Connect with us

Analiz

Deniz Zan yazdı | Yabancılaşma Kıskacında Toplumsal Çürüme ve Algı Operasyonlarında Dijital Araçların Etkisi

Her haber karşısında izleme, beğenme ve paylaşma arzusu toplumsal çürümenin bir sonucu olarak: toplumun acıya karşı sözde bağışıklık kazanmasına, yani ahlaki bir yabancılaşmaya yol açar. Sistemin yarattığı işsizlik ve geleceksizlik algısı bireylerde, en basit toplumsal/sosyal sorunlar karşısında umursamaz ve kişisel çıkar çürümüşlüğünü yaratır. Yani toplumsal sorgulama ve algılamayı önleyerek, sosyal çürümeyi derinleştirir. Okul cinayetleri gibi uç örnekler, bu yabancılaşmış çürümenin zirve noktasıdır.

yazı

Yazar/Deniz Zan

Teknolojik araçların toplumsal normları ve değer algılarını kökten dönüştürdüğü günümüz dünyasında, dijitalleşme süreci masum bir teknik ilerleme değil, üretim ilişkilerinin ve iktidar yapılarının yeni bir alanıdır. Teknoloji hiçbir zaman sınıflar üstü veya tarafsız bir araç olmamıştır; aksine, üretim araçlarını elinde bulunduran egemen sınıfın, emeği ve bilinci daha derinlemesine sömürmek, toplumsal katmanları kendi çıkarları doğrultusunda yeniden kurgulamak için inşa ettiği yeni bir yapı kurumudur. Bugün dijital alan, sermayenin sadece fabrikalara değil, insanın duygu dünyasına, mahremiyetine ve en küçük sosyal etkileşimine kadar nüfuz ettiği devasa bir pazar haline gelmiştir. Bu durum, bireyin kendi özünden ve emeğinden koparıldığı yabancılaşma sürecinin zirvesindedir. Maddi dünyanın her alanının metalaşması yeterli olmayıp, artık sanal ortam aracılığıyla insanın algısı, onuru ve yaşam iradesi de pazarlanabilir bir meta haline getirilerek toplumsal algının yönetimine hizmet eden birer mekanizmaya dönüştürülmüştür.

Türkiye özelinde bu dijital yabancılaşma ve metalaşma süreci, toplumsal dokuda derin yaralar açan ve toplumsal çürümeye yeni alan açan yapılar aracılığıyla daha karanlık bir boyuta girmiştir. Sosyal medya mecraları, sermayenin ve siyasi iktidarın ideolojik aygıtları olmanın ötesine geçerek, organize birer suç ve baskı mekanizması olan sosyal medya çetelerinin türediği bir bataklığa dönüşmüştür. Bu çeteler, dijital sermayenin yarattığı teşhircilik ve etkileşim açlığını kullanarak toplumsal algıyı yönetmekte; hedef aldıkları kişi veya gruplara yönelik sistemli karalama kampanyaları yürüterek toplumsal bir manipülasyon ortamı yaratmaktadırlar. Bu durum, sadece bireysel bir mağduriyet değil, kolektif bilincin felç edilmesidir. Karalama kültürü, bireyleri kamusal alandan dışlarken, toplumda korku ve güvensizlik iklimini kalıcı hale getirmekte, böylece statükonun korunmasına hizmet etmektedir. Bu dijital kuşatmanın en trajik sonucu ise, insanın kendi varoluşuna yabancılaşmasının uç noktası olan intihar vakalarının birer sosyal medya performansı haline getirilmesi veya siber zorbalık eliyle bireylerin bu sona sürüklenmesidir. Kapitalizmin yarattığı bu sanal cehennemde, insanın canı bile etkileşim uğruna tüketilen bir metaya dönüşmüş, toplumsal değerler yerini rakamların ve algoritmaların yönetimine bırakmıştır.

Türkiye nüfusunun yaklaşık %80’ine tekabül eden sosyal medya alanlarında aktif kullanıcı olması ve günlerinin ortalama 20 dakikayı bulan aktif arama/tarama, okuma ve izleme pratiğinde olduğu genel veri akışı açısından önemlidir. Ancak bu veri iyi yönleri ile okunmamalıdır. Çünkü günümüz koşullarında sosyal medya sistem eli ile sosyal ve siyasal çürümenin araçları haline dönüştürülmüştür. Algı operasyonları, toplumsal infial yaratan kadın cinayetleri, aile içi şiddet, çeteleşme ve en son okul cinayetleri ile açığa çıkan durum, sosyal algının yönetilmesi ve yönlendirilmesi açısından bize somut deliller vermektedir. Bugün iktidar mekanizmaları, Türkiye’deki yüksek sosyal medya kullanım oranını, toplumsal bilinci felç eden bir araç olarak kullanmaktadır. Toplumsal bir trajedi ya da normal bir vaka olarak lanse edilen bu durum aslında şiddeti metalaştırarak bir sosyal tüketim nesnesine dönüştüğünü söyleyebiliriz.

Bu yabancılaşma beraberinde toplumsal çürümeyi tetikler. Bu çürüme en temel insani değerlerin hiç edildiği, her şeyin bir gösteri uğruna feda edildiği bir yapıya dönüşür. Diğer bir ifade ile normal şartlarda toplumu ayağa kaldırması gereken bir durumun dijital alana düştüğü anda beğenilme ve izlenme sayısına dönüşmesi, insanların sınıfsal ve politik bir bağlamdan nasıl koparıldığını, politikasızlaştırıldığını yansıtır. Her haber karşısında izleme, beğenme ve paylaşma arzusu toplumsal çürümenin bir sonucu olarak: toplumun acıya karşı sözde bağışıklık kazanmasına, yani ahlaki bir yabancılaşmaya yol açar. Sistemin yarattığı işsizlik ve geleceksizlik algısı bireylerde, en basit toplumsal/sosyal sorunlar karşısında umursamaz ve kişisel çıkar çürümüşlüğünü yaratır. Yani toplumsal sorgulama ve algılamayı önleyerek, sosyal çürümeyi derinleştirir. Okul cinayetleri gibi uç örnekler, bu yabancılaşmış çürümenin zirve noktasıdır. Genç kuşakların sanal dünyadaki şiddet içerikli oyunlar, çeteleşme güzellemeleri ve ünlü olma arzusuyla gerçeklik algısından uzaklaşması, şiddeti bir tür sebep-sonuç ilişkisi olarak algılatır.

Marx’ın ifadesi ile “katı olan her şey buharlaşmaktadır”; ancak bugün buharlaşan sadece sosyal bilinç değil, bizzat insan olmanın asgari ahlaki sınırlarıdır. Marx’ın “metalaşma” kuramı uyarınca, insanın en saf duyguları, trajedileri ve toplumsal ilişkileri bile sanal ortamda alınıp satılan birer araca dönüştürülmüştür. Toplumsal algı yönetimi tam da burada devreye girer: İktidar, bu çürümeyi yapısal bir sorun olarak değil, bireysel sapkınlıklar ya da teknolojinin kaçınılmaz yan etkisi gibi sunarak asıl faili, yani insanı insana kırdıran kapitalist düzeni gizler. Engels’in İngiltere’de “İşçi Sınıfının Durumu” eserinde sanayileşmenin getirdiği toplumsal çürümeyi, alkolizmi ve suçu “toplumsal bir cinayet” olarak tanımlaması gibi, günümüz Türkiye’sinde yaşanan okul katliamları, kadın cinayetleri ve toplumsal şiddet vakaları da sistemin bilinçli olarak yarattığı birer sosyal katliam örneğidir. Ekonomik krizle geleceği elinden alınan, sistemin çürümüş ve yozlaşmış yapısının içinde; Engels’in ifade ettiği 19. yüzyıl işçisinin fiziksel sefaletinin bir benzerini bugün Türkiye’de dijital bir zihinsel sömürü olarak yaşanmakta; şiddeti bir normal olay gibi sosyal medyada sergileyerek sistem öfkesini yanlış hedeflere, yani kendi sınıfsal yapısına yöneltmektedir.

Sosyal medya kullanımı, Marx’ın sermayenin iş gününü insanın tüm yaşamına yayma eğiliminin bir sonucu olarak; bireylerin boş zamanında bile algoritmalar aracılığıyla gözetlenmekte ve sömürülmektedir. Bu süreçte ortaya çıkan sistematik sosyal medya çeteleri ve trol ağları, egemen sınıfın çıkarları için her türlü gerici eyleme hazır, sınıf bilincinden yoksun bir sosyal kesim yaratmaktadır. Bu yapılar aracılığıyla yürütülen karalama kampanyaları ve algı operasyonları, halkın gerçek gündemi olan sorunları gizlemekte, sistemin çürümüşlüğünü, ekonomik yıkımı ve rant uğruna katledilen doğayı görünmez kılmaktadır. Doğanın talanı, tıpkı insanın sömürüsü gibi, sermayenin genişleme hırsının bir sonucudur ve dijital mecralar bu yıkımı örterek veya çarpıtarak toplumsal muhalefeti felç etmektedir. Okul katliamları gibi dehşet verici olayların birer beğenme ve izlenme aracına dönüşmesi, toplumun gerçeklikle ahlaki ve siyasi bağlarını kopararak onu Marx’ın deyimiyle “karşılıklı yabancılaşmış atomlar yığınına” dönüştürmektedir. Sebep ise, mülkiyetin ve teknolojinin sermaye elinde bir tahakküm aracına dönüşmesidir; sonuç ise toplumsal dokunun ters-yüz edildiği, şiddetin yayıldığı ve gerçeğin sanal bir gürültüde boğulduğu bir çürüme rejimidir.

Ortaya çıkan bu durum Türkiye halkları açısından sınıfsal çelişkilerin, en basit hak arama mücadelesine karşı ötekileştirilmenin, temel insani duygulardan uzaklaştırılmış apolitik bir toplumun yaratılmak istenmesi açısından sistematik bir devlet edinimidir. Diğer bir ifade ile devlet, egemen sınıfın çıkarlarını koruyan bir baskı aygıtıdır; ancak bugün karşımızdaki tablo, bu baskının sadece kaba kuvvetle değil, bizzat toplumsal ruhu ve temel insani duyguları hedef alan sistematik bir devlet terörü biçiminin hangi boyutlarda olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Türkiye halkları açısından bu durum; en temel hak arama mücadelelerinin (barınma, yaşama, doğayı koruma) anında terörize edilerek ötekileştirilmesi, iktidarın elindeki dijital aygıtlar ve medya mekanizmalarıyla yürütülen planlı bir a-politikleştirme operasyonudur. Bu süreç beraberinde temel insani duygulardan, dayanışma ve adalet bilincinden uzak, örgütsüz ve bilinçsiz bir toplum yaratılmak istenmesinin yansımasıdır.

Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde vurguladığı toplumsal bağların yerini tamamen metalaşmış ilişkilerin alması sürecinin gelişmiş şeklidir. Okul katliamları, doğa yıkımları ve sosyal facialar karşısında toplumun bir kesiminin sergilediği görmezden gelme tavrı, tesadüfi bir kültürel yozlaşma değil; sınıf bilincinin gelişmesini engellemek için tasarlanmış bir şeyleştirme operasyonunun sonucudur. Sistematik devlet terörü burada sadece cop ve gaz fişeğiyle değil, algoritma ve linç çeteleri ile devreye girmekte; bireyi sınıfsal çelişkiye karşı öfkeyle doldururken, asıl fail olan sermaye düzenine karşı körleştirmektedir. Hak arayan işçinin, köylünün veya gencin dijital ortamda saniyeler içinde “hain” ilan edilerek ötekileştirilmesi, halkın örgütlü savunma bilincini kırmayı amaçlayan, tepeden tırnağa örgütlü bir siyasal stratejidir.

Sonuç olarak, Türkiye’deki bu manzara, sermayenin en çıplak ve vahşi halinin dijital gözetim ve ideolojik baskı ile inşa edilmesidir. Derinleşen sınıf çelişkilerinin patlama noktasına gelmiş olmasının sebepleri gayet açıkken, devlet bu öfkeyi söndürmek için toplumun ahlaki ve politik dokusunu tahrip etmekle meşguldür. Oysa çözüm de kendini oldukça açık ortaya koymaktadır. Çözüm; bu sistematik saldırıyı bir bütün olarak kavramaktan ve sadece dijital alanda değil, yaşamın her alanında sınıfsal dayanışmayı temel insani duyguların devrimci gücüyle yeniden inşa etmekten geçer. Bu, sadece bir iktidar değişimi değil, insanın insana yabancılaşmasını besleyen bu terör mekanizmasının ve mülkiyet ilişkilerinin kökten tasfiyesi mücadelesidir.

Sanal dünyadaki kirlenmeyi gerçek yaşamın içine doğru akıtan sistem, sokaklardan temizlemek istediği devrimci iradeyi yeni yöntemler ile sarmalamaktadır. Türkiye’nin yoksul mahallelerinde devlet eli ile örgütlenen yeni nesil sosyal medya çeteleri bunun sahadaki uşakları iken, dijital alanda ise çok daha büyük bir yıkım alanı yaratmaktadır. Toplumsal ve siyasal algının bu kadar yoğun bir şekilde manipüle edildiği günümüz koşullarında, bunu yıkabilecek iradeyi örgütlemek gerekir. Bu durum dünyadaki mülkiyet ilişkilerini değiştirecek örgütlü bir sınıf mücadelesiyle ve “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanların” dijital barikatları da aşmasıyla gerçekleşecektir.



Nisan 2026
PSÇPCCP
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930 

More in Analiz