
Modern çağın, bizleri sürüklediği en büyük çıkmazın adresi, ‘Mutsuzluk’tur. Türkiye İstatistik Kurumu’nun yayınladığı 2017 tarihli Yaşam Memnuniyeti Araştırması sonuçlarına göre, mutlu olduğunu beyan eden bireylerin oranı 2016 yılında %61,3 iken 2017 yılında %58 olmuştur. Yani bu istatistik gösteriyor ki, ülkemizdeki her 10 kişiden 4’ü kendini mutu olarak tanımlamıyor. Bu istatistik değerlerinin işaret ettiği mutsuzluk oranının, günümüz koşullarında, gerçek mutsuzluk değerinin daha da altında olduğunu söylemek, yanıltıcı olmayacaktır, zira devlet kurumlarının mümkün mertebede, mutlu bir halkın varlığına işaret eder istatistiki sonuçlar, ortaya çıkarma çabası her daim söz konusudur.
İstatistik kurumlarının, bir manipülasyon aracı olarak kullanıldığı, mevcut sömürü düzeninin devamı için araçsal anlamda geliştirilip güçlendirildiği, gün yüzüne çıkmış bir gerçekliktir. İlk istatistik hesapları, ilk çağ devletlerinin askeri ve mali potansiyellerini tespit amaçlı yapılmıştır fakat istatistik “biliminin” zirve yaptığı zamansal dilim ise Aydınlanma Çağıyla içselleşen Sanayi Devrimi dönemi olmuştur. Her şeyi ölçmeye çalışan dönemin Pozitivist mantığı, burjuvazinin de temel mantığı olmuştur.
İşçi sınıfının durumu ve yaşamı üzerine sürekli bir bilgi edinme çabası, kapitalizmin düşmanını tanıma gerekliliğini hissetmesinden kaynaklanmaktadır. Sanayi Devrimi sonrası, işçi sınıfının yaşamsal durumuna dair çok sayıda istatistiki araştırma yapılarak, memnuniyetsizlikleri tespit edilmek istenmiştir. Tabi buradaki esas amaç, işçi sınıfını mutlu etmenin yolunu bulmak değil, mevcut mutsuzluğun, olası devrimlere sebebiyet vermeden belli bir eşikte tutulabilmesini sağlamaktır. Bu burjuva istatistik mantığından kaynaklıda, devlet kurumlarının yayınladığı istatistiklerin güvenirliği her zaman sorgulanmaya mahkumdur.
Mutluluk kavramı üzerine çok kapsamlı tartışmaların gerçekleştirildiği ve belirgin bir tanım üzerinde uzlaşılamadığı bilinmektedir. Bu durum sosyal bilimler alanının ve dilin yapı taşlarının, sınıfsal çatışmalardan azade olmamasının bir sonucu olmakla birlikte, mutluluk kavramının soyutluğu da, belirgin bir tanımlamayı zorlaştırmaktadır.
Kapitalizmin mutluluk algısı, ticari eksenli bir algı olmakla birlikte, banka hesaplarındaki sanal rakamlara bağımlı olarak varlığını “mümkün” kılabilmektedir. Kapitalizmin mutluluk argümanları, yüksek bir maaş, pahalı bir araba, lüks bir ev, alışveriş özgürlüğü ve bol yıldızlı otellerde tatildir. Mutlu olmak için çok daha fazla çalışmak, daha fazla paraya sahip olmak gerekmektedir. Bunlar ise hiç kuşkusuz ki insanların hayatlarındaki en değerli varlıkları olan zamanlarına, mal olmaktadır. Feragat edilen zaman ise, arkadaşlarınızla, ailenizle, kendinizle, doğayla, bilimle ve sanatla geçirmekten feragat ettiğiniz zamandır.
“Daha büyük, daha eğlenceli…” sloganı ile sunulan güncel anlamda en ucuz Volkswagen marka sıfır arabanın fiyatı, 79.400 TL’dir. Bu değerdeki bir arabayı almak için, 1.600 TL asgari ücret ile çalışan bir işçi, 49 ay, yani 4 yıl boyunca yemeden içmeden çalışmak zorundadır. Neticede kapitalizmin bize vaat ettiği “eğlence ve mutluluk”, yılların, ömrümüzden bir araba uğruna çalınmasından ibarettir.
Kapitalizmin pazar bulma çabası, insanların duygularını manipüle etmekte tereddüt etmemektedir. Oysa mutluluk ile maddi olanaklar arasındaki ilişki temel gereksinimlerin (yeme, içme, barınma, sağlık) giderildiği noktaya kadardır. Ve o noktadan sonra iki değişken arasındaki ilişki doğrusal bir ilişki olmaktan çıkmaktadır.
İngiliz Ekonomist Richard Layard ulusal verilerin karşılaştırılmasından yola çıkarak şunu yazar: Yaşamdan duyulan tatminle ilgili göstergeler gayri safi milli hasıla düzeyine büyük ölçüde paralel olarak yükselmesine rağmen, söz konusu göstergeler yalnızca yokluk ve yoksulluğun temel, “yaşamsal” ihtiyaçların doyumuna imkan sağladığı noktaya kadar önemli ölçüde yükselir ve zenginlikte daha sonraki artışlarla birlikte tırmanış durur yada sert bir biçimde duraksamaya meyleder.(Happiness:Lessons from a New Science)
Zygmunt Bauman Yaşam Sanatı adlı kitabında, “Şu epeyce muhtemeldir ki yitirilenler kazanılanları çoğu zaman geçer ve mutluluk yaratmak üzere artan gelir kapasitesinin yerini, “paranın satın alamayacağı” şeylere erişimin azalmasının neden olduğu mutsuzluk alır.” der.
Kapitalist kültürel şekillenişin emekçi halk yığınları için bir mutsuzluk kaynağı olması bir rastlantı değil, sonuçtur. Ülkemizdeki arabesk bunalım kültürünün, yine ülkemizdeki liberal ekonomi programlarının gelişimine paralellik göstermesi de bu neden sonuç ilişkisini doğrulamaktadır. 80’li yıllarla birlikte şehirlere akın eden büyük halk yığınları, yaşadıkları bunalımı, arabesk müzik ve yaşam tarzıyla dışa vurmuştur. Bu akım bugünde devam etmekle birlikte, arabesk sözlerin pop ritimlerle seslendirilmesi neticesinde yeni bir takım anlayışlarda günümüzde gelişmektedir fakat genel mantaliteye hakim olan karamsarlık ve umutsuzluk devam etmektedir.
Mutluluk, herkesin farklı biçimlerde arayışında olduğu, ulaşılmaz bir ufuk gibidir. Her yaklaştığımızı düşündüğümüz anda, daha gidilecek çok yolumuz olduğunun farkına varırız. Aslında bu durumu yaratan TEMEL NEDEN, psikolojik ve sosyolojik bir varlık olan insanın YABANCILAŞMA’sıdır.
Yabancılaşma kavramını ilk kullanan kişi Hegel’dir. Hegel’e göre insan, Mutlak Tin’in kendisine yabancılaşmasıdır. Feuerbach ise ilişkiyi tersine çevirip, tanrının kendine yabancılaşmış insan olduğunu savunmuştur. Yabancılaşma kavramının ele alınışındaki bu farklılık Hegel’in idealist mantığıyla, Feuerbach’ın materyalist mantığının tezatlığının bir sonucudur. Temelde, Madde’nin mi yoksa İdea’nın mı ilk varlık olduğuna dair kabulle birlikte, yabancılaşmanın din üzerine tanımsal yönü de belirginleşmektedir.
Feurbach’a göre din, insanın kendi arzularını yüklediği bir varlığa (Tanrıya) esir olmasından başka bir şey değildir. Bizler açısından, Yabancılaşma kavramının billurlaştığı nokta ise Marks’ın kendisi olmuştur. Zira Marks, Feuerbach’ın din üzerinde sınırladığı Yabancılaşma kavramını, düşünsel, toplumsal ve ekonomik alanlara açarak, insanlığın en büyük problemlerinden birine dair temelli düşünsel bir perspektifi inşa etmiştir.
1844 El Yazmalarında, Marks “Özel mülkiyet yabancılaşmış emeğin nedeni ve temeli olarak görünmesine rağmen, aslında sadece yabancılaşmış emeğin sonucudur, tıpkı tanrıların gerçekte insanların zihinlerindeki bulanıklığın bir sonucu; ama nedeni olmaması gibi. Lakin sonra ilişki karşılıklı olur.” demektedir.
Yani yabancılaşma, özel mülkiyet ve tanrı gibi kötülüklerin kaynağı olmakla birlikte, sonrasında bu ikili arasında, yani yabancılaşma ve yabancılaşmanın sonuçları arasında, bir döngüsel ilişki belirginleşir. Bu alt yapının üst yapıyı belirlemesi ve ardından da üst yapının alt yapı üstünde bir belirlenim gücüne sahip olmasına benzer bir durumdur.
Yenilgiyle sonuçlanan sosyalizm deneylerine dair, Mao’nun özel mülkiyetin kaldırılmasıyla birlikte sınıf mücadelesinin sonlandırılamayacağına ve kültür devrimlerinin muazzam gerekliliğine dair derin vurgusu, Marks’ın Mao’dan yüz yıl evvel yazdığı yazılarda da kendini hissettirmektedir. Yabancılaşmanın kendisi ve onu besleyen sonuçlar ortadan kaldırılmadıkça, salt sonuçlar üzerindeki çaba, yetersiz kalacaktır ve kapitalizme geri dönüşler yaşanmaya devam edecektir.
1844 El Yazmalarında Marks;
“Ücret, yabancılaşmış emeğin doğrudan sonucudur.”
“Emeğin zenginler için mucizeler yarattığı doğrudur, ama işçi için yoksunluk yaratır. Saraylar üretir, ama işçi için ahır gibi kulübeler; güzellik yaratır, ama işçi için çirkinlik, biçimsizlik yaratır… Akıl zeka üretir; işçi için ahmaklık, aptallık üretir…” cümlelerini yazar.
Kapitalizmin ücretli kölelik sistemi, yabancılaşmış emek üzerine kurulu bir sistemdir. İşçiler, memurlar ve diğer çalışanlar, ücretli çalışma sisteminde yabancılaşmış emeğin üretimiyle meşguldürler. Ve emeğinin ürünü üzerinde hiç bir söz hakkına sahip olmayan üreticiler, kendi yaptıkları işin faaliyetine yabancılaşırlar. Pazartesi sendromu diye bilinen durumun temelinde işte bu sebep yatmaktadır. İnsanlar çalışmak zorunda olduklarına inandıkları halde, çalışmaktan da memnun değildirler ve bu durum en büyük mutsuzluk kaynaklarından biridir.
Kapitalizm, ayın elemanı ve pirim sistemi gibi argümanlarla işçi sınıfının daha fazla emek harcamasını teşvik etmektedir. Oysa mevcut sistem dahilindeki emek, yabancılaşmış emeğin kendisidir ve bu yabancılaşmış emeğin işçi sınıfı için ürettiği ne saraylar vardır, ne de güzellikler. Daha çok çalışarak, daha mutlu olacağına inandırılmaya çalışılan insan, mutsuzluğun bataklığına çağırılan insandır.
Kapitalizm, daha fazla kar için doğayı talan eder ve insanlık buna duyarsız kalır. Bu insanın doğaya yabancılaşmasıdır. Doğadaki tahribatlar ise, doğal afetleri, küresel ısınmayı tetiklemektedir. Kanser oranları her geçen yıl daha da artmakta, insanlık küresel sorunlarla meşgul olmaya devam etmektedir. Önümüzdeki yıllarda yüz milyondan fazla insanın susuzluk sebebiyle göç etmesi beklenmektedir. Bu mutsuzlukların başka bir kaynağıdır.
Kapitalizm, bireyi yalnızlaştırır, toplumsal duyarlılıklardan ve dayanışmadan, koparır. Afrika’da açlıktan ölen çocuklar, Suriye’de, Kürdistan’da ve dünyanın diğer alanlarında yaşanan insanlık dramları kişileri ilgilendirmez, çünkü insan topluma yabancılaşmıştır, yalnızdır. Bu bir mutsuzluk kaynağıdır.
İnsanlar, içinde bulunduğu koşullara kendisini ait hissetmezler, yalnızlık ve karamsarlık içinde kıvranırlar. İşte buda, İnsanın kendisine ve doğasına yabancılaşmasıdır.
Kapitalizmin mutluluk algısı, piyasa endeksli bir algı olup, ne kadar süslenirse süslensin, daha büyük mutsuzlukların kaynağı olmaktan kurtulamayacaktır. Zira kapitalizm, insanın yabancılaşmasının bir ürünü olup, insanın yabancılaşmasını her an körükleyen de bir sistemdir. Haz almadığı işlerde çalışmak zorunda olan milyonlar, kendilerini yalnız hissetmektedirler. Bununla birlikte kendilerini doğadan ve toplumdan da soyutlamaktadırlar. Bu bir girdaptır ve mutsuzluklar, bu halka kırılmadığı müddetçe var olacaktır.
İnsanın sosyal bir varlık olarak kendine eksiksiz dönüşü olarak komünizm… İşte bu komünizm tamamen gelişmiş natüralizm olarak hümanizme eşittir ve tamamen gelişmiş hümanizm olarak natüralizme eşittir. Komünizm insanla doğa arasındaki ve insanla insan arasındaki uyuşmazlığın/çelişkinin gerçek çözülüşüdür; varoluşla özün, nesneleşmeyle öz-olumlamanın(özneleşmenin), özgürlükle zorunluluğun, bireyle türün arasındaki çekişmenin doğru bir biçimde çözülüşüdür. Komünizm tarih bilmecesinin çözümüdür ve bu çözümün kendisi olduğunu bilir.
Marks’a ait bu cümlelerinde işaret ettiği üzere, komünizm yabancılaşmanın ortadan kaldırılması, insanın kendi doğasına uygun bir şekilde yaşamasının tek olanağıdır. Bu olanak, insanların kendilerini mutlu hissedebilmelerini sağlayabilecek en insani koşuların tarifidir.
Ağaç oymak isteyenin ağaç oyduğu, araba sürmek isteyenin araba sürdüğü, bal üretmek isteyenin bal ürettiği, sanat yapmak isteyenin sanat yaptığı ve herkesin ihtiyacı oranında tükettiği bir insanlık komününü düşünmek bile içinizi ferahlatmıyorsa, kapitalizmin sahte mutluluk algısı ve para hırsı, ömrünüzü tüketmeye devam edecektir.
Son olarak, mutluğun komünizm’e ertelenemeyecek kadar değerli bir şey olduğunu belirtmekte gerekmektedir. Bu günün koşullarında, mevcut yabancılaşma durumunu sınırlamak, pekala mümkündür. Doğaya saygı göstererek, insanlığın acılarına yüz çevirmeyerek, kapitalizmin ücretli kölelik sisteminden sıyrılarak komünal yaşam alanları oluşturarak, kapitalist kültürel hegemonyadan kurtularak, mutluluğun kapılarını aralayabiliriz.
Ve son olarak da belirtelim ki; komünizm mücadelesinde yer edinerek, yabancılaşmaya her alanda savaş açabiliriz. Belki de gerçek mutluluğun dünyaya hakimiyetini yakınlaştırabiliriz. Kazanacağımız dünya için, bir yerlerden başlamakta fayda var. Mutluluk, ilk olarak zihinsel dönüşümümüzle başlayacak.
Barış Keskin









