bu tarihin büyük miras, tecrübe ve birikimlerine yaslandığı ve Marksist bilimi kılavuz aldığı halde, günümüz Komünist ve devrimci hareketinin mevcut gelişim aşaması ya da kronikleşmeye yüztutmuş müzmin sorunlara gömülme hali nasıl açıklanabilir? Kuşkusuz ki, belli nedenlerle açıklanabilir, çünkü herşey neden-sonuç ilişkisi içinde izah bulur. Ve çünkü, nedensiz hiçbir gelişme ya da sorunsal izah edilemez; tersini iddia etmek bilim ve diyalek dışıdır.

Sorun ve soruna yol açan nedenlerden bahsetmişken, akla gelen ilk problemin, kitabi-teorik bilgiden yaşamın gerçek bilgisine ulaşamama ya da soyut ezbere dayalı lafızcılığa hapsolup pratikten kopma hali olduğunu söyleyelim. Buradaki kastımız, herşeye dar pratik ve eylem gözüyle bakma mantığını ya da teoriyi küçümseyerek kaba pratikçiliği yüceltmek değildir. Bilakis, teoriyi pratikle/pratiği teoriyle birleştiremeyen, aslen de evrimci pratikten kopan, dolayısıyla genel siyasi şart ve toplumsal koşullardaki değişim-gelişimi esasta ihmal ederek, somut şartlara uygun yenilikler (teori-pratik anlamında) gerçekleştirmeye kapalı olma ya da uzak olma durumudur. Kısacası, çelişki yasasına uygun ilerleyen nesnel değişim ve gelişim çizgisini gözardı ederek, somut şartlardan kopmak ve teorik klişe ve öğretilmiş ezberin dışına çıkmaya cesaret etmemek, “eski dünya” kalıplarını “yeni dünyaya” dikte edip giydirme ısrarıdır. Gerçek dünya, yani, değişip gelişen dünya kavranmadan onu değiştirmek ve onun koşulladığı gelişmelerden uzak olmanın ürünü olarak tezahür eden hiçbir sorunu aşmak mümkün olmaz.

Pratik sorunu sadece dünyanın gelişmelerini inceleyerek gelişmelere uygun siyasetler, biçimler, araçlar geliştirip devreye koymakla sınırlı değildir. Aynı zamanda, gerçek manada iş yapma eyleminde bulunma zayıflığıdır. Unutmamak gerekir ki, sorunların tümü gibi, sorunların sebepleri ve aşılmasının yolları da bağlaşık bir dizin olarak ilerler; birbirine bağlıdır. Pratiği geliştirememe ve eylemde bulunamama durumunun devrimci harekette yarattığı boşluk, teoriye yoğunlaşarak doldurulmaya çalışma refleksi biçiminde yankı bulmaktadır. Pratik eylem bakımından zayıf kalmanın yaşanan devasa gelişmeler ve bu gelişmelerin koşulladığı ya da tesir altına aldığı insan realitesinden, insan kültürü ve öncelklerinden bağımsz değildir. Maddi yaşam insan bilincini belirliyor ise, teknolojik gelişmelerle esir alınan insanın bu gelişmeler tarafından şekllendirilmesi bir gerçek olarak önümüze çıkar. Devrimin tabanı ve birebir olmasa da devrimciler de bu şartlardan muaf değildir. İstatistiklerin insan davranışı ve alışkanlıkları, dolayısıyla kültürü ve öncelikleri açısından açıkladığı gerçek, insanların ezici çoğunluğunun sabah kalkar kalmaz ilk aklına gelen ya da ilk davranışı, elinin akıllı telefonuna uzanması gerçeğidir. Mevcut toplumsal yaşamda bu kadar önemli olan teknolojik cihaz ve araçların insan bilinci, kültürü, davranışı, öncelikleri ve eğilimleri üzerinde doğrudan etki yapacağı inkar edilemez. Devrimci hareketin, özel yaşamından ödün vererek devrim davasını esas alıp yaşamını ona adayan, bedel ödemeyi göze alan ve eyleme azmetmekte yaşadığı düşüştür. Bunlar, yukarıda dikkat çektiğimiz teknolojiye esir düşmüş veya siber harikayla sanal alemden şırınga edilerek, yoğun sunum ve binbir türlü araç üzerinden taşınıp aktarılan ve alıcı bulan, malul kültür ve bilinçle şekillenmiş egemen kişiliğin giderek toplumsal kişilik haline gelme gerçeğidir.

Bu teknolojik gelişimin bilişim teknolojisindeki yankısı korkunç boyutlara varmış, müthiş bir dinamik sergilemektedir. Polisin devrimci mücadeleyi engelleme amacıyla başvurduğu kontrol, denetim ve tutuklama başarısını açık biçimde büyütüp pekiştiren yeni olgu ve gelişmelerden biri olan teknolojik takip son derece etkili düzeye ulaşmıştır. Yüz okuyan kameralar ve sokak lambalarından daha fazla olan mobesa kameraları, harekete, sese ve ısıya duyarlı hassas gece görüş cihazları, dahası uzaydan sağlanan istihbarat, İHA-SİHA teknolojisinin gelişim düzeyi, askeri harakat ve operasyonlarda kullanılan teknolojik savaş envanterinin tümü ve daha fazlası, teknolojik dengesizlik ya da orantısızlık olarak mücadelenin önünündeki ciddi problem durumundadır.

Ceplerimizde taşıdığımız akıllı telefon denilen ajanların yol açtığı sonuçlara rağmen onlardan vazgeçemiyoruz. Ki, vazgeçememek basit bir hata olarak tasavvur edilemez, bilakis akıllı telefonun yaşamdaki işleviyle vazgeçilmez bir ihtiyaç haline getirilip objektif yaşamın kopmaz ve neredeyse zorunlu parçası olarak, işlevsel dizayn üstünlüğüyle insana benimsetilmesinin tabii sonucudur. Yemeğini o aparat vasıtasıyla evine getirme lüksüne sahip olan, alışverişini aynı aparat üzerinden yapmanın keyfini yaşayan, dünyanın öbür ucunda bulunan ya da istediği herhangi biriyle istediği anda iletişime geçme olanağını elde etmiş olan, istediği bilgiye ulaşma şansına erişmiş olan ve bilgi için başkasına daha az ihtiyaç duyduğu zengin olanaklara sahip olan, özcesi gerçeği özetleyip anlatmak için biraz abartırsak, istediği herşeye akıllı telefon ve ilgili teknolojiyle ulaşan ve ulaşamadığı hiçbir şey kalmayan insanın akıllı telefondan vazgeçmemesi anlaşılırdır. Onun derin işlevini, zararlarını vb. çok iyi bilenler bile ondan vazgeçememektedir. Buradan bilimsel ve taknolojik gelişmelerin kötü olduğu sonucu çıkmamalı, çıkarmıyoruz. Kimin onlara sahip olduğu onların hangi sınıfın çıkarları için kullanıldığı, toplumsal yarar ve gelişme için mi, yoksa sınıfsal-toplumsal gelişmeleri engellemek için mi kullanıldığı tayin edicidir. Burjuvazi denetlese bile, bilimsel teknolojik gelişmelerden sınırlı da olsa toplumsal kitleler yararlanmakta, kullanmaktadırlar. Ancak burada burjuvazinin öngördüğü kadar kitlelere bu avantaj ve gelişmeleri kullandırdığı, aslen ise gerici sınıf sistemleri ve iktidarlarını koruma amacıyla kullandıkları unutulmamak durumundadır.

Kauntum fiziği, yapay zeka, gen teknolojisiyle insan kopyalama, bilişim teknolojisi ve tüm teknolojik ve bilimsel gelişmeler yaşamdan çıkmamacasına girmiştir. Günün-tarihin özelliği olan teknolojideki “çılgın”  gelişmeler toplumun iliğine kadar sinmiş, insanın kılcal damarlarına kadar derin yerleşmiştir,. Bunları kovma yerine, bunlara uygun metotlar geliştirmek, bunlardan yararlanmak ve avantajlarından istifade etmek, her insan gibi, devrimci insanın da izlemesi gereken rasyonel yoldur. Ne bilimsel ve ne de teknolojik gelişmeleri düşman belleyemeyiz. Nitekim soldan Hackerlerin iyi bir siber savaş yürüttüğüne tanık olabiliyoruz. Daha fazlası da tabiki mümkündür. Meydanlara yığılan büyük kitlelerin görkemli hareketleri kadar olmasa da, siber gücün kullanılması, sinyal ve kablolar üzerinden büyük dalgalanmaların yaratılması küçümsenemez bir avantajdır. Özellikle örgütlenme ve ajitasyon-propaganda da o camların ve sinyallerin fevkalade rol oynadığı söylenebilir. Bilimsel teknolojik gelişmeler, ona hakim olanların sınıfların niteliğinden dolayı göreli olarak mücadelenin baltalanması, ideolojik-kültürel erezyonun yaratma gibi kötü amaçlı olarak kullanılması, onların gerçekte kötü/zararlı olduğu anlamına gelmez.

Selfi uğruna yaşamların yitirilmesini yaratılmış “kaza” olarak bir kenara bırakırsak, bilişim teknolojisinin dinamik işleyişi bir kültür ve bir değer değişimine yol açan özelliğiyle daha derin ve daha ölümcül bir anlam taşır. Her süreç ya da sürece hükmeden çelişki-ilişki süreci sadece ve sadece kendi kültürünü, kendi değerlerini yaratır. Bunda şaşılacak birşey yoktur. Zira kültür ideolojik bir yansımaydı. Kısacası bir değer ve kültür değişimi yaşandığı ya da tasfiye edilen kültür ve değerlerin yerine transfer edilen başka kültür ve değerlerin yerleştiği/yerleştirildiği, tamamlanmış bir süreç olmasa da yaşanan bir gerçektir.

Teknolojideki çılgın gelişmelere bağlı olarak, insanı(muhtemelen sınıfı/sınıfları da) etkileyerek ideolojik-kültürel olarak niteleyen ve devasa adımlarla ilerleyen yeni dünya şartları, yeni bir süreç yaşamaktadır. Devrimci hareketin temel meselesi, bu süreci objektif gözle okuyup gelişmenin somut eğilimine göre yeni bir donanım edinmek veya perspektif olarak bu yaklaşıma sahip olmak ya da olmamaktır. Şartlar her bakımdan değişmiş, devasa gelişmelerden bahsedilirken, devrimci hareketin kör-ebe oynamaya devam etmesi büyük bir problemdir. Teknolojik gelişmelerin, akıllı telefon ve siber alanın gelişmelerinden söz ederken, anlatmaya çalıştığımızı şu; kendi içinde olmak üzere yeni bir süreç yaşanıyor, insanda ve toplumda küçümsenemez bir kültürel değişim yaşanıyor, değerlerde sarsıntı ve değişim sirayet ediyor. Dolayısıyla devrimci hareket bütün bunları dikkate alarak yenilikler gerçekleştirmekle mükelleftir. Bunu yapamayan devrimci hareket ne sorunlardan kurtulur, ne de gelişme çizgisini yakalayabilir.

Bu sorun doğrudan devrimci hareketin örgütlenememe, örgütsel gücünü geliştirememe, iş yapma ve eylem gerçekleştirme dinamiğini bulma problemine yol açan belirleyici temellerden biridir. Dolayısıyla, gerek pratik eylemin gerçekleştirilmesi ve gerekse de örgütlenememe/güçlenememe sorununu aşmak için, dünyanın içinden geçtiği süreci, gelişmelerini ve bunların insan üzerindeki etkilerini inceleyerek, rasyonel sonuçlara ulaşıp yeni siyaset, taktik, araç ve biçmlerin geliştrilmesi perspektifine sahip olmak, mümkünse somut biçimler geliştirip devreye sokmak durumundayız.

Radikal devrimci mücadele pratiğinin, (zayıf veya küçük güçlerle de olsa) örgütlenerek geliştirilmesi ve mümkün olan en etkili biçimde ortaya koyulması temel ihtiyaçlardan biridir. “Kazanma siyaseti”nin uygulanması aynı değerde ötelenemez bir gereksinimdir. Toplumsal kitlelerin burjuva klikler tarafından yedeklenmesi ve gerçeklik taşıyan mecazla “esir alınması” sadece teknolojik gelişmelerin tesiriyle sınırlı bir mesele olmayıp, bilumum burjuva akımlardan neo liberal, post-modern türevlerin ideolojik-kültürel-askeri bombardımanıyla geniş kitlelerin ideolojik-siyasi-kültürel hegemonya altına alınarak erezyona tabi tutulmasıyla anlamlıdır. Bunlar gibi onlarca nokta daha tespit edilerek sıralanabilir. Ancak hepsinin içinde, mevcut dünya gelişmelerini inceleyerek yaşanan değişimlere uygun yeni siyaset tarzı, yeni metot, yeni biçim ve araçların geliştirilerek devreye sokulması olmazsa olmaz değerindedir. Bilimsel bir donanım, bilinçli bir mücadele ve örgütlenme pratiği, ancak ve ancak günü-günün gelişmelerini yakalayarak anın çelişkilerine yanıt vererek gelişme kabiliyeti gösterebilir, devrimin görevlerini yürütmeye aday olabilir.

Ne ki, ezberci dogmatizm, statükoculuk, teorik lafazanlık ve somut şartlardan kopuk slogancı iradecilik devrimci hareketin yeni yollar aramasının önünde duran engeller olmaya devam etmektedir. Değişim ve yenilik doğrultusunda adım atmaktan, reformizm-revizyonizm-tasfiyecilik ve “reddettiler” suçlamalarından kortktuğu için uzak duran devrimci hareket, bu dar kaygı ve korkuyu atlatmadan bir arpa boyu yol alamaz, sorunlarını aşmaya dönük devrimci adımlar atamaz. Bu haldeki devrimci hareketin, muzdarip olduğu ciddi sorunları aşmaya dönük ortaya koyduğu yaklaşım, köprünün altında suya attığı elmayı köprünün üstünde aramaya benzer.

Devrimci hareket kısır döngü içinde dönüp durmaktadır. Zira, yeni bir taktik siyaset, yeni bir yöntem, yeni bir araç ve biçim geliştirilememiş, eski ya da mevcut olanların tekrar-tekrar ve ısrarla uygulanmasıyla yetinmiştir. İstisnayi olarak kimi siyasi partiler tarafından kısmen yapılan veya benimsenen değişim ve yenilikler yönelimi bu gerçeği değiştirmez.

Dünyanın veya sürecin büyük teknolojik gelişmeler ekseninde şekillenerek yeni nitelikler edinip yeni görev ve sorumluluklar ortaya koyması vb. zemininde cereyan eden objektif değişim ve gelişmeler, bunların devrimci hareket alehine yol açtığı sonuçlar, bu sonuçların siyasi sınıf maharetiyle yarattığı negatif şartlar, devrimci hareketin iradesinden bağımsız olarak bilim ve teknolojinin evrensel gelişmesiyle alakalı olan objektif şartlardır. Lakin bu değişim ve gelişmeleri dikkate alarak kendisini yenilememek ise, devrimci hareketin bizzat kendisine bağlı olup subjektif şartlardır..

Bu yazı ilk olarak Halkın Günlüğü Gazetesi’nin Temmuz 2024 sayısında yayımlanmıştır.



Ocak 2026
PSÇPCCP
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031 

More in Editörün Seçtikleri