Connect with us

Editörün Seçtikleri

“Post Yapısalcı-Post Marksist” Düşünce Sistematiğinin Öcalan Çizgisindeki Teorik-Politik Üretimine Eleştiriler -4-

Öcalan “ben buldum” diye öykündüğü ama önceli olan fikirlerinin felsefi dayanağı, en yalın anlatımla idealizmdir. Nesnel idealizm-subjektif idealizm arasında bocalayarak, materyalizm ile idealizm “birliğinden” bir kardeş türetme çabası, kuşkucu, mistik, belirsiz, kararsız bir kötürüm üretmesi, esiri olduğu idealizmin farklı versiyonlarda dışa vurumudur. Sosyoloji, siyaset, sınıf, devlet, komün gibi meselelerde Marksizm’i hedefine koyarken, yöntemi, düşünce tekniği fikir babaları olarak seçtiği post-Marksistlerin kötü bir taklididir.

yazı1

Proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesi, tüm kulvarlarda olduğu gibi, felsefe alanında da vardır. Son tahlilde sınıfların pratik-politik çizgisi ve ideolojisinin keskin çatıştığı alanlardan biri de felsefedir. Burjuvazinin felsefesi idealizm iken, proletaryanın felsefesi, Marks’ın açtığı tarihsel çığırdan bu yana, diyalektiktir. Doğa ve toplum olaylarında, evrenin yasalarını açıklamada, bu iki felsefe sürekli mücadele halindedir. Burjuva felsefe, toplumsal çelişkilerin gizlenmesi mahiyetiyle, tüm kavramları, kategorileri, maddi yaşam ve sınıf mücadelesini muğlak ve soyut ifadelerle ortaya koyar.

Kapitalizmin varlık kaynağı olan özel mülkiyet ilişkilerini, maddi hayat üretiminde ortaya çıkan sınıf çelişkilerini, kapitalist sistemin genişleyerek varlığını sürdürebilmesi açısından, kapitalizmin yarattığı tüm sınıfsal-sosyal-ulusal çelişkiler, soyut- gerçek dışı olduğu fikrini geliştiren burjuvazi, burjuva düşünürlerin tezleriyle yığınlar nazarında buna bir “meşruluk” zemini arar. Bu bağlamda burjuva düzen “bekası” adına, toplumda var olan tüm çelişkileri, sınıflar bağlamından koparır ve sınıfsal içeriğinden koparılan devlet kavramı altında baskı altına alır. Sınıf egemenliği aracı olan devlet, sınıflar üstü bir soyutlamadır. Üretim biçimi ve üretim ilişkileri niteliğinin belirlediği toplumsal farklılaşmalar (sınıflar), kültürel guruplar arasındaki hiyerarşik farklılık olarak lanse edilir. Öcalan’ın da fikir temeli olan “Nesnedeki- toplumdaki çelişkiyi düşüncede ortadan kaldırma” idealizmi, burjuva ideolojik anti bilimselliğinin özetidir.

MLM’lerin bu tablo karşısında görevleri açıktır. Sınıf mücadelesi pratiğiyle toplumsal ilerlemelere devrim ile cevap olurken, tüm çelişkilerin niteliğini bilimsel olarak ortaya koymak, çelişkinin niteliğine göre çözüm yöntemi oluşturmak, diyalektik aracılığıyla burjuva felsefe eleştirisinden burjuva sistemi yıkma devrimci eylemine geçiş, devrimci pratik-politik çizgi gereğidir. Yani Marksist felsefe, gerçeği sadece filozofların yorumlarına bırakmayacak kadar ciddi bir alandır. Özellikle, politika ile kesiştiği mekanlarda, proletaryanın bilimsel felsefesi, siyasal-ideolojik-politik müdahale ile bilimsel bütünlüğünü tamamlar.

Sınıflar mücadelesi tarihinde, proletaryanın bilimsel felsefesini şemsiye olarak kullanıp, burjuva felsefesiyle (idealizm) diyalektik-materyalizmi karşılarına alan birçok düşünür, siyaset aktörü ortaya çıkmıştır. 1870’lerde Almanya’da Dühring, 1905’te Rusya’da Ampiryokritisistler, aynı düzlemde olmasa da Sovyet Deborin Okulu’nun içine düştüğü hatalı yanlar, günümüzde post yapısalcı Marksistler vb. gibi örnekleri bu anlayışa uyumlu olarak sıralayabiliriz. Engels, Dühring’e, Lenin de Ampiryo-kritisizme cevap olurken, sadece felsefi tartışmalarla sınırlı kalmamışlar, felsefeden politik alana, politik alandan felsefeye devrimci bağlantılar oluşturarak kategorilere-kavramlara ulaşmışlardır.

Sınıfsal Mücadelede Diyalektik Materyalizm

Diyalektik materyalizm, burjuva felsefeden, arabulucu- uzlaştırıcı anlayışlardan köklü olarak, gerçeğin (toplumda ve doğada) çıplak özüne inmek ve devrimci toplumsal dönüşümde ilerici sınıf olan proletaryanın yöntemi- kılavuzu olmakla ayrışır. Gerçeğin özünü keşfetme, devrimci dinamikle, karşı- devrimci çürümeyi ayrıştırmada turnusol işlevi görür. Felsefe, kuramsal teori, ideoloji, siyaset kapsamında, sınıf mücadelesinin tayin edici olduğu tarihsel ilerlemelerde, ilerici sınıf olan proletaryanın feneri olan diyalektik- materyalist yöntemle, idealizm ya da idealizme çıkan ara yolcuların pratik-politik tutumlarına karşı keskin mücadele tayin edicidir. Diyalektiğin özünü yadsıyan her ele alış, diyalektiği savunmuyor demektir. Bilimlerle olan net ilişkisi ile proletaryanın ilerici dünya görüşünün kuramsal bütünü olarak, insanlığı sınıfsız toplum yolunu açan tek felsefedir diyalektik materyalizm.

Burjuva aydınlanma tarihsel anlamda ilerici rol oynamıştır. Eşitlik, yurttaş ve insan hakları söylemini arkasına alan burjuvazi, feodalizmden iktidarı aldıktan sonra tutuculaşmış, ilerici barutunu tüketmiştir. Çünkü burjuva aydınlanmacılığının ufku, burjuva iktidarını tesis etmek ile sınırlıdır. Hâkim güç olarak, egemenliğinin iktisadi-siyasal-kültürel temellerini oluşturan tüm kategoriler, burjuvazinin elinde ezilen ve sömürülenlere karşı kan kusan mekanizmalara dönüşür. Ama proletaryanın bilimi, siyasal iktidar mücadelesi veya siyasal iktidar olma koşullarıyla, ana yürüyüşü, sınırsız ve sınıfsız toplum yürüyüşüdür. Sınıflı toplum ürünü olarak zorunlu bir aşama olan proletarya iktidarı ama aynı zamanda kendi iktidarını sönümleyecek tek dünya görüşü, proletaryanın bilimsel dünya görüşüdür.

Bu vurgu kısaca şunun ihtiyacıdır. Diyalektik materyalist kavrayış, sınıflı toplum gerçeğinde, sınıfsal uzlaşmanın yolu ve yöntemi değildir. Aksine, diyalektik yöntemle incelenen toplum, sınıf, sınıflar arası ilişki, sınıf çelişkileri ve mücadelesi, toplumsal ilerlemeyi devrimci tarzda tayin edecek ilerici sınıfın (proletaryanın) oynaması gereken tarihsel rolü ortaya çıkarması ile bilimseldir, diğer felsefelerden ayrışır. Toplumlar tarihindeki her ilerleme, toplumları oluşturan sınıfların uzlaşması ile değil, tersine sınıf çatışmaları ile gerçekleşmiştir. Günümüz kapitalist toplumu bu yasadan muaf değildir. Kapitalist toplumun bağrında onun mezar kazıyıcısı olarak tarih sahnesine çıkan proletarya ile burjuvazi arasındaki keskin sınıf mücadelesi, tarihsel ilerlemelerin niteliğini belirler. Kapitalizmin emperyalizm aşaması ile daha da genişleyerek yaşandığı gibi, burjuva egemenlik sınıfsal çıkarları gereği yıkıcıdır, talancıdır, sömürücüdür. Onun sınıfsal çıkarları gerici savaşlardır, işgal ve ilhaktır, sömürüdür.

Proletaryanın sınıf mücadelesi, sadece bu gerici düzeni yıkmakla ilerici değildir, aynı zamanda kendi iktidarını sınıfsız-sömürüsüz bir dünyaya yürüme aracı olarak kullanması ile, insanlığın nihai kurtuluş çizgisidir. Diyalektik kavrayış, bu niteliği özümsemedir. Diyalektiğin temel işleyiş ve kanunlarını kabul eder gibi görünüp, meselelerin detayına inildikçe diyalektiğin temellerinden kopan, metafizik yorumlarla, burjuva sularda kulaç atıp ezilenlere- sömürülenlere demokrasi vaaz eden anlayışlar, istedikleri kadar “diyalektik temel yöntemdir” desinler. Bu tür yaklaşımlarını “aşma-daha ileriyi temsil etme” iddialarıyla Marksizm’e yamamalarının karşılığı da boştur.

Sınıf antagonizması yerine sınıf uzlaşmacılığını koymak, burjuva devlet ile proleter devlet aygıtının niteliğini ve rolünü aynılaştırmak, insanlığın özgürlük ve bağımsızlık hedeflerini, burjuva sistem temsilcileriyle birlikte gerçekleştirilebileceğini savunmak, son tahlilde diyalektiğin değil, idealist-metafizik güzellemelerdir. Kuşkusuz bu sözümüz, güncel olarak Öcalan’ın ortaya koyduğu fikirleredir. Çünkü Öcalan’ın diyalektik “bayrağı” ile “çelişki” meselesine dair yaptığı genelleme, sadece çelişki yasasını sulandırmakla sınırlı kalmıyor, aynı zamanda sınıf antagonizmaları arasına peygamber dualarıyla bir köprü kuruyor. Oysa diyalektik çelişki yasasını böyle incelemiyor, böyle sonuçlara ulaşmıyor.

“Karşıtların Birliği” Yasasıyla Diyalektik!

Bir önceki bölümde ifade ettiğimiz gibi, kısaca “…Şeyler içindeki çelişkinin yasası, yani karşıtların birliği yasası” (Mao- Çelişki üzerine) materyalist diyalektiğin temel yasasıdır. Lenin de “Doğru anlamda diyalektik, eşyanın özündeki çelişkilerin incelenmesidir” diye ortaya koyar. Engels, Lenin, Mao, diyalektiğin özünü böyle tanımlarken, bunu bir mekanik fikir olarak ele almadılar, birçok sorunun derinliğine inerek devrimci eylemin teori ve pratiğini oluşturdular.

Bilimimizin en ileri temsiliyet aşaması olan Maoizm ve Mao’nun tezleri bu tartışmada esas referansımız olacaktır. (Kuşkusuz bu Engels, Lenin gibi ustaların katkılarını ret etme düzleminde değil, toplumsal ve bilimsel gelişmeler ekseninde geliştirme bütünlüğünde olacaktır) Ve Mao, çelişki yasasını -zıtların birliği yasası- diyalektiğin temel yasası olarak ortaya koyarken, bunu çelişkinin iki yönü olduğu tezi üzerinden tarif etmektedir. Çelişkinin ana ve ikinci yönü ve bu yönlerin şeyler içinde bir arada olması meselesini derinlikli ve sade olarak inceleyen Mao, toplumu, toplumsal özneleri ve sınıf mücadelesini bu kapsamda somut teoriler ile izah eder.

Lenin’in, “… doğanın (zihin ve toplumda dahil) tüm görüngülerindeki ve süreçlerindeki çelişen, birbirini karşılıklı olarak dıştalayan karşıt eğilimlerin tanınmasıdır” tezi üzerinden ilerleyen Mao,“evet doğrudur, bütün şeylerin hayatını belirleyen ve gelişmesini sağlayan, bütün şeylerdeki çelişmeli yönler arasındaki karşılıklı bağımlılık ve mücadeledir. İçinde çelişme olmayan hiçbir şey yoktur. Çelişme olmadan hiçbir şey var olamaz” Çelişkinin evrenselliği niteliğindeki bu tanımlama, tüm şey süreç ve düşüncenin karşıt yanlardan oluştuğu gerçeği, sonsuz sürecin bir evresi olarak özel çelişkilerin incelenmesini, her özel çelişkinin barındırdığı yanları özel olarak ele alınıp analiz edilmesini koşullar. Özetle, her bütünün içine inerek bakıldığında, o “tek” in, “çok”lardan meydana geldiği görülür. Daha detaya inildiğinde, o “çok”ların, başka “çok”lardan meydana geldiği keşfedilir. Bu süreç, büyükten küçüğe, küçükten büyüğe sonsuzdur. Bilim geliştikçe, daha derindeki bu “çok”lar keşfedilmekte, diyalektiği yeni teorik hazine eklemektedir. Ve bu ilerleme, diyalektiğin bilimselliğini kanıtlama biçiminde ilerlemektedir. Yani bilimin düzeyi ve insan bilgisinin sınırı, çoğu kez şeyler içindeki sonsuz karşıtlığı keşfedemeyebilir. Ama bu o sonsuzluğun olmadığı anlamına gelmez.

Örneğin, maddenin en küçük parçacığı olarak görülen atomun derinliklerine inildi. Kuantum, en küçük parçacık konusunda yeni düzeydir. Bilim geliştikçe bununda derinlikleri keşfedilecektir. Bilimin ve bilginin derinleşmesine paralel olarak, “şey”lerin daha detayı keşfedilmekte, mikroskobik boyutta bölünmenin sonsuzluğu her şeyin karşıt yanlardan oluştuğu evrensel diyalektik yasayı teyit edecektir. Mao’nun ifadesi ile, “Zaman ve mekân sonsuzdur. Mekânı ele alalım gerek makroskobik ve gerekse mikroskobik olarak bakıldığında sonsuzdur, sonsuz olarak bölünür”. Her “bütün” ün bu “çok”lu niteliği, “bütünler” arasında ve “bütünler” içindeki “çok”lar arasındaki çelişki, diyalektik hareketi oluşturur. Demek ki her hareket, en az iki çelişik yanın bir arada bulunması ile meydana gelir.

Mao her farkı bir çelişki olarak ortaya koyar. Sovyet Deborin okulunun hatalı yanlarını eleştiren Mao, hatalı teorik yaklaşıma karşı şu bilimsel tespitle diyalektiği özetler. “Şeyler içindeki çelişki yasası, yani karşıtların birliği yasası, materyalist diyalektiğin temel yasasıdır. Lenin doğru anlamda diyalektik “eşyanın özündeki çelişkilerin incelenmesidir” diyor. Lenin, bu yasadan, sık sık diyalektiğin aslı diye söz eder ve buna diyalektiğin özü der. Bu nedenle bu yasayı incelerken epeyce yaygın konulara, felsefenin birçok sorununa değinmeden edemeyeceğiz. Bütün bu sorunları aydınlığa kavuşturabilirsek, materyalist diyalektik üzerine temel bir anlayışa ulaşabileceğiz. Bu sorunlar şunlardır. İki dünya görüşü, çelişkinin evrenselliği, çelişkinin özgüllüğü, baş çelişki ve çelişkinin ana yönü, bu çelişkinin yönlerinin özdeşliği ve savaşımı, çelişkide uzlaşmaz karşıtların rolü” (1937 de Çelişki Üzerine adlı makale Mao)

Çelişkiyi Tarihsel Bir Gelişmenin Ürünü Olarak Görmek, Metafizik-Mekanik Anlayışa Geri Dönüştür!

Demek ki diyalektik açısından “çelişki” genellemesi yetmiyor, çelişkiler üzerine derin ve kapsamlı bir analizle, doğa, toplum ve düşünce alanında net bir felsefe olarak bütünleniyor. Tam da bu kesitte diyalektiğe karşı iki türlü idealist-metafizik görüş açısı “direnç” göstermektedir. Birincisi, çelişmeyi ancak gelişmenin belirli bir aşamanın ürünü olarak tanımlamak iken, ikincisi, gelişmeyi, iç nedenlerden koparıp dış olgulara bağlama anlayışıdır. Öyle ya, çelişme tarihsel bir gelişmenin ürünü ise, o tarihsel ana kadar gelişmeyi hangi durum belirledi. Tarihsel gelişmeler akabinde, çelişkinin muhtevasındaki değişimle, çelişkinin varlığı meselesi bir ve aynı şey değildir.

Sözü yine Mao’ya bırakalım. “Bunlar anti -Marksist görüşlerdir. Deborin okulu, dünyadaki her farkın bir çelişkiyi içerdiğini ve bu farkın çelişkinin tam kendisi olduğunu anlamıyor. Emek ile sermaye, önceleri yoğun olmamakla birlikte, var oldukları günden beri çelişiklerdir. Sovyetler Birliği’ndeki toplumsal koşullar altında bile işçiler ile sermaye arasındaki gibi bir uzlaşmaz karşıtlığa ya da sınıf savaşımına gitmemekle birlikte, bir çelişkidir. Sosyalist kurtuluş döneminde, işçiler ile köylüler sağlam bir birlik kurmuşlardır ve bu çelişkiyi sosyalizmden komünizme ilerleme sürecinde yavaş yavaş çözeceklerdir. Bu, çelişkilerin varlığı-yokluğu sorunu değil, özelliklerindeki ayrılıklar sorunudur. Çelişki evrenseldir, mutlaktır ve şeylerin bütün gelişme sürecinde vardır ve bütün süreçlerde baştan sona devam edip gider. (Teori ve Pratik Sf. 35-36 Mao)

Buradan o meşhur “Türk ve Kürtlerin bin yıllık kardeşliği” meselesini irdelemeye çalışalım. Bunun kısaca manası şudur. Tarihsel anlamda Kürtler ve Türkler kardeşti, ama dış güç kışkırtması, bu kardeşliği bozmak isteyen iç ayrılıkçı odaklar, “kardeşlikten” savaş türetti. Bu anti bilimsel bir soyutlamadır, egemen burjuva sınıf yanılsamasıdır. Uluslaşma ve ulus devlet kapitalizmin şafağıyla ortaya çıktı. Kapitalizm öncesi, ulusal çelişkiler aramak ve bulamayınca, “herkes kardeşti” sonucu çıkarmak, kapitalizm öncesi toplumsal- sosyal-sınıfsal çelişkilerin reddidir. Ve kapitalizmle birlikte, kapitalist yayılmacılık, sömürgeleştirme ilişkisiyle ortaya çıkan ve günümüz emperyalizm süreciyle farklı boyutlar kazanan ulusal sorunu “dış güç kışkırtması ya da ayrılıkçı odak üretimi” yaklaşımı, ulusal çelişkinin mahiyetini gizlemedir. Teorik olarak bir sorundan söz etmek, ama dönüp dolanıp “kardeşlik bildirgeleriyle” “demokratik entegrasyon” demek, analiz ile “çözüm” arasındaki paradokstur. Öcalan bu uzlaşmacılığın teorisini, başka meseleler üzerinden kurduğu “sistematikle” şöyle ortaya koyuyor. “… evrendeki gelişmeye aykırı bir şeydir. (Enerjinin maddeye dönüşüm işleyişi üzerine çıkardığı sonuç bağlamında ifade ediliyor. HG) Onun bir uzantısı olarak, artık yavaş yavaş tek varlıkta ikilem yerine, ayrı varlıklarda bir birleşme”. (Öcalan, Demokratik Toplum Manifestosundan)

Diyalektik, böyle bir genellemeye indirgenemez. Karşıtların birliği diyalektiğin temel yasası olsa da bu mutlak değildir. Çünkü karşıt yanlar, belirli koşullarda yan yana gelir. Kapitalist toplumu ele alarak ne demek istediğimizi izah edelim. Burjuvazi ile proletarya karşıtlığı, ancak ki kapitalist toplum ürünüdür. Bu karşıtlığı feodal toplumda ya da köleci toplumda bulunmaması, buna uygun koşulların bulunmamasından dolayıdır. Ya da serf- senyör karşıtlığının kapitalist toplumda bulunmaması gibi. Toplumsal ekonominin niteliği ve buna bağlı diğer alanlardaki uygun koşulların üretimi olarak karşıtları tanımlamak durumundayız. Ama her şeyden öncesi, karşıtların birliği koşulu geçici ve görecelidir. Geçicidir, tüm karşıt birlikler bu “birliği” oluşturan koşulların hüküm sürdüğü oranda var olurlar. Bir içinde olan karşıtların karşılıklı çatışmasında, koşulların değişimine paralel olarak sona ererler ve yerini bir başka birliğe bırakırlar. Hiçbir koşul sonsuz olmadığına göre, barındırdığı ilişkilerde sonsuz olmayacaktır. Demek ki her karşıtlığın birliği, koşulların ömrü ile sınırlıdır. Yeni koşul yeni karşıt birliğidir ve sonsuz olan bu diyalektik işleyiştir. Koşullarla ömrü biçilen karşıtların birliği meselesini mutlaklaştırmak, diyalektiğin özüne idealizm iksirini boşaltmaktır.

Devamla, karşıt yönlerin mücadelesini ve bir koşuldaki çelişik durumun “çözülmesi”, her çelişkinin aynı yöntemle “çözüleceği” gibi bir mutlaklıkta yoktur. Diyalektiği “ayrı varlıkları birleştirme” mutlak teziyle “aşan” Öcalan, çelişkilerin “çözüm” metodunda, çelişkinin niteliğini ve özgün koşulları atlayarak “Çelişkileri birbirini yok eden uçlar şeklinde değil, birbirini besleyen toplumsal olgular olarak görmek zorundayız” genellemesiyle, tüm toplumsal çelişkileri bir torbaya koyarak peygamber üfürüğü ile çözüyor. Çelişkinin evrenselliği, çelişkinin özgünlüğü, baş çelişki ve bir çelişkinin ana yönü, bir çelişkinin yönlerinin özdeşliği ve savaşımı, çelişkide uzlaşmaz karşıtlığın yeri, karşıtların dönüşümü gibi temel başlıklar tek tek incelenerek, bu konuda dediklerimiz daha anlaşılır hale gelebilir. Ama bu yazı konumuzu çok uzatacaktır. İhtiyaç duyan okurlarımızın Mao’nun “çelişki üzerine” ve “Teori-Pratik” eserini yeniden incelemelerini öneririz. Ve Mao yoldaştan bir alıntı ile bu başlığı kapatıp, çelişkilerin çözüm yöntemi üzerine birkaç vurgu yapalım.

Şimdi konuyu özetlemek için birkaç şeye işaret edebiliriz. Şeylerdeki çelişkinin yasası, yani karşıtların birliği yasası, doğanın ve toplumun temel yasası olup, bundan dolayı, düşüncenin de temel yasasıdır. Bu, metafizik dünya görüşünün tam karşıtıdır ve insanın bilgi tarihinde büyük bir devrimdir. Diyalektik materyalizme göre çelişki, nesnel şeyler ile öznel düşüncenin bütün süreçlerinde vardır ve baştan sona bütün süreç boyunca devam eder. Bu, çelişkinin evrenselliği ve mutlaklığıdır. Çelişik şeyler ile bunların her yönünün kendine özgü çizgileri vardır, bu da çelişkinin özgüllüğü ve bağıntılılığıdır. Karşıtlar, belirli koşullara göre özdeşlik niteliğini taşır ve bir varlıkta bir arada bulunurlar ve kendilerini birbirlerine dönüştürürler. Bu da çelişkinin özgüllüğü ve bağıntılılığıdır. Ama karşıtların savaşımı hiç bitmez, karşıtlar bir arada varken de birbirlerine dönüşürken de, savaşım vardır ve özellikle bu son durumda belirgindir, bu de gene çelişkinin evrenselliği ve mutlaklığıdır. Çelişkinin özgüllüğünü ve evrenselliğini incelerken hem çelişkilerde hem de çelişik yönlerdeki ana ve ikincil çelişkiler arasındaki farka dikkat etmemiz gerekir. Çelişkinin evrenselliğini ve çelişkideki karşıtların savaşımını incelerken de çelişkideki savaşımın değişik biçimleri arasındaki farkı dikkate almalıyız. Bunları yapmazsak hataya düşeriz. Eğer yukarıdaki temel noktaları iyice anlamışsak, Marksizmin temel ilkelerine aykırı düşen dogmacı fikirleri yok edebilir ve aynı zamanda deneyimli arkadaşlarımızın, deneyim ve görgülerini sistemleştirmelerine ve ampirizme düşmek suretiyle işledikleri hataları yinelemekten kaçınmalarına yardım etmiş oluruz. Çelişki yasasının incelenmesiyle vardığımız birkaç basit sonuç işte bunlardır” (Çelişki Üzerine Mao)

Her Çelişkinin Çözüm Yöntemi Aynı Değildir!

Öcalan çelişkilerin niteliğine bakmadan, tüm çelişkilerde çözüm yöntemi olarak “çelişkiyi birbirini besleyen toplumsal olgular “olarak ele almayı savunuyor. Toplumda ve doğada çelişki gelişmenin motorudur. Bu ayrı bir konu. Ama Öcalan, bu yaklaşımı ile, uzlaşmacı çizgisine teorik zemin oluşturuyor. Proletarya ile burjuvazi gerek kapitalist ve gerekse de sosyalist toplumda mücadele halindedir. Mücadele, her koşulda mutlak iken, mücadele yöntemi değişkenlik gösterir. Kapitalist toplumda burjuvazi, egemenliğini burjuva devlet egemenliğiyle sürdürürken, ezilen ve sömürülen işçi sınıfı, toplumsal halk katmanlarının mücadelesi, devrimci zora, yani şiddete baş vurmak zorundadır. Şiddet ve baskı tahkimi olan burjuva devlet mekanizması, ancak ki, devrimci zorla yıkılıp devrimci çözüm üretilebilir. Ama sosyalist toplumda bu mücadelenin yöntemi farklıdır.

Proletaryanın iktidarıyla sosyalizmden komünizme yürüyüşte, (kültür devrimi örneği hariç) iktidar olanağını yitirmiş burjuvaziye zor kullanılarak devrim sürdürülemez. Proletarya ile burjuvazi arasındaki her çelişkinin çözümü bir devrimdir, ama bu devrim her koşulda şiddete dayanmaz. Burjuva iktidarını devrimci şiddetle yıkan proletarya, kendi iktidarı koşullarında ekonomik-siyasal-kültürel programlar ve toplumsal koşulları dönüştürme biçimiyle bu devrimi sürdürür. Ama bu proletarya ile burjuvaziyi birleştiren, uzlaştıran bir çizgide değil, nihai komünizm hedefiyle, burjuvaziyi ve son tahlilde sınıfları ortadan kaldırarak çelişkiyi çözen bir perspektiftedir. Çelişkiyi çözen derken, komünist toplumun çelişkisiz olduğunu söylemiyoruz. Ama komünizmde, sınıf çelişkileri çözülmüş ve bu çelişkinin yerine toplumda başka çelişmeler yer almıştır. Sınıf antagonizmasının olmadığı toplumsal koşullarda, çelişkinin çözüm yöntemi şiddet değildir.

İzah ettiğimiz bu çerçevede çelişkinin tüm evrelerini şiddetle çözmek, MLM yöntem olmadığı gibi, çelişkilerin tüm evrelerini “barış” adı altında birleştirmek, sınıf uzlaşmacı bir teoridir. Bilimde, toplumsal ilerlemede karşılığı olmayan bu uzlaşmacılık, toplumsal gelişmede devrimci bir ilerleme yaratamasa da bir politika türetir ve bu politik çizgi, burjuva kulvarda kulaç atmadır.

Öcalan’ın değinmelerinden öte, konumuz açısından bir diğer önemli siyasal sorunda şudur. Mao’nun felsefedeki devrimci nitel katkısı olan, halk içindeki çelişkilerin çözüm yöntemi, MLM siyaset açısından özel bir yerde durmaktadır. Proletarya siyasal iktidar mücadelesinde, burjuvaziye devrimci şiddet uygularken, halk sınıf ve katmanları arasındaki çelişkileri hiçbir koşulda şiddet yöntemiyle çözmez. Halk içinde burjuvazinin ideolojik-kültürel- siyasal hegemonyasının yarattığı çelişkiler olsa dahi, ikna ve dönüşüm hem siyasal iktidar mücadelesi koşullarında hem de proletaryanın iktidarı koşullarında temel yöntemdir. Bundan sapma, tehlikeli sonuçlar yaratmıştır, yaratacaktır.

Özlü izah için sözü yeniden Mao’ya bırakalım. “İki tür toplumsal çelişmeyle karşı karşıyayız. Bizimle düşman arasındaki çelişmeler ve halk içindeki çelişmeler. Bu ikisi tamamen farklı nitelikteki çelişmelerdir. Bizimle düşman arasındaki çelişmeler ile halk arasındaki çelişmeler farklı nitelikte olduklarına göre, farklı yöntemlerle çözülmeleri gerekir. Kısacası birinci sorun bizimle düşman arasına kesin bir çizgi çekme sorunudur. Bizimle düşman arasındaki ayrımın da aynı zamanda bir yanlış ve doğru sorunu olduğu elbette bir gerçektir. Örneğin, kimin haklı olduğu, bizim mi, yoksa iç ve dış gericilerin, emperyalistlerin, feodallerin ve bürokrat kapitalistlerin mi haklı oldukları sorunu da bir doğru yanlış sorunudur. Ama bu halk içindeki doğru yanlış sorunlarında ayrı bir sınıflamaya girer. (Mao, Seçme eserler Cilt 5 Sf 419-420)

Toplumsal ve siyaset alanına bu diyalektik felsefe indirilmediği zaman, haklı olduğumuz koşullara rağmen, doğru bir siyasetle temsil edilmemiş oluruz. Doğru siyaset, her koşulda başarı sağlar diye bir mutlaklık yoktur. Ama doğru siyasetten savruluş, uzlaşmacılık dahil, gericiliğe önemli fırsatlar yaratır, gericiliğe taktik-stratejik alanlar açar. Çelişki uzlaşarak çözülmez. Bir çelişmenin çözümü, bir niteliğin yerine başka bir niteliğin almasıdır. Burjuva sınıf çıkarları ile, proletaryanın sınıf çıkarları uzlaşarak değil, çelişkiyi nitel olarak dönüştüren devrimci yöntemle yeni bir niteliği temsil eder. Öcalan’ın “diyalektiği” bunun reddidir.

Diyalektik ve diyalektiğin özü olan çelişki meselesi üzerine, bütünsel olmasa da bazı başlıkları öne çıkardık. Yazı dizimizde bunu neden bu kadar önemsedik sorusu okuyucularımızdan gelebilir. Çünkü çelişki sorunundaki felsefi bakış açısının, toplumsal ve siyasal alana hangi siyasetle indirgendiği sorusunun cevabı, kimin nerede durduğunu ortaya koyar. Felsefi anlamda bilimsel olana ayaklarınız basmıyorsa, ideolojik olarak doğru bir donanıma sahip değilseniz, siyaset alanında da pratik-politik çizgide de doğru yerde değilsiniz demektir. Tarihimizde gerek SSCB’de gerek Çin’de gerekse uluslararası komünist harekette ve Türkiye-Kuzey Kürdistan’da Marksizm’den sapan, o’nu revize etmeye çalışan, modern revizyonist tüm sapmalara karşı, bilimimiz, bilimsel felsefemizin bakış açısıyla mücadele ederek bu günlere gelmiştir. Bu anlamıyla bugün gündeme gelen her türlü sapma, siyasal çözülmenin bir felsefi dayanağı vardır, buna karşı mücadelede diyalektik-materyalist felsefenin aydınlatıcı bilimselliğiyle olmak zorundadır.

Öcalan’ın, Devlet, Sınıf, Komün Denkleminde İleri Sürdüğü Fikirler Toplamı, İdealist Felsefeye Esaretinin Dışa Vurumudur!

Öcalan “ben buldum” diye öykündüğü ama önceli olan fikirlerinin felsefi dayanağı, en yalın anlatımla idealizmdir. Nesnel idealizm-subjektif idealizm arasında bocalayarak, materyalizm ile idealizm “birliğinden” bir kardeş türetme çabası, kuşkucu, mistik, belirsiz, kararsız bir kötürüm üretmesi, esiri olduğu idealizmin farklı versiyonlarda dışa vurumudur. Sosyoloji, siyaset, sınıf, devlet, komün gibi meselelerde Marksizm’i hedefine koyarken, yöntemi, düşünce tekniği fikir babaları olarak seçtiği post-Marksistlerin kötü bir taklididir. Sanyasi gibi bir mülksüz, dünya işlerinden elini eteğini çekerek “tanrısal bilgiye” ulaşma çabasında, yaşamındaki anlam boşluklarını açığa çıkararak bu yola koyulur. Ama Öcalan, sosyal-sınıfsal-ulusal tüm çelişkilerin üstünü örtme gayretine muazzam bir enerji tüketerek, özel mülkiyetin tüm ideolojik-iktisadi-kültürel birikimlerine “demokratikleştirme” vaazıyla övgüler dizmekte, Marksizm ve tarihsel temsiliyetlerine, kanıt koymadan, neyi hangi veriyle eleştirdiği belli olmadan, referans aldığı erbaplarını “utandırarak”, dağınık, parça bölük, mistik fikir çarpıtmasıyla “süslü”, “eleştiriler” yapmaktadır. “Demokratik Konfederalizm”, “Kapitalist Uygarlık”, ve en son “Demokratik Toplum Manifestosu” … Bu üç “kaynakta” bir fikir sürekliliği var ve bunun siyaseten karşılığı, çözülmedir.

Ne diyor “Demokratik Konfederalizm” de Öcalan. “İmparatorluk yazarları değer teorisini ele alıyorlar, değer ölçülemez diyorlar. Bazı sonuçlara ulaşıyorlar. Marx’ın değer teorisi yanlış. Aslında Kapital’i de çok iyi inceleyemedim, ama son tahlilde işçi sınıfı ile burjuva sınıfının birleşip pay alma savaşıdır. Rosa Luxemburg Marx’ı eleştiriyor, pre-kapitalist toplum olmadan işçi sınıfı yaşayamaz diyor. Rosa’nınki daha doğrudur. İşçi sınıfı ile burjuvazi birleşip sonra toplumu sömürüyorlar. Değer teorisinin özü budur. İşçi sınıfının bu eksenli devrimciliği safsatadır.” (Demokratik Konfederalizm). İnsan şunu sormadan edemiyor. Marks’ın değer teorisini okuyan biri bunları hangi sınıfın çıkarları adına savunabilir?

Kapitalist toplumdaki sınıf sömürüsünü inkâr eden Öcalan, sınıf, devlet, komün meselesinde, “cahil” insanlığın asırlardır göremediği bir gerçeği keşfediyor ve “komün-devlet” çelişkisinden “altınçağ demokrasisine” yeni bir ufuk açıyor. “Sınıf çatışmasına dayalı tarihsel materyalizm ve sosyalizm tanımı yerine, devlet ve komün ikilemine dayalı bir tarihsel materyalizm ve sosyalizm alternatifinin daha doğru olduğuna inanıyorum. Marksizm’i gözden geçirmeyi, bu kavramı yerine ikame etmeyi daha doğru buluyorum. Yani tarih bir sınıf savaşımı tarihi değil; bir devlet ve komün çatışmasından ibarettir. Marksizm’in bu sınıf ayırımına dayalı çatışma teorisi, reel sosyalizmin çöküşünün ana nedenidir. Eleştirmeye bile gerek yoktur. Ama nedenlerinin başında, bu sınıf ayrımına dayalı sosyolojiyi inşa etmeye çalışması gelir.” (Öcalan-Demokratik Toplum Manifestosu)

Gelecek bölüm bu konuyla devam edeceğiz.

Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Nisan-2026 tarihli 59. sayısında yayımlanmıştır.

Post Yapısalcı-Post Marksist Düşünce Sistematiğinin Öcalan Çizgisindeki Teorik-Politik Üretimine Eleştiriler -1” başlıklı yazının birinci bölümü ile ““Post Yapısalcı-Post Marksist” Düşünce Sistematiğinin Öcalan Çizgisindeki Teorik-Politik Üretimine Eleştiriler- 2” başlıklı ikinci bölümü ve ““Post Yapısalcı-Post Marksist” Düşünce Sistematiğinin Öcalan Çizgisindeki Teorik-Politik Üretimine Eleştiriler -3-” başlıklı üçüncü bölümünü okumak için başlıklara tıklayın.



Nisan 2026
PSÇPCCP
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930 

More in Editörün Seçtikleri