
Ortadoğu, Körfez ve çevre bölgeleri ihtiva ettiği zenginlik nedeniyle kesintisiz büyük kapışmalara, hesaplaşmalara, kanlı savaşlara sahne oldu. Bugün için derin çelişkiler, tatlı parsalar ve bunlar uğruna çatışmalar ve savaşlar her yönüyle devam ediyor. Tarihten gelen çatışmaların dayandığı çelişkiler karmaşık hale geldikçe çatışan güçlerin konumu değişiyor, çatışmalar durmaksızın derinleşiyor. Özellikle, Rus sosyal emperyalist blokun dağılmasından sonra dünyanın o gün için politik dengesini ayakta tutan ana direklerden biri olarak yıkılmasını fırsat bilen dünya emperyalist gericiliği, bu süreçten sonra bölgeye doğrudan müdahaleleriyle çatışma ve çatışan güçlerin ilişkileri önemli ölçüde değişikliğe uğrattı.
Diyebiliriz ki eski politik güç dengesi ve ilişkiler ile şimdiki güç denge durumu tamamen farklıdır. Ayrıca, çatışan her bir gücün ittifak ilişkileri sürecin genel seyri içinde sık sık değişime uğramaktadır. Konumuz başlı başına bu değişiklik olmadığı için üzerinde uzun durmayacağız. Dolayısıyla ele alacağımız ana konu İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn (İsrail-Arap Anlaşması da denebilir) arasında kısa zaman önce yapılan “Barış Anlaşması’nın anlamı ve bölge halkları üzerindeki etkilerine değineceğiz. Değişik evrelerden geçerek devam eden çatışmalardan söz ederken, İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn gibi ülkelerin henüz yakın süre öncesine kadar birbirlerini nasıl tanımladıklarını hatırlamak durumundayız.
Nerdeyse tüm Arap coğrafyasında “şeytan” diye nitelenen İsrail ile, İsrailin, “terörizm destekçisi” olarak nitelediği Birleşik Arap Emirlikleri arasında imzalanan “Barış Anlaşması’nın ne kadar ve killer arasında kimlere karşı bir “barış” olduğunu tartışma sahasına getiriyor. İki ülke arasında yapılmış gibi görünse de aslında bu anlaşmaya bir Arap-İsrail anlaşması demek daha doğrudur. Zira Üzerinde anlaştıkları zemin bir çok noktada güç dengelerini bozmuş gözüküyor. Soru şudur: üzerinde tepiştikleri, çatıştıkları sorunlar yumağında hiç bir çözüm ve ilerleme sağlanmadığı halde ne oldu da bu devletler arasında yeni bir sayfa açıldı? Ne oldu da bu ülkeler arasında çelişki ve çatışma konularının üzeri örtülerek yeni bir işbirliği sürecine girdiler? Bu soruların cevabını doğru yanıtlamak önemlidir! bu noktadan bakıldığında şunu söylemek yerinde olur.
Birincisi, uzun zamandan beridir Ortadoğu’da, özellikle Körfez bölgesi ve çevresinde, çıkarlar temelinde güç ilişkileri yeniden şekilleniyor. İkincisi, bu yeni şekillenme sürecinde değişen tehdit ve çıkarlar neticesinde dost veya düşman belirlemesi yer değiştiriyor ve dost ve düşman kimdir sorusu yeniden cevaplanıyor. Üçüncüsü, bu sürecin seyri içinde çıkarların uyumu veya uyumsuzluğu da yeni bir ittifak ilişkisini dayatıyor. Dördüncüsü, sürecin dayattığı zorunlu ittifaklar ışığında hiç beklenmeyen güçler arasında zorunlu ilişkiler üretiyor. Beşincisi, bütün bunlara rağmen kurulan her yeni ilişki ve işbirliği düz veya rutin gidişatta değil, beklenmedik alt-üst oluş, çekişme ve kavga içinde devam ediyor. Ki, kurulan ilişkiler her an karşıtına dönüşebilir. Dolayısıyla, İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn arasında yapılan barış anlaşmasının içeriğini bu minval üzerinde düşünmek gerekir.
1971 yılından bu yana Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) İsrail’i “düşman” kategorisi içinde değerlendiriyor. Bu anlaşmaya kadar İsrail ile ne diplomatik ve ne de herhangi bir ilişki kanalı kurulmuş değildi. Bahreyn için de durum aşağı-yukarı budur. BAE ve Bahreyn, Filistin sorununda ve bir çok meselede İsrail’in karşısında durmuş Filistin’e belli bir destek veriyorlardı. Hem aynı ulus olmanın hem de ezilen bir taraf olarak Filistin halkının mücadelesine kısminde olsa omuz veren ülkeler konumundaydılar. Yıllarca İsrail’e karşı bu tutumları sürdü.
Keza İsrail’de aynı şekilde; hatta daha saldırgan ve katı bir tutumla BAE ve Bahreyn’i “terörizme destek vermekle suçlardı. Karşılıklı bilinen bu tutumlar 2015 yılına geldiğinde belli değişim göstermeye başladı. 2015 yılının Aralık ayına gelindiğinde İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri’nde resmi ofis açtı. Âmâ gerçek şudur ki bu ilişki 2015’den önce kurulmuştu ve ofis açma, sürdürülen gizli pazarlıklarla Ortadoğu ve Körfez bölgesinde değişen politik, ekonomik, askeri güç dengelerinin öncü görüntüsüydü.
Dağılan ve yeniden kurulan ittifaklar
Birinci ve özellikle ikinci Körfez savaşını izleyen süreçte hatırlanacak olursa, bu saldırı ve işgallerin yarattığı ortam neticesinde, Kürt milli hareketi bu ortamdan yararlanarak Kürdistan’ın Güney bölgesini özerklik statüsüne kavuşturdu. Bugün BM tarafından resmi olarak kabul edilmemiş de olsa Güney Kürdistan fiili bir devlettir. Devam eden çatışmalı sürecin Suriye’de çakılması bölgedeki ilişki denklemini tümüyle alt-üst etti. Ancak her durumda aktif yararlanmayı önceleyen Kürt milli hareketi oldu. Ki, Kobane’ye karşı başlatılan saldırının tetiklediği büyük direniş Rojava kazanımına dönüştü.
Her şey açık seçik olarak tüm dünyanın gözleri önünde cereyan etti. Kürt hareketi için, belki de tarihinde ilk defa, bu denli bir fırsat ortaya çıktı. İşte tam da bu noktadan çok önce bölge despot-faşist-soykırımcı devletler, adeta alevlenerek gelişen şartlara karşı güçlerinin esasını devreye soktular. Bunların başını da yayılmacı hedefler taşıyan Türk ve İran’ın faşist devletleri çekmektedir.
İran ve Türk devletleri, bölgede kendi planları doğrultusunda saldırılar başlattılar. Türk devletinin asla dinmeyen sömürgeci-yayılmacı emelleri hem Kürdistan’nın kurulmasını engelleme hem de bölgede yeni Osmancılık hayalleri ile güçlü bir egemenlik kurmak için yanıp tutuştu. Arzularını başarıyla uygulayabilmek için bazen ABD, bazen ise Rusya ile ortaklaşma ya da işbirliği gibi oldukça karmaşık çelişkili bir ilişki içinde oldu. Keza İran, Türk devletinin saldırganlığını hiç aratmayan, eski imparatorluk gelenekten edindiği tecrübeyle ve aynı zamanda kendisini İslamın şii kolunun temsilcisi olması iddiası ile diğer Müslüman ülkeler içindeki Şii, Sünni gibi çatışmalı konular üzerinde güç olma ve yayılma emelleriyle harekete geçti.
Kabul edilmelidir ki İran bu konuda son yıllarda İslam devrimi adı altında Orta-Doğu ve Körfez bölgesinde hızla yayılmayı başarmış bir ülke konumuna geldi. Bölgede oldukça faal olması ve çeşitli İslam ülkelerin şii inancındaki toplum kesimlerini etkileyip sirayet etmesi; hatta bu kesimi örgütleyerek yedeklemesi durumu hem ABD ve İsrail’i hem de Şii kesim üzerinden iç ilişkilerine doğrudan müdahale ettiği Müslüman ülkelerin egemen sınıfları için ciddi derecede rahatsızlık yarattı. Bu rahatsızlık o denli etkili olmuş olmalı ki Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Suudi Arabistan gibi ülkeler, İran karşısında yeni ittifak arayışına girme zorunluluğunu hissetti.
Dikkatle bakıldığında İran, Yemen, Irak ve bir ölçüye kadar (Rusya’dan sonra) Suriye üzerinde nüfuzunu küçümsenmeyecek derecede genişletti. İran’ın devam eden bu yayılmacı girişimlerini durdurmak, yukarda adını andığımız veya anmadığımız Müslüman ülkelerin, petrol şeyhlerinin iktidarlarını koruyabilmek asıl görev durumuna dönüştü: İran’ın durdurulması veya hiç değilse geriletilmesi gerekiyordu; ama nasıl? İran’ı durdurmanın bir yolu olarak Türkiye ile ittifak etmek olumlu sonuç verir miydi? Bu soruya olumlu cevap vermek imkansız. Zira, aynı yayılmacı eğilim Türk devlet politikasıdır ve bunun için tüm gücüyle çalıştığını da gizleyemiyor. Kaldı ki pek çok İslam ülkesi için Türk egemen sınıflarına karşı tarihten gelen ve henüz tamamlanmamış bir hesapları var.
Bunun yanı sıra kapışma ve çatışma durumu yeni sorunlar üzerinde sert biçimde devam etmektedir. Türk devleti de tıpkı İran gibi, Müslüman dünyanın efendisi olma hayalleriyle yanıp tutuşmaktadır. Bu tam da yeni Osmanlıcılığın hiç dinmeyen sıcak arzusudur. Dolayısıyla İran’a karşı Türk egemen sınıflarıyla buluşma ve ittifak etmenin şartları yoktur. Ancak öte yandan da, İran, bir çok meselede tam zıt bir yerde durmakla beraber, özgür bir Kürdistan’ın oluşması ihtimalinin belirdiği her seferinde Türk devleti ile tarih boyunca işbirliği içinde hareket etmekten şaşmamıştır. Çünkü her iki devlet Kürdistan’ın sömürgeleştirilmesinde ortak rol aldıkları için, olası bir Kürdistan sözcüğünden bile nefret duymaktadırlar
Dolayısıyla Birleşik Arap Emirlikleri durumun farkında olarak; bir avuç gerici elit, despot petrol ağasının çıkarlarını koruyabilmenin tek yolu olarak ABD’ye yanaşmaktan başka “çare” olmadığını gördü. İran, “büyük şeytan” dediği ABD ile 1979 yılından bu yana çatışma içindedir. Aynı ABD, İran’ın bölgedeki yayılmasını engellemek için ekonomik, askeri, diplomatik tüm yollardan saldırılarda bulunmaktadır. Keza ABD’nin bölgedeki en sağlam ve güvenilir müttefiki İsrail, aynı şekilde yıllardan beridir İran’a karşı kapsamlı baskı uygulamakta ve kimi zaman askeri saldırılarda bulunmaktadır.
Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Suudi Arabistan ve diğer Petro-dolar sahibi mollalar, Rusya yönetimi ile ortaklaşma ve ittifak kurma şanslarının zayıf olduğunu bilirler. Rus oligarşisinin bölgede en “sadık” müttefiklerden biri İran’dır. Bu “sadık” müttefiklik ilişkisi Rusya’nın ABD ile öteden beri tezat çıkarlarında yatar. ABD emperyalistleri ile var olan çıkar çatışması Rus-İran yakınlaşmasının da temelidir. Hal bu olunca diğer İslam ülkelerinin egemen güçleri için ABD ve yakın müttefiki İsrail’e boyun eğmek ve ilişkilenmek dışında bir yol kalmamaktadır. Ama ne var ki, uluslararası gerici güçler arası ilişkileri biraz yakından takip edenler bilirler ki herhangi bir “güçlü” ile ittifak etmenin mutlak bir faturası vardır. Hele bu güç ABD ve İsrail ise durum daha ağır bir karşılık veya yüklü fatura gerektirir.
İsrail BAE, Bahreyn anlaşması aslında bir Arap-İsrail anlaşmasıdır
İşte bu fatura 13 Ağustos 2020 tarihinde ete kemiğe bürünmüş gibi gözükmektedir. BAE ile İsrail arasında varılan “Barış Anlaşması” bu tarihte ilan edildi. BAE, Mısır ve Ürdün’den sonra İsrail ile anlaşma ve barış yapan üçüncü ülke oldu. İki ülke arasında MOSSAD üzerinden sürdürülen uzun zaman alan pazarlıklar önceleri özel şirketler arası bir iş anlaşması olarak yansıtılsa da, nihayet anlaşmanın iki devlet arasında yapıldığı kabul edildi. Yapılan açıklamaya göre turizm, güvenlik, teknoloji, enerji, kültür ve yatırım gibi alanlarda iş birliği yapmanın yanı sıra karşılıklı elçiliklerin açılması karar altına alındı.
Anlaşmada var olan “güvenlik, teknoloji..” gibi çok önemli konular açıktır ki İsrail lehine İran’ın stratejik olarak kuşatılması planıdır ve hedef de aşağı yukarı bellidir: İran yayılmacılığını durdurmak için bütün sahalarda işbirliği yapmak ve BAE ve Bahreyn’in Filistin’e verdiği desteğe son vermektir. böylece Filistin davasının Arap halkları nezdindeki duyarlılık diplere çekilecek, buna karşılık İsrail’in İslam coğrafyasındaki manevra kabiliyeti yükseltilerek Filistin topraklarına yayılmasına imkan yaratılarak Kudüs planını uygulama sürecinde BAE ve Bahreyn’in en azından bu plana sessiz kalmaları garantilenecektir. Ve tabii Türkiye’nin radikal İslami unsurların kullanmasının önünü kesmek ve mümkünse tümden dışlamasını sağlamak da bu anlaşmanın amaçları dahilindedir. Türk egemen sınıfların, Mısır, Suudi Arabistan, BAE ve daha başka Arap ülkeleriyle yaşadığı sorunlarda İsrail’in etkisini unutmak saflık olur.
Ayrıca bu anlaşmanın doğrudan içinde olduğu halde, açıkta gözükmek istemeyen ABD’nin aktif rol aldığı bellidir. İran’ı durdurmak maksadıyla Rusya ile uzlaşması için Trump’a baskı hem BAE hem de İsrail’in birleştikleri ortak bir noktaydı. Ve görüşümüzce ABD Başkanı Trump’ın Putin ile İran konusunda kısmı bir anlaşmaya vardıkları güçlü ihtimaldir. Ancak Rusya, tıpkı Suriye’yi bırakmadığı gibi, İran’ı savunmaktan tümden vazgeçmez. Güçten düşürülmüş ya da dağılmış bir İran demek Rusya’nın Kafkasya ve çevre yerlerde ABD ve batı emperyalizminin kuşatması altına alınması olur.
Ama kısa süreli saldırılara ve İran’ın bazı uç çıkışlarının vurulmasına taviz verebilir. Zira bir süre önce İran’ın bölgede yayılmasında en büyük rol oynayan “Devrim Muhafızları” Kudüs gücü komutanı general Kasım Süleyman’ı füzeyle vurup imha etmesi ve Rusya’nın bu saldırıya sessiz kalması veya cılız ses çıkarması bu ilişkinin sonucudur. ABD’nin İran’a karşı ambargo ve diğer bazı baskı politikalarına ek olarak BAE ve Bahreyn’i İsrail ile Barış Anlaşması imzalamasına ikna etmesi, İsrail’den çok ABD’nin başarısı sayılır. hatırlanması gereken diğer bir nokta ise, İsrail gibi, BAE ve Bahreyn de İran gibi Türkiye’nin de Ortadoğu ve Körfez’de kalıcı bir güç haline gelmemesi noktasında anlaşmaktadırlar.
BAE, Türkiye’nin Irak’ta yaptığı operasyonları kınaması ilginç gelebilir ve bu tespitle çelişkili görülebilir. BAE’lerinin kınadığı operasyonlar esasında Kürtlere yönelik olandır ve Kürt hareketine en küçük bir sempati duymadığı halde, Türk yayılmacı arzusunu durdurmak veya kırmak için Irak topraklarındaki operasyonlara açık tavır almıştır, tıpkı Suudi Arabistan molla yönetiminin ve Mısır egemenlerinin yaptıkları gibi. Şimdilerde bu ülkeler Türk mallarını boykot etmektedir. Öte yandan İsrail ve BAE Libya’da, Libya Ulusal Ordusu olarak geçen Hafter gurubunu desteklediler. Oysa Türk devleti Ulusal Mutabakat Hükümeti olarak bilinen kesimi desteklemiştir. Yani BAE ve İsrail, Orta-Doğu ve Körfez’de hatta Doğu Akdeniz’e ilişkin çıkar politikaları esas olarak uyum içindedirler. İran ve Türkiye’nin yayılmacılığını engelleme konusunda anlaştıkları da bir o kadar gerçektir. İşte yapılan anlaşmanın dayanak noktaları bu çıkar ilişkilerinde yatmaktadır.
Bu anlaşmanın birinci ve en hararetli destekleyicisi elbette ABD emperyalistleri oldu. Keza emperyalist Fransa ve İngiltere anlaşmayı sevinçle karşılayan açıklamalar yaptılar. Bölgenin yerel despot devletleri ise doğal olarak ikiye bölündü. Gerekçeleri farklı olmakla birlikte Türk ve İran yayılmacı devletleri anlaşmayı kınadılar. Zira bu anlaşma onların çıkarlarına taş koyan bir sonuç getirdi. Bu nedenle kendileri de sınırlı derecede destek verdikleri halde, BAE’ni ve Bahreyn’i Filistin davasına ihanet etmekle suçladılar.
Selefi Sultan Tayyip’in Sözcü’sü İbrahim Kalın “Filistin halkına ve davasına ihanet edenlerin hüsranını tarih elbette yazacaktır” dedi. Keza, İran Devrim Muhafızları’nın sesi durumundaki Tasnim Haber Ajansına konuşan birçok İran’lı yetkili anlaşmayı “utanç verici” olarak nitelemişlerdi. Bütün bu kınamalar veya protestolarda bulunan ülkelerin hükümet sözcülerinin derdi elbette ne Filistin’in haklı davasıdır ne de ezilen halklara sahip çıkma arzusudur. Her iki devletin bağırtısının temel nedeni, sömürgecilikte sınır tanımayan saldırganlıklarının önüne çıkarılan barikattan başka bir şey değildir.
Bunların Filistin davasındaki samimiyetlerinin ölçütü, Kürdistan davasına yaklaşımlarında görmek mümkündür. Dört parçaya bölünmüş Kürdistan’ın iki parçası bunlar tarafından ilhak edildiği orta yerde dururken, ezilen bir başka ulusun (Filistin) özgürlüğü konusunda nasıl samimi olabilirler? Bu onların doğasına aykırıdır. Ki, sadece ilhak ettikleri parçaya karşı değil, kendilerinin denetimi altında olmayan Kürdistan parçalarında olumlu manadaki her gelişmeye karşı bile en küçük tahammülleri yoktur. İşte Rojava Kürdistan’ına cihatçı faşistleri saldırtmaları. Keza, Güney Kürdistan’da bağımsızlık referandumu sırasında yaptıkları hayasız saldırgan girişimleri gibi! Bunlar akıllarda sökülmezcesine yer etmiştir. Kaldı ki Selefi Sultan Tayyip kimi zamanlar terörist devlet dediği İsrail ile yaptıkları ekonomik, askeri vb. hiç bir anlaşmayı bozmaması ilginç değil midir? Filistin’i kana boğan, “kutsal Kudüs” dedikleri İsrail’in pervasız girişimlerine rağmen hiç bir ekonomik, sosyal ve askeri anlaşmalara dokunmamış olmaları sahtekarlıktan başka bir şey değildir.
Bozmazlar zira Türk devlet politikası sadece ve sadece komprador tekellerin hesabına çalışır. Komprador tekellerin hiç bir çıkarına zarar vermek istemezler. İsrail ile bu nedenle anlaşmaları bozmazlar. Gerisi sahtekarlıktır, ikiyüzlülüktür, yalan ve kuru ajitasyondur. Bu söylediklerimiz hiç kuşkusuz diğer taraf içinde geçerlidir. İsrail’in kimi zaman Kürt yanlısı açıklamalar yapması ve Kürtlere dost görüntülü tutum alması ikiyüzlülükten başka bir şey değildir. Kürtlerin kendi topraklarında özgürce yaşamak arzusunu desteklediği söylenen İsrail’in inandırıcılık ölçütü, Filistin halkının haklı davasında sınanmıştır. Filistin halkı uzun yıllardan beridir İsrail’in işgal, katliam ve kitlesel sürgün politikaları altında zülüm görmektedir. Yine gerici Arap egemenleri Arap halkına yoksulluk, baskı ve cehalet yaymak ve öğretmek dışında ne vermişlerdir? Bu sorular topunun durumunu net olarak ve hatta fazlasıyla açıklamaya yetmektedir.
”Barış anlaşmasının” bölgeye yansımaları
Barış Anlaşması olarak açıklanan yeni işbirlikçilik ilişkileri bölgeye barış şöyle dursun, mevcuttan çok daha fazla kan ve göz yaşı getireceği kesindir. Suudi Arabistan, BAE’leri, BAHREYN ve daha bir çok petrol üzerine oturmuş şeyh-molla despot rejimler ve diğer egemenlerin milyarlarca dolar tutarında silah satın almaları bu gerçeğe işarettir. İran ve Birleşik Arap Emirlikleri Yemen’de egemenlik dalaşında milyar dolarlar ödeyerek satın aldıkları bu silahları kullanmaktadır. Oysa dünyanın ve bölgenin gerici egemen güçleri kendi dar çıkarları uğruna halkın can ve ter pahasına yarattığı zenginlikler gerici savaşlarda degilde refah için kullanılmış olsaydı yoksulluğun, yokluğun sözü edilmezdi. Ama bu vampirler; kan dökmek ve can almak dışında bir siyaset üretememektedir.
Din ve inanç konularını elinde ve dilinde düşürmeyen azılı bu halk düşmanı egemenler, eğer din ve inanç konusunda sanıldığı gibi hassas olsalardı, mantıken ve normal olarak tüm İslam ülkelerinin bir arada ve dayanışma içinde olmaları gerekmez miydi? Bu mantık tersten Hıristiyan ülkelerde de böyle işlemesi gerekmez miydi? Ama durum hiç öyle değil! Mesela, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Mısır, İran, Türkiye ve daha sayabileceğimiz başka Müslüman ülkeler hiç de aynı cephede değiller. Ya da Hristiyan olan ABD, Rusya ve daha başkaları da öyle. Değiller ve hiç bir zaman öyle de olmayacaklar! Sermayenin ruhu buna zıttır. Niyetlerin ötesinde sermaye ve sözcüleri için dine, milliyete, milliyetçiliğe, ırkçılığa ve gerektiğinde ise faşizme başvurur. Gerektiğinde ise bunların her birini birer paçavraya çevirir bir yana atar.
Yani din, etnik köken vs. sermaye için kullanılacak birer enstrümandır. Sermaye için din, etnik köken, milliyetçilik halkı manipüle etmenin bir silahıdır. BAE, Suudi Arabistan, Bahreyn, Mısır gibi ülkeler İran’a karşı genel olarak İsrail ve ABD ile yan yana durmaktadırlar. Yine, Kafkasya’da Azeri-Ermeni çatışmasında İran genel olarak Müslüman Azerbaycan’a karşı Ermenistan’ın yanında yer almaktadır. ABD ise Hristiyan Ermenistan’ın değil, Azerbaycan’ın tarafında yer almaktadır. Çünkü, ABD, Azerbaycan’ın başarılı olması durumunda (ki, bu Türk devletinin de turancı arzusu ile örtüşüyor) İran’ın kuzeyinde işgal altında tuttuğu 40 milyon nüfuslu Azeri’nin yaşadığı toprak parçasını Azerbaycan devlet sınırlarına katacağı hesabını yapmakta.
Bu durumun farkında olan İran ise, bunu engellemek için genel olarak Ermenistan’ı desteklemektedir! Keza Rusya için Orta-Doğu’da Suriye ne kadar önem arz ediyorsa, Kafkasya’da da Ermenistan o kadar hatta daha da fazla önem azar etmektedir. Bu noktada İran ve Rusya’nın çıkarları denk düşmektedir. Yani kutsal değer atfettikleri din ve inancın maddi çıkarlar söz konusu olduğunda hiçbir önemi kalmamış oluyor. Çıkarlarına uygun düşmediğinde ayaklar altına aldıkları din, her türlü haksızlığı, adaletsizliği ve eşitsizliği meşrulaştırmak için “hikmetinden sual olmaz, takdir-i ilahinin hükmü” olarak yoksulların başına boca edilir.
Şimdi yapılan ve adına Barış Anlaşması dedikleri Arap-İsrail anlaşması, Arap halkları ve Filistin için bir kötülük ittifakıdır. Bu ittifak başından tırnağına kadar militarist ve saldırganlıkla doludur. En çok da Filistin halkına zarar verecektir. Uzun yıllardan beridir hem kendi egemenlerinin hem de dışardan sürdürülen saldırılar altında inleyen bölgenin yoksulları, bu türden gerici anlaşma ve ittifakların üreteceği saldırganlıkla daha fazla yüz yüze kalacaktır. Her ülkenin yoksullarının bir bölümü, kendi egemenlerinin “kutsal vatan” savunmalarıyla zehirlenerek yürütülen gerici savaşların dayanakları yapılırken, karşı çıkanlar ise “vatan hainliği” ile suçlanarak ağır cezalara, soruşturmalara, tutuklamalara ve hatta öldürülmelere maruz kalmaktadır.
Savaşın her bir etabı binlerden, on binlerden; hatta yüzbinlerden oluşan yeni insan gurupları sınırlara doluşacaktır. Yani yine kitlesel göç, derin acılar ve belirsizlikler… Güç ve egemenlik ilişkisinin yeni bir girişimi olan BAE, Bahreyn ile İsrail anlaşması kendi mantık silsilesi içinde başka çatışmaları, komploları, suikastları ve savaşları getirecektir. İsrail BAE arasında yapılan anlaşmayı şiddetle destekleyen ve imzalayan BAHREYN İçişleri bakanı Raşid bin Abdullah El Halifa şu açıklamayı yaptı;
“Filistin davasından vazgeçmiş değiliz. Sadece Bahreyn’in güvenliği ve ekonomik istikrarını güçlendiriyoruz. İran, baskıcı bir yöntem izlemeyi tercih etti ve bizim iç güvenliğimize zarar veren ciddi bir tehdit olmaya başladı” derken, İsrail ile yapılan barış anlaşmasının ne için ve kime karşı yapıldığını çok net bir biçimde deşifre etti.
Son söz olarak, Ortadoğu ve Körfez bölgesinde ezilen halkların içine düşürüldükleri sürgün, katliam, yokluk, yoksulluk ve acıya son verecek olan tek yol komünal bir yaşamdır. Komünistlerin ısrarla kapitalist sömürüye, tahakküme, soyguna, talana karşı mücadele çağrıları bu nedenledir. Halkların gerçekten özgür, kardeşçe birlikte yaşaması için tek yol, emekçinin ortak ürettiğini ortak paylaştıkları bir sisteme geçmektir.
Egemen sınıfların halklara yutturmaya çalıştıkları “vatan, millet, kutsallar” gibi uydurma değerlerin sömürü ve sermayelerini korumaya ve büyütmeye yarayan peçeteden başka bir işlevi yoktur. Mülk sahipleri için vatan, sermayelerine sermaye katacak her yerdir. Bu gerçeği anlamak için yapılan ittifaklara, anlaşmalara veya ezilen halk kitlelerine karşı yürüttükleri savaşlara bakmak yeterlidir. İşte bu nedenle emperyalist yayılmacılığa, gerici despot yayılmacı saldırganlıklara ve her türlü egemenlik ilişkilerine karşı alternatif politikalar ışığında örgütlenmek ve devrime yürümek en önemli görevidir. Bu görev, devrimci öncünün bulunduğu tüm toprak parçalarında yerine getirilmesini bekliyor.









