
Gül Kanamadan Kızıla Dönmez
Ben, şimdi burada, Erdal Erzincan’ın, Alevilikte ibadetin dilinin Türkçe olduğuna dair söylediklerini olumlayacak ya da olumsuzlayacak değilim… Ama son günlerde, gerek Tele1 Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ ve gerekse, Erdal Erzincan etrafında dönen ve Aleviliğin ne olup ne olmadığına ilişkin tartışmaların ortaya çıkardığı açık bir olgu var ki o da bu coğrafyada ve Orta Doğu’da siyaset kurumu, devrim cephesinde de karşı devrim cephesinde de esas olarak sınıf çelişkileri bağlamında değil ama din, mezhep ve milliyet gibi toplumsal üst kimlik çelişkileri bağlamında biçimlenmektedir…
Aleviliğin, tarihiyle ve bugünüyle ne olup olmadığı konusu bu makalenin sınırlarını aşar… O nedenle ben, burada en azından makalenin birinci bölümünde Erdal Erzincan’ın söyleminden ne anladığım ve ne anlaşılması gerektiği sorunu üzerinde duracağım…
Halkın pratik yaşamında, sofrasında, tarlasında, ustanın tezgahında, yığınların duygu dünyasından bir nehir gibi akan suyu işleyen şairlerin, aşıkların, ozanların deyişlerinde, dizilerinde, ezgilerinde, kısacası halkın pratik yaşamında yeri olmayan şeylerin aslında felsefede de yeri yoktur… Öyle ki epistemoloji ve ontolojinin en karmaşık sorunlarının dahi çözümü aslında doğanın, evrenin ve emek etkinliğinin tarihsel diyalektiğindedir… Önemli olan diyalektik yöntemi tarihsel bağlamlarıyla olgulara uygulanabilmektedir…
Marks’ın dediği gibi sorunun olduğu yerde çözüm de vardır ya da gelişmektedir… Bu tespit, her Marksist için yalnız siyasal olgulara değil ama felsefenin epistemolojik ve ontolojik problemlerine yaklaşımda da ilkesel değerdedir… Coğrafya kaderdir diyoruz örneğin…Niçin? Çünkü tarih zaten üzerinde yaşanılan coğrafyanın tarihidir… Öyleyse Marksistlerin gerek teorik ve gerekse pratik toplumsal sorunlara dair siyaset belirlemedeki ilkesi de coğrafyayı ona yabancı olan şeylerden arındırmak olmalıdır…
Ama bu, içi boş bir yurtseverliğe de indirgenemez… Çünkü coğrafyanın tarihi her ne kadar üzerinde sınıf çatışmalarının yaşandığı bir tarihse de o tarihi biçimlendiren şey öncelikle insanın doğayla emek etkinliği aracılıyla kurduğu ilişkidir… Zeytin ağacı örneğin, Egenin iki yakasını birleştiren bir köprü gibi yüz yılların tarihsel birikimini taşıdığı gibi, bir ağaç olarak kendisini kuşatan bütün sınıflı toplumlar tarihine meydan okurcasına, yüzlerce yıllık ömründe ölümsüzlüğün de simgesi olan ontolojisiyle barışın, dostluğun ve kardeşliğin simgesi olabilmişse, bu her şeyden önce onun soframızdaki yerinden dolayı böyle değil midir?
Coğrafyayı, ona yabancı şeylerden arındırmak derken, kültürel anlamda farklılıkları değil, ekonomi politikle ilişkisi içinde doğanın diyalektiğine de aykırı ögeleri kastediyorum… Yoksa, halkların kültürü dünyanın farklı coğrafyalarında, farklı biçimlere bürünse de özünde dayanışma olan bir kültürel karaktere sahiptir… Ancak, sınıflı toplumların ve özellikle de kapitalizmin rekabetçi, anarşik ekonomi politiği halk kültürü için de onu dejenerasyona uğratan bir işlev görmektedir…
Ayrıca söylemek gerekir ki coğrafyanın sorunları kadar çözümleri de kendi içindedir…. Coğrafya dışında aranan çözümlerin de sorun çözebileceğine inanmıyorum…. Proletarya enternasyonalizminin bile kendi niteliğine uygun bir tarihsel diyalektiği var… Öyle olmasaydı her aranan yerde bulunması gerekirdi… Oysa, coğrafyanın herhangi bir sorununun niteliği, mücadele yöntem ve araçları toplumsal bedel gerektirdiği ölçüde enternasyonal ya da yerel müttefiklik ve dayanışma ilişkileri de arandığı zaman bulunamayabiliyor…

Hani bir halk deyişi vardır, türkülerden de geçer “Aşan bilir karlı dağın ardını/çeken bilir bu sevdanın derdini” ya da “Dert görmemiş baş, dertten ne anlar ” gibi… Bu bağlamda örneğin, Fırat ile Dicle’nin, Harran Ovası’nın sorunlarının çözümünü Yeşil Irmak’la Kızıl Irmak’tan başka yerlerde, dışarıdan aramakla çözüm üretilebileceğine ihtimal vermiyorum… Daha doğrusu, ben değil coğrafyanın tarihi ihtimal vermiyor zaten…
Her şeyden önce, şunu söylemek gerekir ki ibadetin de tıpkı sanat, bilim ya da felsefe gibi ulusal bir dili olamaz…Ama ancak ilkeleri, yolu, yöntemi, biçimi ve amacı olabilir… Bunu niçin böyle söylüyorum… Çünkü felsefeden, bilimden ve sanattan önce mitler ve ilkel dinler vardı… Bugünkü felsefe, sanat ve bilimin kökenlerinde ilkel komünal toplumun doğayla dolayımsız kurduğu ilişkilere karşılık gelen çok tanrılı dinler ve bunlardan doğan mitler vardır…
Bu nedenle, herhangi bir inancın ya da ibadetin diline ilişkin bilimsel ve felsefi değeri olan bir şey söyleyebilmek için öncelikle din ve dil kavramlarına açıklık getirmek gerekir… Bunun için de Marksizmin ancak epistemolojik bir temelde yaptığı din eleştirisini ontolojik bir temelde derinleştirmek ve mevcut dil teorileri için de aynı yöntemi uygulamak gerekir…
Marks ve Engels, bir doğa ve evren ontolojisi ve bir dil teorisi temellendirmeyi niçin denemediler… Çünkü, onların yasadığı tarihsel süreç için böyle bir ontolojik temellendirme yapabilecekleri bilimsel veriler henüz yeterli değildi… Bu nedenle, Marks, Hegel’in diyalektik yöntemini ekonomi politiğe uyarlayarak Tarihsel Materyalizmi diyalektik bir yöntemle yeniden sentez ederek, kendi öncüllerinden epistemolojik bir kopuşla tarih felsefesini tarih bilimi haline getirirken, kimilerinin sandığı gibi felsefe tarihinin sonun geldiğini falan ilan etmedi…
Aksine, Marks, kendi ardıllarından bütün bilimleri bir tek tarih bilimi etrafında birleştirmek gibi bir görevi yerine getirmelerini isterken, işte tam da bugünkü din, dil, inanç, bilinç, gerçeklik, mutlaklık ve görelilik, nesnellik ve öznellik, olasılık ve olanaklılık gibi felsefenin temel sorunlarına yalnız epistemolojik değil ama aynı zamanda ontolojik bir bakış ortaya koyabilmek için yapılması zorunlu olan şeyi ifade ediyordu… Çünkü bütün bilimleri tarih bilimi etrafında birleştirmeden, insanlığı kuşatan doğal ve toplumsal yasaların ve bu yasalar arasındaki diyalektik tarihsel etkileşimlerin ve bu etkileşimlerle biçimlenen bütün bir doğa ve toplumlar tarihinin ontolojik sorunlarına ilişkin tutarlı ve bilimsel bir bakış ortaya koyabilmek mümkün değildir… Böyle, olduğu için de Marks’ın kendi deyimiyle, insanlık bütün bilimleri tarih bilimi etrafında birleştirebilecek ortak ölçütleri keşfetmeden ve bu ortak ölçütler aracılığıyla var olanı değiştirme yöntemlerini öğrenmeden kendi tarihini iradi olarak yapamaz…
Bir kez, bütün bilimleri tarih bilimi etrafında birleştirebileceğimiz ortak ölçütleri keşfettiğimizde, Marksizmin, ancak epistemolojik bir temelde yapabildiği din eleştirisinden, doğa ve evren ontolojisine, tarihsel diyalektik materyalist bir dil teorisinden bilinç ve bilinç altı arasındaki ilişkilerin alanı olan psikanalize, mutlaklık ve görelilik, olanaklılık ve olasılık gibi fizik ve matematik biliminin alanlarına ve bütün bilimlerle ilişkisi içinde nesnellik ve öznellik, gerçeklik ve bilinç gibi felsefenin ve dolayısıyla da bilimlerin bütün tartışmalı sorunlarına bilimsel bir temelde ontolojik bir bakış da ortaya koyabilmek mümkün olacaktır… Bir makalenin sınırları içinde ifade edilebilmesi mümkün olmayan bu konuları ayrıntılandırmadan söz konusu tartışmalar için bir kaç şey de ben söylemek istedim.
Doğa ve evren tarihi ile sınıflı toplumlar tarihi arasında fark vardır… Sınıflı toplumlar, insanla doğa arasındaki dolayımsız üretim ilişkisinin farklı toplum biçimlerinde, ekonomi politiğin yasalarıyla dolayımlandığı toplumlardır… Aslında, bütün tarih kesintisiz bir hareketin bir bicimden başka bir biçime dönüşerek sonsuza gittiği bir süreç olmasına ve doğanın ve yaşanılan coğrafyanın kendisinin, bu kesintisiz tarihsel süreçlerin bizzat belgesi olmasına rağmen, sınıflı toplumların ekonomi politiği, bütün bir insanlık tarihini, bize, ekonomi politiğin yasalarının diline tercüme ederek ifade eder…
Sınıflı toplumlar özel mülkiyet ilişkilerinin yasalarıyla hareket eden toplumlarken, doğa ve evren kendi yasalarıyla hareket etmektedir… Bu demektir ki sınıflı toplumların ekonomi politiğinin yasalarıyla doğa yasaları arasında da uzlaşmaz bir karşıtlık vardır… Çünkü doğada ya da evrende özel mülkiyet yoktur; yani siz örneğin, esen rüzgarı mülk edinemezsiniz ya da para veya hisse senedi gibi kasalara kilitleyemezsiniz…
Öyleyse sınıflı toplumlardaki uzlaşmaz karşıtlık, yalnızca sermaye ile emek gücü arasında değil ama aynı zamanda doğa yasalarıyla sınıflı toplumun ekonomi politiği içinde söz konusudur…
Konumuz gereği din ve dil kavramına buradan baktığımızda açık gerçek şudur: Din ve inanç kavramı, toplumsal olarak insanlığın kendisini kuşatan nesnel gerçekliği kavrayış düzeyini yansıtan bir bilinç biçimidir. Modern ya da ilkel dinsel inanç sistemlerinin aynı zamanda, toplumsal bilincin yaşanılan tarihsel sürece eşdeğer düzeyine karşılık geldiğini söylemek mümkündür… Kaldı ki din ve inanç sistemleri kavramı için de yalnızca, ilkel inanç ve mitlerle tek tanrılı dinleri değil ama modern kapitalist toplumda bir tür dinsel ritüel haline gelmiş olan milliyetçilik, ırkçılık, hedonizm, nihilizm, konformizm gibi modern davranış ve yaşam tarzlarıyla beraber, bizzat kendisi bir tür dinsel ritüele dönüşmüş olan emperyalist kapitalist ekonomi politiğin kendisini de değerlendirmek gerekir…
Emek gücünün bizzat kendisinin de meta haline geldiği kapitalist toplumda, para tüm mitolojik tanrıları olduğu kadar tek tanrılı dinlerin tanrısını da gölgede bırakan olağanüstü bir güce sahiptir…
O halde din sınıflı toplumlarda, insanla doğa arasındaki dolayımsız üretim ilişkisinin ekonomi politiğin yasaları ya da bu yasalara eşdeğer olan, bunların pratik ifadesinden başka bir şey olmayan ve böyle olduğu için de şu ya da bu biçime bürünerek genel geçer bir toplumsal davranış biçimini alarak, toplumsal iş bölümünü ve sınıflı toplumun devletini olduğu kadar, bütün diğer üst yapı kurumlarını ahlak, kültür, gelenek, sanat, entelektüel üretim, moral değerleri de hukuksal ve ideolojik biçimlerde belirleyen, yaşanılan tarihsel sürecin yanılsamalı bilincine karşılık gelen, sınıflı toplumun üretim ilişkilerinin bizzat kendisinden ve onun üst yapısından başka bir şey değildir…
Bu arada, ezilen milliyetler gibi ezilen inanç sistemlerini egemen ulus ya da inanç sistemlerinden ne kadar ayrı tutarsak tutalım son tahlilde, milliyetçilik gibi bir burjuva ideolojisinin proletarya enternasyonalizmi karşısındaki gerici pozisyonu ne ise her türden dinsel inanç sistemi ya da mitin komünizm davasının rehberi olan tarihsel diyalektik materyalizm karşısındaki pozisyonu da odur…
Öyleyse, dinsel inanç sistemleri ve mitlerin tarihi ne kadar eski olursa olsun, bunların sınıflı toplumda oynadığı rol, tıpkı modern dinlere karşılık gelen kapitalist ekonomi politiğin kendisi gibi egemen üretim ilişkilerinin yeniden üretiminden, yani sınıflı toplumun kendi içinde çözümü mümkün olmayan bir totolojiden başka bir şey değildir. Ki bu totoloji ancak üretim araçlarının özel mülkiyetini toplumsallaştıracak olan bir devrimle aşılabilir…
Demek ki din, sınıflı toplumda insanla doğa arasındaki dolayımsız ilişkinin ekonomi politiğin yasalarıyla dolayımlanmasından başka bir şey olmayan, egemen üretim ilişkilerinin bizzat kendisinden ve onun üst yapısal biçimlerinden ibaret olan, çeşitli ideolojik biçimlere bürünmüş yanılsamalı toplumsal bilinç biçimlerine karşılık gelir…
Öyleyse din, geçmiş zamana ait olduğu kadar şimdiki zamana da aittir… Zamanın ve mekanın, olumlama ve olumsuzlamalarla birbirine dönüşerek sonsuza gittiği bir evren ve toplum ontolojisi bağlamında din, geçmiş zamanla şimdiki zaman arasında bir köprü gibidir… Bu köprünün dili ise tıpkı kendisi gibi insanla doğa arasındaki dolayımsız ilişkinin yerine, sınıflı toplumun ekonomi politiğinin yasalarının dilini ikame eden egemen üretim ilişkileri gibi, yanılsamalı bilincin ifadesinden başka bir şey değildir…
Dinsel söylem, ritüel ve ifade biçimleri hangi dilde ve hangi biçimde olursa olsun, bu biçimlerin her birinin olması gerekenin yani, insanla doğa arasındaki dolayımsız ilişkilerin yerine, egemen üretim ilişkilerinin yasalarının ikamesi ve kutsanmasından başka bir anlam ifade etmediği açıktır…
O halde, Erdal Erzincan’ın, Alevi inancının ibadet dilinin Türkçe olduğuna ilişkin söylemi üstüne yapılan bunca spekülasyon ve tartışmanın da bilimsel felsefi bir değeri yoktur… Tabi ki dinsel ibadet ve ritüeller günlük yaşamda kullanılan dil ya da gelenekleşmiş dil ya da ritüellerle yapılabilir… Ancak bu durum, dinsel inanç ve ritüellerin egemen üretim ilişkilerini yeniden üretmekten başka bir şey olmayan içeriğine ve toplumsal rolüne ilişkin olarak hiç bir şeyi değiştirmez…
Kaldı ki kapitalist toplumda paranın oynadığı tanrısal rol karşısında ticari ilişkilere dönüşmemiş herhangi bir dinsel inanç sistemi bulabilmek de mümkün değildir ki böyle bir inanç sistemi bulabilmek için kapitalizmin henüz giremediği Avusturalya’daki Aborjinler ya da Amazonlarda yaşayan yerlilerin dinsel inanç ve ritüellerine bakmak gerekir…
Tarih, zamanın ve mekanın birbirine dönüşerek sonsuza aktığı coğrafyanın da tarihi olduğuna göre, insan aracıyla dile gelip konuşan da bu coğrafyanın kendisinden başka bir şey değildir… Coğrafya konuşur mu diye soranlar varsa, ben de derim ki Kızılırmak ve Yeşil ırmak, Ağrı Dağı, Bey Dağları, Karadeniz, Ege, Akdeniz konuşmuyor mu? Bir gömleğin ilikleri ve düğmeleri gibi Egenin iki yakasını birbirine bağlayan zeytin ağaçları ve o ağaçları mesken tutan türlü türlü kuşlar konuşmuyor mu?
Coğrafya konuşuyor ama o coğrafyanın üzerinde yaşanan sınıflı toplumların ekonomi politiği, coğrafyanın dilini kendi diliyle revize ederek tercüme ettiği için günlük ideolojik bilinç gibi dinsel yanılsamalı bilinç de onun ihtiyaçlarının ve söyleminin yerine, kendi söylemini ikame ettiği için, bilinci günlük ya da dinsel biçimlerle körelmiş olanlar onun dilinden ya hiç bir şey anlamıyor ya da yanlış anlıyorlar…
İlkel komünal toplumu dağıtan özel mülkiyet ilişkileri, Latinceyi de bir devlet dili haline getirdi… Tarihin diyalektiği öyledir ki Kaf Dağı’na doğru sonsuz bir yolculuğa çıkan insanlık, önüne baktığında kaderinin nedenlerini, ardına baktığında ise sonuçlarını görür…
Ben, haritaya baktığım zaman, Anadolu’yu tıpkı Nazım’ın söylediği gibi, sırtında Mezopotamya’yı taşıyan ve kölenin sırtında şakıyıp duran o üç telli kırbaca meydan okuyan bir kısrak başı gibi görüyorum…
Alevilik gibi göçebe Türkmen boylarına özgü olan ve göçebe bir yaşam sürdükleri için yerleşik toplumlarda görülen köleci üretim ilişkilerini hiç yaşamadan feodal topluma geçen kültürlere özgü olarak, kimi komünal değerleri yakın tarihe kadar taşıyabilen toplumsal alt kimliklerin dayanışmacı, özgürlükçü, toplumsal adaletçi, inançsal ve kültürel değerleri modern sanayi toplumu tarafından tarumar edilmiştir. Böyle bir Alevilik kaldı mı bugün… Aleviliğin geçmişinde birçok olumlu değer olduğu bilinir… Ama günümüzde diğer inanç sistemleri ya da örneğin imece gibi feodal köylü toplumlarına özgü dayanışmacı ilişkiler, rekabetçi, anarşik bir ekonomi politiğe sahip olan kapitalizm tarafından tahrip edildi… Özellikle köy kültürüne ve göçebe Türkmen kültürüne özgü bu değerlere artık kapitalist toplumda rastlanmıyor ya da yok denecek kadar sınırlı ilişkiler içinde yaşanıyor bu değerler… Geçmişi geri getiremeyiz…
Sanayi toplumunun özgürlükçü, toplumsal adaletçi, dayanışmacı ve haksızlıklara karşı mücadeleci ideolojik, kültürel, siyasal, sosyopsikolojik formasyonu bugün Marksizm’dir…
Marksizm, Leninizm, Maoizm gibi sanayi toplumunun başta emekçi kitleleri olmak üzere, tüm halk sınıflarının birebir karşı karşıya olduğu toplumsal sorunlara bilimsel temellerde çözümler üreten ve tarihsel olarak Alevilik felsefesi de dahil olmak üzere bütün insanlık tarihinin felsefi, kültürel ve siyasal birikimlerinin bir sentezi olarak kendisini ortaya koyan bir özgürlük yolu varken, geçmişte kalmış olan ve bugünkü toplumda yok hükmünde olan ve hatta kapitalist toplumun ekonomi politiğinin yasaları karşısında artık ticarileşmiş ilişkilere dönüşmüş olan, Alevilik gibi feodal çağın, inanç ve kültürel değerlerini yeniden yaratmaya çalışmak bence nafile bir çabadır…
Üstelik, böyle bir çaba nasıl ki farklı milliyetleri bir tek milliyet altında birleştirmeye çalışan egemen ulus milliyetçiliği gibi farklı din ve mezhepleri de Alevilik etrafında birleştirmeye davet eden nafile ve nafile olduğu kadar da şovenist bir anlayışa karşılık gelir…
Aleviliğin geçmişinde ne kadar olumlu değeri olsa da farklı inanç sistemlerini bir tek inanç sistemi altında birleştirme çabası da nafile bir çabadır… Çünkü zaten bu farklı inanç sistemlerinin tarihi birbirleriyle çatışma halinde biçimlenmiş olup, tıpkı farklı uluslar gibi birbirini ötekileştirme üzerinde kendilerini var etmişlerdir… Nasıl ki farklı ulusları bir tek ulusal bayrak altında birleştirebilmek mümkün değilse, farklı inanç sistemlerini de bir tek inanç sistemi altında birleştirebilmek mümkün değildir…
Sınıflı toplumların tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir ve proletarya enternasyonalizmi farklı milliyet ve inançlardan emekçi kitleleri proletaryanın enternasyonal bayrağı altında birleşmeye ve sömürünün her biçimine son veren ortaklaşmacı, dayanışmacı, özgürlükçü bir komünizm paradigması için mücadeleye davet eder. Ki çağımızda farklı toplumsal üst kimliklerin birleşebileceği yegane ortak amaç ve kültürel, ideolojik, siyasal toplumsal zemin de bundan başka bir şey olamaz…
Her türden milliyetçilik gibi Alevi şovenizmi de toplumdaki sınıf karşılıklarını yok sayan, sınıf siyasetinin yerine toplumsal üst kimlik siyasetini ikame ederek, sınıf uzlaşmacı bir tür emperyalist ekonomizme karşılık gelen oportünist bir çizgiye karşılık gelir… Ayrıca bu türden inanç şovenizmleri, Marksizmin bilimsel olarak temellendirilmiş felsefi içeriğinin yerine inanca dayalı temelsiz söylemleri ikame ederek, kitlelerin siyasal bilincinde devrimci değil ama muhafazakar, nihilist, şovenist eğilimlere zemin hazırlar…
Her şeyden önce, kapitalist toplumda Alevi kimliği feodal toplumda olduğu gibi sınıfsal bir birlik oluşturmaz… Feodal toplumda, göçebe Türkmen köylü kitlelerin inanç sistemini temsil eden ve aynı zamanda da bu kitleler arasında ideolojik, sosyopsikolojik bir birlik oluşmasına karşılık gelen Alevilik gibi bir toplumsal üst kimlik, kapitalist toplumda emeğin kendisinin de meta haline gelmesi ve köylü ekonomisinin çözülerek, köylülüğün farklı sınıflara ayrılmasıyla artık bir bütün olarak Alevi Türkmen ya da Zaza köylülüğün inançsal, siyasal ve ideolojik birliğini sağlayan bir inanç sistemi olmaktan çıkarak, aralarında uzlaşmaz karşıtlıklar bulunan toplumsal sınıflara bölünmüş olan üst kimlikler aracılığıyla, sınıf uzlaşmacı bir ekonomi politik zeminde ticarileşmiş üst kimlik ilişkileri biçimini alarak, proletaryanın sınıfsal birliği için en az milliyetçilik eğilimleri kadar olumsuz bir rol oynayan ve proletarya sınıfını inanç temelli olarak bölerek, sınıf siyasetinin yerine toplumsal üst kimlik siyasetini ikame eden bir tür emperyalist ekonomizme ve oportünizme karşılık gelir…
Alevi inancının, ezilen bir toplumsal üst kimlik olarak feodal toplumda sahip olduğu devrimci niteliğin de göreli olduğunu, örneğin Osmanlı’da Alevilikle devlet arasındaki ilişkilerin farklı tarihsel süreçlerde farklı biçimlere büründüğü, hatta 1402 Ankara Savaşı’na kadar Osmanlı Yeniçeri Ocağı’nın bir Bektaşi Ocağı olarak işlev görmesine rağmen, Fetret Devri’nden sonra Osmanlı Sarayı ile Alevilik arasındaki ilişkilerin de çatışma biçimini aldığını, Şeyh Bedrettin isyanın da bu dönemde gerçekleştiğini söylemek gerekir…
Feodal toplumda Aleviler, kendilerine Türk ya da Kürt demezlerdi… Türkmen Aleviler, kendilerine Çepni, Yörük, Avşar, Tahtacı ya da genel olarak Kızılbaş derlerdi… Kürt ve Zaza Aleviler ise kendilerine Kırmanç, Kırdash derlerdi. Çünkü, Türkmen Aleviler için Türk kavramı, Alevi katliamları yapan Selçuklu ve Osmanlı anlamına gelirdi… Türkmen Alevilerin kendilerini Türk ve Zazalarla, Kırmanç ve Kırdash Alevilerin ise kendilerini Kürt olarak ifade etmeleri, esasta Cumhuriyetten sonra, kapitalist üretim ilişkileri etrafında pazarın gelişimine bağlı olarak, feodal toplumdaki dinsel ve mezhepsel bölünmenin yerini ulusal bölünmeye bıraktığı tarihsel sürece karşılık gelmektedir… Meseleye buradan baktığımızda, Türkmen Alevilerin ibadet dilinin de Osmanlı Türkçesi değil ama Türkmence olduğunu söylemek gerekir ki Zaza Alevilerin de ibadet dili Şafi ve Sünni Kürtlerden farklı olarak Zazacadır…
Böyleyken, Aleviliğin tarihi, dinsel ritüelleri, ibadet biçimlerinin dili, geçmişte ve bugünkü tarihsel süreçte devrimci rolü ve niteliği üzerine tartışılması gayet doğal ve normal bir şey olup bunun yapılması da gerekir…Ama bu konularda bir toplumsal bilinç yaratmayı amaçlamayan ve spekülasyon ve provakatif söylemlerle sürdürülen böyle bir tartışma ve polemik sürecinin ise siyasal konjonktürün, ülke içinde ve Orta Dogu’da her yöne doğru evrilmeye eğilimli olduğu böylesi kritik süreçlerde, siyasal ahlak, felsefi ve bilimsel etik ilkeleri bağlamında sürdürülmesi, provakatif söylem ve davranışlardan kaçınmaya özen gösterilmesi gerekir…
Ama ben, bunları yazarken de yine farkındayım ki kim ne derse desin, sınıflı toplumların ekonomi politiğine tapınanlar, yani birer işgüzar olarak kar, mevki, rant, şan, şöhret, makam için vakıf olmadıkları işlere de talip olmaya ve bilseler de bilmeseler de her konuda söz söyleme ahlaksızlığını marifet sananlar yine bildiklerini okuyacaklar… Çünkü işgüzarlığı meslek edinenler, yapay pilota bağlanmış gibi düşünmeden, otomatik konuşur ve hiç bir İşgüzar Düşünen İnsanı Sevmez…
Alevi üst kimliği örneğinde olduğu gibi, sınıflı toplumlarda farklı toplumsal muhalif üst kimlikleri egemen üretim ilişkileri esasında mevcut nizama ikna etmenin, rıza üretmenin yöntemleri militarizmden asimilasyona, demagojiden provokasyona ve entrikalardan manipülasyona kadar farklı biçimlere bürünerek gerçekleşebilir…
“Gülmek, bir halk gülüyorsa gülmektir…” diyordu şair… Ve şaşkın bir seyircisi olmamak için alacakaranlıklarda oynanan dramı yitirip yitirip yeniden yaratmak zorundayız umudun güllerini… Herkes unutsa coğrafya unutmaz kaderini yalanla yazanları… Bizi biz eden amansız sevda, sana, bana ,ona değil coğrafyaya benzer her şeyden çok… Ve gül kanamadan Kızıla dönmez… Ondandır ki aşk herkesle, aşık yalnız kendi coğrafyasıyla konuşur… Yağmur ve güneş tanığıdır bu muhabbetin… Namusun sınırları aşkla çizildiği zaman, yeryüzü aşkın yüzü olduğunda, ancak, ancak o zaman bütün sınırlar anlamını yitirir…







