
Yazar: Zeynep Hayır
Tarihte ilk sandıklar kurulduğunda demokrasiye dair umutlar da yükselmişti. Halkın iradesinin özgürce şekilleneceği, herkesin eşit haklarla kararlarını vereceği bir geleceğin simgesi gibi anlatıldı seçimler. İnsanlık uzun süre buna inandı. Ancak ilk günden bugüne seçimlerin halkın gerçek iradesini ne kadar yansıttığı hep büyük bir soru olarak kaldı. Halkın çoğunluğu için temsil aracı olduğu iddia edilen sandıklar, çoğu zaman egemenlerin çıkarlarını koruyan, halkı kendi iradesinin yansımasıymış gibi gösteren mekanizmalara dönüştü.
MÖ 5. yüzyılda Atina’da yapılan ilk demokratik seçimler dönemin en ileri halk yönetimi örneklerinden biri olarak anlatılır. Ancak bu demokrasi yalnızca belirli bir sınıfın iradesini temsil ediyordu. Kadınlar yoktu. Köleler yoktu. Yoksullar yoktu. Yabancılar sistemin dışındaydı. Demokrasi daha doğduğu anda bile herkes için eşit hakların adı değil, belirli kesimlerin ayrıcalığıydı. Aradan yüzyıllar geçti. İmparatorluklar çöktü. Rejimler değişti. Bayraklar değişti. Ama şu soru değişmedi: Halk gerçekten mi seçiyor? Yoksa kendisi adına önceden çizilmiş sınırlar içinde yalnızca tercih yapmaya mı zorlanıyor?
Çürüyen bir düzenin aynı mekanizmalarından özgürleşme üretmesini beklemek, tarihsel gerçeklikle değil siyasal yanılsamayla ilgilidir
Bugün bu soruyu yalnızca teorik olarak değil, dünyanın içinden geçtiği tarihsel eşik nedeniyle yeniden sormak zorundayız. Çünkü dünya yeni bir döneme girdi. Uzun yıllar boyunca liberal demokrasi en azından kendi vitriniyle yaşadı. Hukukun üstünlüğü dendi. Kuvvetler ayrılığı dendi. İnsan hakları dendi. Seçim güvenliği dendi. Kusurluydu ama kendi anlatısını kuruyordu. Bugün ise bu anlatının kendisi çatırdıyor. Emperyalist ABD Başkanı Trump’la sembolleşen yeni dönemi yalnızca bir lider değişimi gibi okumak büyük hata olur. Asıl mesele, dünya siyasetinde yeni bir zihniyetin güç kazanmasıdır. Demokrasi artık çoğu zaman ilkesel bir değer olarak değil, çıkarlarla uyumlu olduğu sürece hatırlanan bir araç gibi ele alınıyor. Eğer enerji yolları güvendeyse, askeri dengeler korunuyorsa, sermaye rahat hareket ediyorsa, göç akışları kontrol altındaysa, otoriter rejimlerin iç baskı mekanizmaları eskisi kadar sorun edilmiyor.
Orta Doğu bu yeni dönemin en sert laboratuvarlarından biri. Filistin’de insan hayatının ne kadar kolay değersizleştirilebildiğini dünya gözleri önünde izliyor. Suriye coğrafyası yıllardır küresel güçlerin hesaplaşma alanı olmaya devam ediyor. İran üzerindeki baskılar, Siyonist İsrail’in güvenlik stratejileri, Körfez dengeleri, enerji savaşları ve askeri ittifaklar yeni bir jeopolitik mimari kuruyor. Bu denklemde ülkeler demokratik standartlarına göre değil, işlevlerine göre değerlendiriliyor. Türkiye de bu tablonun tam ortasında. NATO açısından stratejik bir eşik. Avrupa açısından göçü tutan bir tampon. Uluslararası sermaye açısından ucuz emek ve yönetilebilir ekonomik alan. Orta Doğu açısından pazarlık gücü olan bölgesel aktör. Böyle bir tabloda içerideki demokrasi sorunu çoğu zaman dış dünyanın öncelikli meselesi olmuyor. Bu yüzden Erdoğan rejimi yalnızca içeride kurduğu baskı mekanizmalarıyla değil, dış dünyanın seçici sessizliğiyle de güç kazanıyor. Çünkü küresel kapitalizm bazı dönemlerde özgürlük değil, yönetilebilir istikrar ister.
Kayyumdan kurultaya
Türkiye’de halk iradesinin nasıl askıya alınabileceğinin en açık örneklerinden biri yıllardır Kürt halkının seçilmiş iradesine dönük müdahaleler oldu. Seçilmiş belediye başkanları görevden alındı. Belediyelere kayyumlar atandı. Halkın sandıkta ortaya koyduğu irade devletin idari ve güvenlik mekanizmalarıyla hükümsüz bırakıldı. Seçilmiş temsilciler kriminalize edildi. Bu yalnızca belirli bir siyasi hareketin meselesi değildi. Ama uzun süre öyle görülmek istendi. Oysa devlet bir kez halk iradesinin üzerine çıkmaya başladığında bunun coğrafi ya da siyasi sınırı kalmaz. Bugün daha çarpıcı olan ise aynı devlet pratiğinin çelişkili biçimde yeniden sahnelenmesidir. Bir yandan Kürt siyasal alanıyla yeni temaslar, yeni çözüm arayışları, yeni anayasal hesaplar ve çoğunluk aritmetikleri konuşuluyor. Öte yandan Kürt halkının seçilmiş iradesine dönük yıllardır süren müdahaleler hâlâ yerli yerinde duruyor. Kayyum siyaseti bu ülkenin yakın hafızasında silinmiş değil. Ahmet Türk bu uzun zincirin yakın hafızadaki sembolik örneklerinden yalnızca biridir. Eğer halk iradesi gerçekten esas alınacaksa, bu yalnızca ihtiyaç duyulduğunda hatırlanan bir ilke olamaz.
Demokrasi pazarlık anlarında hatırlanan bir araç haline gelirse, artık demokrasi olmaktan çıkar. Bunu yalnızca Kürt halkının değil, bu ülkede demokrasiye dair söz söyleyen herkesin berrak biçimde görmesi gerekir. Çünkü mesele belli dönemlerde kurulan diyalog dili değil, devletin halk iradesine yaklaşımındaki yapısal karakterdir. Ve bugün bu pratik artık yalnızca Kürt siyasal alanıyla sınırlı değildir. 2024 yerel seçimleriyle birlikte yeni bir eşik açıldı. Cumhuriyet Halk Partisi uzun yıllardan sonra önemli bir seçim başarısı elde etti. İktidar blokunun seçimsel üstünlüğü ciddi biçimde sarsıldı. Burada açık olmak gerekir. Bir burjuva partisini savunmuyoruz.
Cumhuriyet Halk Partisi tarihsel olarak emekçilerin, ezilenlerin, Kürt halkının ya da gerçek halk demokrasisinin temsilcisi olmadı. Devletin kurucu ideolojik damarlarından biri olarak kendi tarihsel yükünü taşıdı. Ama bu gerçek, bugün yaşananları önemsiz hale getirmez. Çünkü mesele artık CHP değildir. Mesele seçimli rejimin geriye doğru sökülmesidir. Ekrem İmamoğlu’na yönelik süreç başlangıçtı. Ama mesele orada kalmadı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi üzerindeki baskılar sürdü. Soruşturmalar genişledi. Yeni gözaltılar yaşandı. Yeni tutuklamalar geldi. Muhalefetin yalnızca belediyeleri değil, siyasal meşruiyet zemini hedefe kondu. Kurultaylar tartışmaya açıldı. Mazbata almış siyasal meşruiyet sorgulanır hale getirildi. Hiç resmi siyasi rolü olmayan isimler bile soruşturmaların konusu haline gelebildi. Bu artık münferit olaylar değildir. Bu sistematik siyasal tasfiyedir. Muhalefetin seçim kapasitesini kırmaya dönük yeniden mühendislik girişimidir.
Defalarca aynı düzenek içinde yenilip, hâlâ aynı kurallardan adalet beklemek artık yalnızca politik iyimserlik değil, tarihsel körlüktür
Burada Kemal Kılıçdaroğlu figürü ayrıca konuşulmalıdır. On üç seçim kaybetmiş bir liderliğin yalnızca seçim başarısızlığı değil, muhalefetin enerjisini yıllarca sistem sınırları içinde tutan siyasal rolü de tartışılmalıdır. Türkiye’de Erdoğan rejiminin bu kadar uzun süre ayakta kalmasında yalnızca iktidarın gücü değil, muhalefetin tarihsel zaafları da etkili oldu. Toplumsal öfke çoğu zaman parlamenter sabra çevrildi. Muhalefet kontrollü sınırlar içinde tutuldu. Düzenin krizleri aşılmadı, çoğu zaman yönetildi. Daha trajik olan ise şudur. Yıllarca ahlak, adalet ve helalleşme diliyle siyaset yapan bir çizginin bugün devletin zor aygıtlarının gölgesinde anılmasıdır. Kapalı alanlara gaz sıkılması. Plastik mermi kullanımı. Siyasal alanın güvenlik operasyonu atmosferine çevrilmesi. Bunlar demokratik rekabet görüntüleri değil. Bunlar baskı rejiminin görüntüleridir. Bir dönem bu düzen en azından kendi vitrinini korumaya çalışırdı. Biçimsel de olsa hukuki kılıflar hazırlanırdı. Bir anlatı kurulurdu. Bir meşruiyet dekoru inşa edilirdi. Bugün ise o dekor da dağılmış durumda.
Bir zamanlar vitrin vardı. Şimdi vitrinin camı da içeriden kırılıyor
Türkiye artık yalnızca otoriterleşen bir ülke değil. Kendi karakterini gizleme ihtiyacı bile duymayan daha çıplak bir siyasal yapıya dönüşüyor. Bir zamanlar hukuk eğilip bükülürdü. Bugün açıkça kenara itiliyor. Bir zamanlar biçim korunurdu. Bugün biçimin kendisi bile gereksiz görülüyor. Ve belki de tam bu yüzden bugün asıl soru şudur: Peki şimdi ne olacak? Kim ne kadar güvende? Muhalifler mi? Gazeteciler mi? Devrimciler mi? Kürt halkı mı? Sanatçılar mı? Kadınlar mı? Sosyal medyada düşüncesini yazan sıradan yurttaş mı? Yoksa iktidara yakın olduğunu sananlar mı?
Çünkü hukukun bağlayıcılığı iktidarın günlük ihtiyaçlarına göre eğilip bükülmeye başladığında mesele artık yalnızca seçim değildir. Bugün bir mazbatanın anlamı tartışmaya açılıyorsa, yarın bir yurttaşın can güvenliğini, mal güvenliğini, ifade özgürlüğünü, mülkiyet hakkını hangi hukuki zemin koruyacaktır? Hukuk yalnızca seçim güvencesi vermez. Hukuk yaşam güvencesi verir. Eğer hukuk ortak toplumsal zemin olmaktan çıkarsa, güvenlik artık haklara değil güç ilişkilerine bağlanır. Ve bir toplum için en tehlikeli eşik tam da budur. İnsanların haklarına göre değil, keyfiliğin sınırlarına göre yaşamaya başlaması.
Tarih bazen yalnızca baskıyı değil, yanılsamaları da tekrar eder
Bugün devrimci, muhalif, emekten yana çevreler açısından burjuva demokrasisi zaten hiçbir zaman gerçek halk egemenliğinin adı değildi. Ama bugün daha çıplak olan şudur: Bu sistem artık kendi hukukuna bile sadık kalmıyor. Kendi koyduğu kuralları kendi ihtiyaçlarına göre askıya alan bir düzende kim hangi hukuktan söz edecek? Kendi hukukuna bile uymayan bir iktidar yalnızca muhalefete saldırmaz. Kendi kurduğu düzenin meşruiyet zeminini de kemirir. Ve belki de bu yüzden bugün tartışılan yalnızca CHP değildir. Yalnızca Ekrem İmamoğlu değildir. Yalnızca bir kurultay değildir. Yalnızca bir belediye değildir. Bugün tartışılan şey seçimli rejimin geriye doğru sökülmesidir. İlk sandıklardan bugüne değişmeyen soru hâlâ orada duruyor: Halk gerçekten mi seçiyor? Yoksa yalnızca kendisi adına önceden belirlenmiş sınırlar içinde tercih yapmaya mı zorlanıyor?









