
Genel olarak dünyada ve özel olarakta ülkemiz Türkiye K. Kürdistan ‘da uzun süredir yaşanan gelişmeler tüm devrimci demokratik kamuoyunun malumu. Emperyalist kapitalist sistemin ekonomik ve siyasal krizi gittikçe derinleşiyor. Kuşkusuz bu kriz, dünyanın farklı coğrafyalarında, ülkelerinde farklılıklar göstererek sürüyor. Bir yandan halkların omuzlarına yüklenen krizin ağır yükü karşısında yükselen kitle hareketleri, diğer yandan neo- liberal ekonomik ve siyasal politikaların dibe vurması sonucu egemen burjuva klikler arasında derinleşen çelişkiler ve çatışmalar. Hiç kuşku yok ki bu çelişkilerde, ezenlerin kendi arasındaki dalaş ve çatışması somut bir olgu olsa da, ezenle ezilen arasındaki çelişki, toplumsal gelişimi belirleyen dinamik yöndür. Kürt ulusuna yönelik saldırılar ve katliamlar, işçi sınıfına yönelik örgütsüzleştirme ve sömürünün katmerleştirilmesi, tarım ve hayvancılığın bitirilecek noktaya getirilmesi ve köylünün açlıkla baş başa bırakılması, emeklilerin yaşayan ölüye dönüştürülmesi, gençliğin işsiz bırakılması, kadına şiddet ve tecavüzün gündelik yaşamın bir parçası haline getirilmesi, burjuva anlamda ki eğitimin bile, ortaçağ karanlığına gömülmesi, dar gelirli memurun ve küçük esnafın nefes alamaz hale sokulması, doğanın inanılmaz şekilde talanı ve yağması, ekolojik dengenin bozulması vs. vb. halka yönelik bu saldırılar sınırsız bir şekilde sürdürülürken; hakim sınıf klikleri arasında ki çelişkiler de aynı biçimde devam ediyor. Bir yandan Yeni- Osmanlıcılık hilafet hayalleriyle yanıp tutuşan tek adam diktatörlüğünün savunucusu AKP – MHP gibi ırkçı, Türk – İslam sentezci ‘’Cumhur“ittifakı; diğer yandan, gıdasını faşist Kemalist ideolojiden alan ve bugüne kadar süregelen faşist TC‘nin devamından yana olan, başını CHP ve İYİ PARTİ‘ nin çektiği ‘’Millet“ ittifakı. Bunların dışında kalan, ama oldukça dağınık duran, sürecin peşinde sürüklenen devrimci- demokratik cephe, Kürt ulusal hareketini de esas olarak bu cephenin dinamik gücü olduğunu vurgulamak gerekir. Ancak bu kesimin her an farklı bir perspektif geliştirebileceği de göz ardı edilmemelidir. Sınıf hareketi perspektifiyle değil, ulusal hareket perspektifiyle demokratik ve haklı bir mücadele yürütseler de bu bilimsel kuşkuyu hep akılda tutmak gerekir. Elbette ki şu anda devrimci çeperin dostları ve müttefikleridirler.
Stratejik olarak sosyalizm ve daha da ötesi komünizm perspektifiyle bir mücadeleye kilitlenmek tartışmasızdır. Ancak tespit edilen ve uğruna mücadele yürütülen stratejik hedeflerin tespiti tek başına yeterli değildir. Biz komünistlere an itibariyle gerekli olan ve devrimi hedefine ulaştıracak taktik mücadele ve örgütlenme biçimlerine ihtiyaç vardır. Tabi bunu, somut durumdan ayrı ele almak mümkün değil. Bu yazımızda, süreci detaylarıyla irdeleyip MLM bilimi ekseninde, biz devrimci demokratların bu sürece dair taktik bir yol haritası çıkartmaları gerektiğine inanıyoruz. Halkımızın içinde bulunduğu durum acil olarak bunu gerektirmektedir.
Verili an itibarıyla, hakim sınıflar arasındaki çelişkinin alabildiğine derinleştiği, (yeri geldiğinde halka karşı da birleştikleri) yönetenlerin artık yönetmede ciddi siyasal-iktisadi sorunlar yaşadığı bu süreci, halkın, doğal olarak devrimin kazanç hanesine eklenecek, stratejimize hizmet edecek bir taktik yolla cevaplamak durumundayız. Bu, kesinlikle biz böyle istiyoruz diye değil, somut durumun kaçınılmaz olarak dayattığı bir olgudur. Bu hem objektif olarak hem de sübjektif olarak böyledir. Objektif durumu sanıyoruz tartışmaya hiç gerek yok. Bunu hep birlikte yaşayarak görüyoruz. Faşizmin dizginsiz saldırıları, çok geniş bir kesim tarafından, bölük pörçük de olsa karşı koyuşlar, hakim sınıfların birbirleriyle dalaşları devrimci durumun yabana atılmayacak durumda olduğunun göstergesidir. Ancak sübjektif durum, devrim için olumlu seyreden bu gidişatı devrimin lehine çevirecek durumda olup olmadığı tartışmalıdır. Kendimiz de dahil olmak üzere, kendisini devrimin öncü gücü olarak gören hiç bir hareket tek başına bu süreci halklarımızın lehine çevirme gücüne sahip olmadığı gerçeğiyle yüz yüzeyiz. Kuşkusuz bu hep böyle kalacak ve böyle devam edecek anlamına gelmez. Ancak an itibarıyla var olan bir gerçeğin altını çizmek istedik. Somut durumun aciliyetinden kaynaklı, kendi gerçekliklerimizle samimi bir şekilde yüzleşerek, içinden geçmekte olduğumuz bu karmaşık ve zor sürece, doğru bir taktik mücadele yöntemi ve örgütlenme biçimi ile müdahale edilmesi gerektiğinin altını çizmek istedik. Çünkü öylesine derin çelişkilerle dolu bir süreçle karşı karşıyayız ki, ya halkla bütünleşmenin fırsatını yakalayıp devrime bir adım daha yaklaşacağız, ya da bunlardan fersah fersah uzaklaşacağız. Bu yüzden stratejik düşünme tarzından çok, stratejinin hizmetinde olan doğru taktiklere ihtiyacımız var. Duruma neden böyle yaklaştığımızı anlamak açısından, herkesin açıkça gördüğü ve yaşadığı mevcut duruma kısaca bir değinmek faydalı olacaktır.
Genel Olarak Dünyada Durum
Özellikle 2008‘den bu yana yaşanan gelişmeler, gerek emek cephesinde ve gerekse sermaye cephesinde oldukça önemli sonuçlar yaratmaktadır. Bir yandan emperyalizmin uyguladığı neo- liberalizm sisteminin dibe vurduğuna tanıklık ediyoruz, öte yandan geniş kitle hareketlerinin yükselişini görüyoruz. Yükselen bu kitle hareketleri hem ideolojik olarak, hem kültürel olarak , hem de sınıfsal olarak oldukça bol çeşitli, renkli ve sokakları, alanları, bu farklılıklara karşın birlikte dolduran kitlelerin hareketlerdir. Yükselen bu hareketler esasta belli reform talepleri etrafında gelişiyor olsalar da, yer yer sistemi sorgulayıcı hareketler olduklarını da görmekteyiz. Bazen zam ve zulme karşı, bazen doğanın talanına karşı, bazen kültürel yıkıma karşı ve bazen da ırkçılığa ve haksız savaşlara karşı talepler etrafında kitleler bir araya geliyor olsalar da, daha geniş anlamda sisteme olan hoşnutsuzluklar sık sık dillendiriliyor. Gezi, Sarı yelekliler, ırkçılık karşıtı hareketler, göçmen politikalarına karşı yürütülen mücadeleler vs. vb. Böyledir. Özellikle kadın hareketinin, farklı farklı renk ve seslerin bir araya gelerek mücadelede önemli bir yer tuttuklarını görmekteyiz. Kaynayan bu kazan elbette ki devrimci mücadelenin sularını ısıtmakta, hakim sınıflara inanılmaz korkular salmaktadır. Bu yüzden kitle hareketlerini kontrol altına alabilmek ve iktidarlarını devam ettirebilmek için ellerinden geleni artlarına koymamaktadırlar. Sinekten yağ çıkarmaya varacak kadar pervasız olmaktadırlar. Bölgesel ve vekalet savaşlarıyla milyonlarca yoksulun kanına girmelerine paralel, koca koca yerleşim alanlarını yerle bir ettiler. Yüzbinlerce insan yerinden yurdundan edildi. On binlercesi yollarda, denizlerde, çeşitli hastalıklardan ötürü ölümlerle tanıştı. Yetmedi, açlık, yoksulluk, işsizlik halkların sırtındaki kambura dönüştürüldü. Pek çok demokratik, sosyal, siyasal, ekonomik haklar ya tümüyle yok sayıldı ya da önemli derecede budandı. Yetmedi, burjuva demokrasisi ile yönetilen ülkelerde bile, faşizm, kitlelerin tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallandırılmaya başlandı. Kısacası bütün dünya halklarına bunlar yaşatılırken, emperyalist sermaye daha da yoğunlaşarak bir avuç tekelcinin elinde, kasalarında şiştikçe şişti. Yani onlar göbek büyüttükçe, halklar açlıktan, yoksulluktan can çekişir hale geldi. İşte bütün bu yaşanan ve yaşatılanlar, sistemin daha ciddi bir biçimde halklar tarafından sorgulanmasını ve yeni arayışlar içine girmelerini koşulladı. Yani emperyalistler saldırdıkça, halklar isyan bayraklarını yükseltmeye devam ettiler, ediyorlar. Emperyalist tekeller, neo – liberal politikaların çöküşüne engel olamadılar. Pandemi süreciyle birlikte hem sistemi onarıp yürütmenin, hem de kitleleri baskılandırmanın yeni yol ve yöntemleri arayışına girdiler. Bir yandan bu süreci fırsata çevirmeye çalışırlarken, öte yandan kokuşmuş sistemin çürümüşlüğü bütün çıplaklığıyla gözler önüne serilmiş oldu. İşsizliğin, yoksulluğun kat be kat arttığı bu dönemde, kitleleri evlerine hapsetmenin işe yaramadığını emperyalistler de anlamış oldular. Şimdi ‘’ikinci dalga “söylemleriyle yeni bir yönelimin içine gireceklerinin işaretini vermektedirler. Emperyalistlerin önünde iki yol var. Ya çöken neo – liberal sistemi allayıp pullayıp devam ettirecekler ki bu, faşist saldırıların arttırılarak devamı anlamına gelir. Ya da küçültülüp etkisi zayıflatılan devlet politikalarının yerine, yeniden ‘’sosyal devlet “politikalarına dönüş yapacaklar. Böylece yükselen devrimci kitle mücadelelerinin önüne set çekmiş olacaklar. Her iki durumda da amaç (biri baskı ve şiddet, diğeri reformlar yoluyla), sistemi bir biçimde devam ettirmenin yönelimidir. Eğer sosyalist iktidarlar kurmak anda mümkün görünmüyorsa, elbette biz komünistler, kitlelerin çıkarları gereği, şer ile ehveni şer arasındaki durumda, stratejimize hizmet edecek doğru politika ve taktiklerle reformların hayata geçirilmesi yönünde bir mücadeleden taktik olarak yana olacağız. Ama bu, proletarya diktatörlüğü stratejimizden uzaklaşmayı değil, tam aksine yakınlaşmayı amaçlayacaktır.
“TC” Egemenler Sisteminde Burjuva Klikler Arasındaki Dalaş ve Çatışmalar!
Faşist Türk egemenler sistemi, kuruluşundan bu yana belki de çelişkilerin en derinleştiği bir süreci yaşıyor. Bu yüzden de hakim sınıflar arasındaki çatışmalar ve kamplaşmalar aynı paralelde devam ediyor. Yazımızın girişinde gidişata dair mevcut ittifaklar ve ihtimallerden kısaca söz ettik. Şimdi bunu biraz daha somutlamak gerekiyor. Hakim sınıflar arasında iki ana ittifakın altını çizmiş, birinin ‘’cumhur “ittifakı, diğerinin ‘’millet “ittifakı olduğunu belirtmiştik.
AKP ‘nin, Amerikan emperyalizmi ve Siyonizm’in Ortadoğu politikalarının bir proje partisi olduğunu her fırsatta dillendirdik. Bunun artık gizli saklı bir yanı da kalmadı. Öyle ki, AKP ‘nin kurucuları arasında yer alan, ancak bugün yolları ayrılanlar da bunu açıkça ifade etmektedirler. Bu durumda, Türkiye- K. Kürdistan ‘ı, BOP projesinin kapsam alanı dışında düşünmek en hafif deyimle siyasi körlük olur. BOP‘un özeti, Amerikan emperyalizminin çıkarları ve İsrail‘in güvenliği için, Ortadoğu coğrafyasında bulunan devletlerin bölünüp parçalanarak sınırların yeniden çizilmesinden ibarettir. Böylelikle oluşturulacak bu küçük aşiret ve inanç üzerine kurulu devletleri daha kolay yönetmek mümkün olacaktı. Dünya jandarmalığına soyunan Amerikan emperyalizmi, her istediğini yapabileceğini sanıyordu. Ancak planlanan her şey, her zaman hayat hakkı bulmuyor. Büyüyen Çin ekonomisi ve toparlanan Rus emperyalizminin de devreye girmesiyle, Amerikan emperyalizminin jandarmalığı ve kurduğu proje hayalleri önemli derecede suya düşmüş oldu. Doğal olarak proje partisi AKP ‘de bu durumdan önemli derecede etkilendi. Bir yandan ABD ve Rusya arasında mekik dokurken, bir yandan da onların arasındaki çelişkilerden yararlanmayı düşünüp hayalini kurduğu yeni-Osmanlıcılığın peşine düştü. Ama tarih ve toplumsal gelişmeler göstermiştir ki, herkes çiğneyebileceği kadar lokma ağzına alır. Fazlası boğazında kalır. Teknolojinin gelişmişlik düzeyi, üretim güçleri ve üretim ilişkilerinin ve toplumsal çelişkilerin alabildiğine farklılaştığı günümüzden yüzlerce yıl gerilere çark etmenin mümkün olamayacağını bilimsel olarak düşünen herkes bilir. Ancak, bütün bu gerçeklere rağmen monarşist, totaliter bir yönetim biçimi pekâlâ mümkün. İşte tamda AKP- MHP faşizminin yaptığı da budur. Özlemi içinde oldukları, Türk – İslam sentezli tek adamlı faşist diktatörlük rejiminin en karanlık biçimidir. İktidarlarını sürdürebilmek için, itaatkâr, cahil ve biat eden bir topluma ihtiyaçları var. Bundan ötürü eğitim politikalarını buna göre planlamaktadırlar. İmam hatip okullarının çığ gibi çoğaltılması bunun sonucudur. Ancak bunun da kapitalist toplumda uzun süre sürdürülebilirliği pek mümkün değildir. Örneğin yeni nesil olarak söylenen ‘’Z“ nesli, yani günümüz gençliği, AKP-MHP‘nin planladığı bu çemberin dışına çoktan çıkmış durumdalar. Daha da önemlisi, yapılan istatistiklere göre özellikle AKP tabanındaki gençlik içinde Deizim hızla yayılmaktadır. Kuşkusuz bu, dinle siyasetin kol kola girmiş olmasının yarattığı kaçınılmaz sonuçlardan biridir.
Emperyalizmin en sadık uşaklığına soyunan AKP ve ortağı MHP ‘nin ülkeyi getirdikleri durum gerçekten de içler acısıdır. Sadece uygulanan baskılardan, katliamlardan, hukuksuzluk ve adaletsizliklerden söz etmiyoruz. Artık bunları tekrarlamaktan gına geldi. Herkes, ama herkes bunun farkında. Farkında olmanın da ötesinde bire bir yaşadıkları bir durumdur. AKP ve MHP ‘nin başını çektiği (şimdilik) ‘’Cumhur“ittifakının, doğal olarak da mevcut iktidarın ezilen halka zulümden başka vereceği hiç bir şey yoktur. Bu, emperyalizme olan bağımlılığın uygulanan ekonomik ve siyasal politikaların pratikteki halidir. Sınıflar arası mücadele ve çatışmalarda bu politika ve uygulamalar üzerinde boy verir.
Muhafazakâr, ırkçı komprador işbirlikçi tekelci burjuvazinin temsilcisi AKP – MHP ittifakı, ülkenin neredeyse bütün yeraltı – yer üstü zenginlik kaynaklarını emperyalist tekellere yok pahasına peşkeş çekerek, ülkeye ve ülke halklarına olan düşmanlıklarını, emperyalist efendilerine olan sadakatlerini en açık biçimde ispatlamış oldular. Tam da emperyalistlerin istemleri doğrultusunda üretken yatırımlar yerine, lüks ve gösterişli binalar, AVM‘lerle, köprüler ve yollarla yani sadece inşaat sektörüyle ve emperyalistlerden aldıkları borçlarla ülke ekonomisini yönetmeye çalıştılar. İhaleler haksız ve hukuksuz bir şekilde sürekli üç beş yandaş firmaya verilerek kendi politikaları doğrultusunda bir asalak bir sermaye sınıfı yarattılar. Uygulanan borçlanma ve tüketim ekonomi politikasıyla dış sermayeye daha da bağımlı hale geldiler. AKP iktidarı, daha önceki tüm iktidarların toplamının çok daha üzerinde kamu malını özelleştirme ‘’beceri “sini gösterdi. Türk Telekom, TÜPRAŞ, Edremit Demir Çelik, PETKİM, TEKEL‘e ait 6 sigara fabrikası, şeker fabrikaları, Sümerbank , Tank Palet, Elektrik Dağıtım Şirketleri, dereler, nehirler, yaylalar, yer altındaki madenler her şey, her şey emperyalist tekellere yok pahasına satıldı. Bir tek fabrika kurmayan AKP, üretim yapan bu kamu fabrikaları da elden çıkınca ekonomide ciddi bir daralma meydana gelmiş oldu. Bu daralmanın faturası işsizlik, düşük ücret ve artan emek sömürüsü olarak emekçilere geri döndü. Yandaş sermaye şirketlerinin karları ise kat be kat arttı.
İktidar birkaç yıl öncesine kadar bir yandan ‘’sosyal devlet “kırıntılarını yok ederken, diğer yandan yoksullaştırdığı kitleleri ‘’yardımlar “, ‘’burslar “, maaş bağlama, makarna, kömür dağıtımları ile kendisine yedeklemeyi başarmıştı. Hiç kuşku yok ki AKP, bu politikalarla yoksullukla mücadeleyi değil, yoksulluğun kendileri için yönetilmesi yolunu seçmişti. Yani yoksullukla mücadele yerine, onu sürdürülebilir bir düzeyde tutarak, bu durumu siyasi iktidarın devamlılığının aracına dönüştürmüştü. Ancak gelinen aşamada sıcak paranın suyunu çekmesinden kaynaklı bu „yardımları veremez duruma geldi. Kamuoyu şirketlerinin araştırmalarına göre oy oranında epeyce erimeler var. Yani ‘’cumhur“ittifakını iktidardan düşme telaşı sardı. Şimdi iktidarda kalabilmenin yollarını arıyorlar. Bunun için seçim sistemini değiştirmeyi, yüzde onluk barajı düşürmeyi, yeni ittifaklar bulmayı sesli bir şekilde dillendiriyorlar.
Sanayi de taş taş üstüne koymayıp elde avuçtakileri de sattılar da tarım da çok mu becerikliydi AKP iktidarı, Kısaca bir de tarım alanına bakmakta fayda var.
Tarımın durumu
Geçmiş yıllarda dünya genelinde tarım alanında kendi kendine yeten, hatta gıda maddeleri ihracatında önemli bir yerde duran ülke konumunda iken, şimdi tarım ve hayvancılıkta ithalatçı bir ülke durumuna gelindi. AKP ‘nin tarım politikası ve pratikteki uygulamaları, sanayide olduğu gibi, tarım üreticilerini uluslararası tekelci sermaye karşısında tek başına bırakıp zayıf düşürme, örgütsüzleştirme politikasıdır. AKP, esas olarak uluslararası tekellerin Türkiye K. Kürdistan distribütörü görevini görmektedir. Tohum üreten ülke iken, tohum ithal eden ülkeye dönüştürüldü. Öyle ki çıkarılan ‘’Tohum Yasası“yla çiftçinin kendi tohumunu üretmesi yasaklandı ve cezai yaptırımlara tabii tutuldu. Çiftçinin yüzde 80‘i borçlu durumda. Örneğin Ege ‘de bankalara borcunu ödeyemeyen çiftçinin arazisine bankalar el koymuş durumda. Böylece borçlandırılan çiftçinin arazisi emperyalist sermayenin eline geçmiş oluyor.
Küçük ölçekli aile işletmeleri için tarım; artık geçimini sağlayabilecek üretim faaliyeti olmaktan çıkarıldı. Uygulanan tarım politikalarından kaynaklı, kayıt sisteminde kayıtlı çiftçi sayısının 2,8 milyondan, 2,2 milyona düştüğü belirtilmektedir. Bu daralma oransal olarak yüzde yirmiyi buluyor. Yine 2002 yılında tarımın toplam istihdamdaki payı yüzde 35 iken, 2017 de yüzde 19‘a gerilediğinin altı çiziliyor. İşsiz güçsüz kalan tarım emekçileri ya mevsimlik tarım işçiliğine gidiyor ya da büyük kentlerin varoşlarında işsizliğe, marjinal işlere, yarı aç yarı tok kalacak şekilde’ ’sosyal yardımlara mahkûm ediliyorlar. Bu durumdan AKP, bulunmaz bir nimet olarak yararlanıp oy deposu olarak kullanıyor. Ancak, açlığın ve yoksulluğun son kerteye dayandığı bu süreçte durum tersine dönüyor.
2006‘da çıkarılan tarım kanununa göre milli gelirin en az yüzde 1‘ini tarımsal desteklemeye kullanılacaktı. Bu durumda kendi mali planlamalarına göre 2007 – 2017 yılları arasında tarıma 188 milyar TL. Destek vermeleri gerekiyordu. Yine kendi beyanlarında 88 milyar TL. Destek verildiği belirtiliyor. Yani devlet bu durumda çiftçiye 100 milyar TL. Borçlu durumda. Tarikatlara, yandaşlara, eşe – dosta en önemlisi de tekellere gelince para zembil gibi, çiftçiye ve ezilenlere gelince paradan eser kalmıyor. AKP‘nin tarım politikasına dair en güzel örnek bu olsa gerek. Ürünü tarlada kalan, emeğinin karşılığını alamayan tarım emekçilerine değil destek; gübreye, mazota zam üstüne zam yapıyor bu faşist iktidar.
Kısacası, tarım ve hayvancılık alanında da AKP, efendilerinin, yani uluslararası tekelci burjuvazinin bir dediğini iki etmedi. Tarım emekçilerini açlığın, yoksulluğun pençesine iterken, tarımda üretim yerine, samandan bulgura, pirinçten şekere, nohuttan mercimeğe, canlı hayvandan ete ve peynire kadar her şeyi ithal eder hale getirildi ülke. Bunun da ötesinde verimli tarım arazileri emperyalist sermayeye peşkeş çekildi,
Bunca işlenmiş suç karşısında halkı uyutmanın yolu olarak da basını, medyayı susturma yolu tutuldu. Devlet olanakları kullanılarak ana akım medya ve basın ele geçirdi. Böylece AKP ‘nin ihanete varan her ekonomik ve siyasal eylemi kitlelere şirin ve başarılı olarak gösterildi. Halk yoksulluk ve açlık içinde bir lokma ekmeğin peşine düşmüşken, havuz medyası refahtan, bolluktan dem vuruyor. Faşist baskılar ve devletin dizginsiz şiddeti bütün hızıyla devam ederken, onlar ‘’güven “den, ‘’demokrasi “den söz ediyorlar. İşin özeti, basın ve medyanın yüzde doksanı iktidarın yalancı şahitliğine ve borazanlığına soyunmuş durumda. Bir dönem böyle idare edebildiler. Ama artık insanlar onların ne dediklerine değil, mutfaklarını saran alevin büyüklüğünü, başlarında sallanan Demokles’in kılıcını görmeye başladılar. Yalancının yalanıyla değil, hayatın gerçekliğiyle yüzleşiyorlar ve hesap sorma eğilimine yöneliyorlar.
AKP ‘nin hükümet olduğu dönemde, emperyalist tekellerin içine düştüğü ekonomik bunalımlar bir biçimiyle devam ediyordu. Buradan kurtulmanın yolu olarak, sermaye hareketlerinin önü açılarak özellikle iktisadi olarak daha zayıf olan ülkelere yoğun bir sermaye akışı gerçekleştirdiler. AKP bunu fırsata çevirerek iyice palazlanmaya başladı. O süreçte, bolca ‘’demokrasi”, ‘özgürlük “‘’Kürt açılımı“gibi söylemlerde bulunarak kitlelerin hatta ‘’yetmez ama evet“ diyen kimi ‘’aydın“ ve ‘’demokrat“ çevrelerin desteğini dahi aldılar. AKP, artık iyice ipleri eline geçirmişken, rakip kliklerin geriletilip tasfiye edilmesi adımlarını daha emin adımlarla atmaya başladı. Zaten devam edegelen egemen burjuva klikler arasındaki iktidar dalaşı giderek derinleşmeye başladı. Bu çelişki ve çatışmalar sadece karşıt klikler arasında değil, aynı klik içinde olanlar içinde de sürüyordu. Cemaatle, Erdoğan klikleri arasında yaşananlar bunun en açık göstergesidir. Cemaatle girilen iktidar dalaşında, Erdoğan ‘ın temsil ettiği klik iktidara iyice yerleşmekle birlikte, güç kaybı da kaçınılmaz olarak gündeme geldi. Erdoğan iyi bir oyun kurucu olarak, eski ‘’düşmanları MHP ve kızıl elmacılarla yeni bir ittifak yolunun taşlarını hızla döşeyebildi. ‘’Cumhur“ ittifakı “darbe” sürecinin atmosferinde, bu iktisadi-siyasal hedeflerle kurulmuş oldu. Tabi bütün bu atılan adımları, emperyalist efendilerinden bağımsız atılmış adımlar olarak algılamamak gerekiyor. Gerek muhalefetteki burjuva kliklerinin “muhalefet” biçimleri ve gerekse iktidardaki kliklerin iktidar etme biçimleri emperyalistlerin istem ve arzuları doğrultusunda olduğu gerçeğini es geçmemek gerekir. Gelinen aşamada, cumhur ittifakı, devlet kurumları içindeki tasfiye ve kendilerine göre düzenleme yolunda epeyce yol almış durumdalar. Ordudan polise, bekçilikten silahlandırılmış özel güvenlik güçlerine, eğitimden sağlığa, bürokrasinden yargıya kadar bütün devlet kurumları bu muhafazakâr ve ırkçı kliğin iktidar hedeflerine göre dizayn edilmiş durumda. Bu durum, burjuva klikler arasındaki çelişkiyi iyice derinleştirmiş, iktidar kavgası keskinleşmiştir.

Keskinleşen bu çelişkiler, esasta “TC” iktidarının niteliğiyle genel olarak toplumda yarattığı derin tahribatlar ve açmazlar üzerinden sürdürülmektedir. Çünkü her burjuva klik, iktidar yada hükümet olma yolunu, takkiye siyaseti ile toplumsal hoşnutsuzlukları yaşayan yığınları kendisine yedekleme siyasetinden geçtiğini bilmektedir. Gelinen aşamada, AKP-MHP-Erdoğan bloğu, bunca hilelere karşın seçim yolu ile iktidarda kalmasının şansını yitirdiğini farkındadır. İktidarı kaybedeceği bir olası seçim sonucunu yok sayarak kanlı bir müdahale ile iktidarda kalmayı bir olasılık olarak planlarken, seçim sonuçlarını lehine çevirecek bir ittifak bloğu ile iktidarda kalmayı daha “meşru” bir çözüm olarak düşünmektedir. AKP’deki çözümsüzlüğün doğurduğu Gelecek ve DEVA partisi dahil, aynı ideolojik-siyasal-tarihsel kodlara sahip burjuva kliğin siyasal temsilini yanına çekmek istemektedir. İYİ parti başkanı Akşener’e yapılan “evine dön” çağrısı, Ayasofya ve Doğu Akdeniz üzerinden yaratılan ırkçı-milliyetçi baskılanma ile, burjuva kliklerin bu ideolojik öze sahip temsillerini ortak paydada buluşturma çabaları, AKP-Erdoğan-MHP güruhunun bir projesidir. Hem “Cumhur ittifakının” bileşenlerini genişletmek, buna karşın “Millet İttifakının” bileşenlerini zayıflatmak, “milli ve yerli” yığınlar özgülünde, “Terör-FETÖ destekçisi ve uzantısı” kampanyası ile bu bloğu zayıflatmak, erken yada zamanında- ki erken olması güçlü olasılıktır- yapılacak bir seçimde iktidar açısından avantajlı konum olacaktır. Devletin “bekası” ve “milli çıkarlar” jargonu ile, burjuva klikler arasındaki ittifak arayışı bu eksende sürerken, her burjuva siyasal partinin üzerinden şekillendiği sermaye grubunun çıkarları, “beka” ve “milli çıkarlar” kavramında ortak paydada buluşmamaktadır. AKP-Erdoğan-MHP bloğu, Ayasofya- Doğu Akdeniz meselelerinde, “muhalefetten” destek alsa da pastanın büyük payı üzerinde yaşanan kapışma, çatışmayı esas hale getirmektedir. Bu pastadan alınan paya mukabil, iki burjuva klik “ittifakı” arasında belirli geçişler olsa da mevcut iktisadi-siyasal dengeler üzerinden, “Cumhur” ve Millet” ittifakı esas gücünü koruyarak sürece devam etmeleri, güçlü bir olasılık olarak öne çıkmaktadır.
Kuşkusuz çelişkiler ve çatışmalar sadece burjuva klikleri arasında sürmüyor. Çelişkinin esası, başta iktidardaki klik olmak üzere genel olarak egemen sınıflarla geniş halk yığınları arasında yoğunlaşarak sürüyor. Ekonomik ve siyasal krizler, sistem değişikliği ve tek adam diktatörlüğü, baskı zulüm, adaletsizlik, işsizlik, yoksulluk ötekileştirme, halkı birbirine düşmanlaştırma, doğanın ve ülkenin talanı, kültürel yozlaşma, kadın katliamlar vs. vb. Bütün bu halkın aleyhine gelişen durumlar sınıf mücadelesini keskinleştirmeye yetiyor da artıyor bile.
Millet ittifakı, bu süreci kendi iktidar yolu için fırsata çevirme gayreti içindedir. Ama şu gerçeğin altını çizmek gerekir. AKP‘nin bu noktaya taşınmasında, CHP‘nin katkılarını CHP‘ye teslim etmek gerekiyor. AKP, her zora düştüğünde, CHP koltuk değneği olma rolünü oynamaktan vazgeçmedi. Parlamenterlerin dokunulmazlığı, sınır ötesi askeri operasyonlar, seçim hileleri karşısında sessizliğe gömülmeler. Kayyum atamaları karşısındaki suskunluğu ve daha da önemlisi kitlelerin isyan etme ruhunu sönümlendirmedeki aktif çabaları AKP ‘ye doğrudan ve dolaylı sunduğu desteğin en açık göstergeleridir. CHP ‘nin bu tutumunu da, devletin “beka” meselelerinden ve yine emperyalistlerin direktiflerinden bağımsız olarak düşünmemek gerekir. ‘’Cumhur“ ittifakının olduğu gibi, ‘’millet“ ittifakının da halka, halkın çıkarları doğrultusunda sunacağı bir şey yoktur. ‘’Millet ittifakının, ‘’Cumhur“ ittifakına karşı yürüttüğü iktidar mücadelesi, aslında devletin karakterini değiştirip, bir demokratikleştirme mücadelesi değildir. Tek arzuları tek adam diktatörlüğünden, eskiden olduğu gibi parlamenter maskeli faşist diktatörlüğe geri çark edilmesidir. Devletteki güçler ayrılığının tesis edilmesi, eğitimin yeniden programlanması, şeriat rejiminin önünü tıkayıp, epeyce yıpratılmış faşist Kemalist diktatörlüğün yeniden inşasından ibarettir. Kuşkusuz, mevcut iktidarın açık koyu faşist diktatörlüğüyle karşılaştırıldığında, kitlelerin lehine kısmi bir takım demokratik iyileştirmeler mutlaka ki vardır. Ancak bu, devletin özüne ilişkin değil, biçimine yönelik kısmi reformlar olarak değerlendirilmelidir. Bu sadece Türk hakim sınıflarının istemleriyle de sınırlı değil. Emperyalist – kapitalist sistemin yönelimleriyle de ilintilidir. Neo – Liberal politikaların dibe vurmasıyla, emperyalistler nasıl bir politik yönelime gireceklerinin hesabını yapmaktadırlar. Türkiye K. Kürdistan ‘daki durumu bundan bağımsız olarak düşünemeyiz. Çünkü Türkiye, emperyalizme bağımlı bir ülkedir. Efendilerine rağmen kendi başına adım atma durumunda değildir. Hele son yıllardaki bağımlılığı iyice katmerleşmiştir. TC. Tarihinin en ağır borç yükü altındadır. Kısacası burjuva klikler arasındaki mücadele iktidara gelme, pastadan büyük payı alma mücadelesinden öte bir şey değildir. Devrimciler, hakim sınıflar arasındaki bu çelişki ve çalışmalardan devrimin lehine yararlanabilirler mi. Evet, reformist – ekonomist çizgiye düşülmeden bu mümkündür. Yararlanmak da gerekir.
Devrim-Demokrasi Güçlerinin Tutumu Üzerine!
Açık faşizmin en koyu biçiminin hüküm sürdüğü, burjuva klikler arasındaki iktidar dalaşının alabildiğine derinleştiği bu süreçte, devrimci demokratik çevrenin sürece dair taktik bir politikayla, bir programla kitlelerin önüne çıkamamış olması bir yönüyle kendiliğindenci bir durumun ifadesi olurken, bir yönüyle de kitleleri hakim sınıfların kuyruğuna takma anlamına gelmektedir. Niyet elbette ki bu değildir ama, pratikteki yansıyışı budur. Herkesin kendi dergi sayfaları arasında bir şeyler yazıp çizmesi, sürece müdahale anlamında fazla bir şey ifade etmiyor. Siyasal rejimin nereye evrileceği (şeriata mı gidilecek, eskiye mi dönülecek) toplumsal kesimlerin her birinin kendi penceresinden veya kendi bulunduğu zeminden sesini yükselttiği, ama örgütsüzlüğün hat safhada olduğu, yönetenlerin yönetemez, yönetilenlerin ise artık yönetilemez bir duruma hızla ilerlediği böylesi bir süreçte devrimci – demokrat, komünist çevrelerin sahaya derli toplu bir şekilde inememiş olmaları düşündürücüdür. Hiçbir örgütün tek başına bu süreci omuzlama, halka güven verme olanağına sahip olmadığı gerçeğinden hareketle, süreci kitlelerin ve devrimin lehine çevirmek için, hakim sınıf ittifakları bloğunun karşısına, devrimci bloğun doğru taktik bir mücadele ve örgütlenmeyle sahaya inme çağrımızı yapıyoruz. Aksi takdirde kitleler, burjuva klik bloklarından birinin veya öbürünün kucağına itilmiş olunur.
Önümüzde iki seçenek var. Ya ‘’ Millet ittifakının popülist söylemlerine, sözde demokrasi iddialarına kanıp ‘’Cumhur“ ittifakına karşı ‘’ortak“ bir mücadeleye soyunacağız. Ki bu, sınıf işbirlikçiliği demek olur. Ya da süreci halkın ve devrimin lehine çevirmek için devrimci bir bloğun oluşturulup pratik müdahaleyi yükselteceğiz. Buradan devrimin çıkma ihtimalinin zayıf olduğunun bilincindeyiz. Ama bir kısım demokratik ve sosyal mevziler kazanmak pekâlâ mümkündür. Sürece dair taktik mücadele ve örgütlenme dememizin nedeni de budur. Devrimci bir bloğun acilen oluşturulmasının bir diğer nedeni, kararsız küçük – burjuva kurum ve kuruluşların ‘’Millet ittifakına yönelimini durdurmak olarak düşünülmelidir. Şimdiden bu yönelimleri hep birlikte görmekteyiz. Hatta HDP ve ulusal hareketin bu konudaki muğlaklığını gözden kaçırmamak gerekir. Düne kadar Kürt sözcüğünü ağzına almayan CHP, şimdi çözüm raporu hazırlıyor. Misak-ı milli sınırlar içinde, Kürtlerin bir kısım demokratik haklarından söz etmeye başladılar. Bu durum, Kürt hareketlerini açık veya gizli ‘’millet “ittifakına göz kırpmanın vesilesi olabilir. HDP ve ulusal hareketin sözcüleri de zaman zaman bu yönlü muğlak açıklamalar yapmaktadırlar.
Sonuç olarak meselenin odak noktası, faşist iktidarın dizginsiz saldırıları, tek adam diktatörlüğü, ekonomik ve siyasal kiriz, tüm demokratik ve sosyal hakların yok edildiği, açlığın, yokluğun ve yoksulluğun en üst boyutlarda seyrettiği, Kadına yönelik taciz, tecavüz ve katliamların inanılmaz boyutlarda arttığı, doğanın talan edildiği, ekonominin krizlerden kurtulmadığı, Yeni – Osmanlıcılık hayalleriyle sistem değişikliğine gitme çabaları, farklı inanç, ulus ve milliyetleri yok sayma ve bunlara karşı uygulanan baskılar katliamlar, adalet ve hukukun tamamen çökertildiği ve daha sıralanabilecek pek çok kanunsuzluklarla dolu çelişkiler yumağı haline getirilmiş Türkiye-K. Kürdistan ‘da toplumsal çelişkiler, sınıf mücadelesi her geçen gün derinleşmektedir. Bir yandan hakim sınıfların kendi aralarındaki iktidar kavgaları, öte yandan geniş halk yığınlarıyla hakim sınıflar arasında ki çelişkiler ve çatışmalar mücadelenin odağına oturmuş durumda. Bu durum karşısında, hakim sınıf kliklerinin yedeğine düşmeden, halka gitmek, halkla bütünleşmek devrimci görev ve sorumluluktur. Devrimci görev ve sorumluluğumuzu yerine getirmekse bir zorunluluktur.
Bu makale ilk olarak Halkın Günlüğünde yayınlanmıştır









