
Bir okyanus kadar büyüyen yabancılaşmış dünyasının tam orta yerinde, alabora olmuş insan doğasının gerçekliği, her gün mülk ve birikim fetişizminin şatafatlı atlıları tarafından kuşatılıp durmadan parça parça edilmektedir. Böylelikle insan, kendi doğasının karşısına dikilmekle kalmayıp, tarihsel toplumsal süreçlerin bir öznesi olmaktan ötelenip, kendisini yeniden duyarsızlık ve anlamsızlığın girdabındaki koca bir hiçlik ile oluşturma evresine itimlenmektedir.
Makineleşme ve mekaniğin rutin faaliyetlerini, kendi öz varlığının eylemsel bir sonucu olduğunu zannettiren sanrıları içselleştiren çoğunluklar, kendi türdeş ve kültürel varlığının yıkıcıları ile hızla özdeşleşmektedirler. Kâr ve rekabet amaçlı üretim tulumbadan boşalır gibi çoğaldıkça, herkes topyekûn, bir kum saatinin içindeki tanecikler gibi hızla azalmaktadır adeta.
İnsan türü, mülkçü uygarlığın uzun tarihsel serüveni içerisinde, maddeye hükmeden gayretkeş entelektüel hayvandan, giderek nesneler tarafından ele geçirilip yönetilen modern esirlere doğru evrildi kapitalizm ile birlikte. Bu çileli yaşamı bir kadere dönüştürmek isteyen yolun parke taşları, son olarak Post modern akım tarafından döşenmek istenmektedir. İnsan aklına ve kendisini özgür bir etkinlik olarak yeniden gerçekleştirebilme ihtimallerine en kapsamlı saldırı, başkalaşmış kavram ve anlam dünyasından gelmektedir. İsrailli tarihçi Yuval Noah Harari’nin güçlü üretim araçlarının üretimine rağmen insanın taş devrinden beri mutsuz olması yönündeki belirlemesi, klasik burjuva tarih bilimi dışında başka bir anlamlandırmaya muhtaçtır. Yine Hariri’nin kendi ifadesiyle, insan türünün bilimsel gelişmeler ile organizmalar yaratabildiği, gen teknolojisinin yirmi yıl sonra kendi uzuvlarımızı üretebileceği ve milyonlarca yıllık evrim yasalarımızı yönetebilecek yarı tanrılaşma sürecine rağmen, kendisinin de kabul ettiği insanın devam eden mutsuzluğunu, Sosyoekonomik formasyonlar içinde davranan uzay/zaman, entropi ve tarih biliminin maddeci yasaları ile açıklayamaması, idealist burjuva tarih öğretisine iyi bir örnektir. Hariri, kapitalizmi eleştirmesine rağmen bu sömürü sisteminin çöküşünün insanın türsel ve toplumsal varlığını tehlikeye atacağı ön görüsünden dolayı, insanın biyolojik ve kültürel varoluşunu, Neo liberalizmin adeta tanrısal olan vahşi yasalarına bağlamıştır. Harari, kötü kapitalizmin bir insan yazgısı olduğunu inceden inceye akademik bir zekâ ile işlemekte ve yükselen popüler özelliği sebebiyle alıklaşmış küçük burjuva aydın yığınları etki alanına almaktadır. Aslında bu duruma, kendi deyimi ile üretim süreçlerindeki robotların artan rol kapımı sebebiyle, insan çoğunluğunu oluşturan emek sınıflarının algoritmalar tarafından öbek, öbek tarihin ötesine atılacağını ön görme pahasına, Kapitalizme alternatif bir toplumsal paradigmanın doğum ihtimalini ortadan kaldıran bir “dahilik” de diyebiliriz. Sosyalist envanter içine gizlenmiş mülkçü felsefi çekirdek, Harari’nin tarih felsefesini yönetmektedir. Maddenin hareket yasalarından yalıtılmış düşünce ve olay algısı, ancak bizlerin iyi birer hayalperest olduğumuzun kanıtı olabilirler.
Biz Komünistler, sermaye ve ticaret ilişkilerinin ürettiği değerlerden mustarip, devrimci bir kültür oluşturmamış tarih çarpıtıcısı kesimlerden dürüst olmalarını bekleyecek kadar safdil değiliz. Nesnel yasalara duyulan inkâr, yalan, çarpıtma ve alay, devrimci emekçi kitlelerin iradeleşmesi ile tamamen aşılacaktır. Fizik bilimi, kendi yasalarının bir parçası olan, ama hissedilmek dışında kavramlaştırılması zor olan “Zaman” metaforunu, kısaca “Geleceğin ilerlemesi” şeklinde açıklar. Aslında toplumsal süreçlerde geleceği ilerleten zaman değil insan etkinliğidir. Diyalektik Materyalist Tarih anlayışına göre zaman fenomeni, toplumsal süreçlerin içinde bu şekilde davranır. Biz özetle buradan şunu anlayabiliriz; Zamana bırakılmış bir devrim, insan müdahalesi ya da tarihsel zor olmadan kendiliğinden gelmez. Aynı şekilde devrimci durumun oluşmasında zaman kavramı bir şemsiye görevi görmektedir. Çünkü devrimci durumu belirleyen tarihsel toplumsal gereksinimlerin bir arada bulunması gerekir. Marks’ın tarih bilimini, ekonomik etkinlikler ve ilişkiler temelindeki sınıfsal çatışkı ve mücadeleler sayesinde oluşup ilerlediğini belirtmesi buradan ileri gelir. İnsan ürettikleri ile fizikist ve felsefi ölçekte zaman fenomenin etkiler. Einstein’ın zaman kavramının göreceliliğini anlaşılır kılan yönlerden biriside bu durumdur. Aristo mantığının çağdaş devamcısı Newton’a kadar zaman kavramı maddelerden ve dolayısıyla fizik yasalarının hareketlerinden bağımsız olarak ele alınırdı. Oysa zaman uzayın her yerinde olduğu gibi, tarihsel ve toplumsal yasalar içerisinde de hareket etmektedir. Geçmişteki Burjuva devrimler tarihi ve zamanı etkiledi. Orta çağ derebeyliği zamanında, A noktasından uzak olan B noktasına at arabası ile giden bir kervancı, A noktasından hareket ettiği an, B noktasında toprağa düşmüş bir tomurcuğun aylar sonrası tam teşekküllü bir halini görebilirken, Buharlı lokomotiflerin bulunmasından sonra yapacağı aynı rastlantısal kombinasyonunda, B noktasında toprağa düşmüş tomurcuğun henüz atomlarında başlayan kimyasal ve fiziksel değişimler ile karşılaşma ve gözlemleme imkanına kavuşacaktır. Geçmişte at arabası ile tohumun geleceğine yolculuk yapılabilirken, sanayi devrimi ile beraber tohumun geçmişine ulaşma şansı yakalandı. Bizim klasik sağduyu ve algılarımızın bu durumu saçmalaması, bu yasalar ile gerçekte karşılaşmadığımız anlamına gelmez.
Geleneksel politik hayatın bazı yanılgılı kavramlar ile dolu olabileceğine dair bilimsel kuşkuculuk iyidir. Zamanın biz insanların dışında da bir var olma biçimi olduğunu biliyoruz. Tarih bilimine oluş ve varlık kazandıran insan etkinliğinin, aynı zamanda zamanın var olma biçimini bu düzlemde esas olarak yalnız başına etkilediğini anlıyoruz. Zira, Kaypakkaya düşüncesi nezdinde somutlanmış tarihe atılan çeltik, mülksüz ve devrimci sınıfların mücadele etkinliklerinin ve ihtiyaçlarının bir sonucu olarak tezahür etti. Yalnız burada şunu belirtmemiz gerekir ki; Burjuvazinin eski zaman kavramı ve dolayısı ile üretim ilişkilerine yaptığı tarihsel etki niceliksel olmuştur. İnsanın insanı sömürme serüveni, hücrelerine kadar atomize olarak, tarihte eşi görülmemiş en kapsamlı bir fetih ile tamamlanmıştır. Mekanik, elektronik, nanno ve kuant alanlardaki bütün teknolojik gelişmeler, insan türünü, sülfürik asit yağan bir atmosfere sahip çölleşen bir gezegene doğru sürüklemektedir. İnsan türünü bekleyen ve ilki kadar nostaljik olmayan yeni bir taş devri adeta ufukta görünmektedir. İnsanlık, uzun süreden beridir oynanan kendi doğası ile olan ilişkisinde, tarihte eşi görülmemiş bir biçimde oldukça uzağa düşmüştür. Artık adeta zaman/mekân algısının dumura uğradığı koca bir hiçliğin içine düşmüştür dersek felsefi anlamda abartılı sayılmayız.
Diğer canlılar gibi insanın ortaya çıkışına neden olan olasılık ve rastlantıların da içinde olduğu zincirleme reaksiyon sonucu oluşmuş doğa ve canlılar arasındaki göreceli kararlı bir arada var olma değerleri, Kapitalizmin son evresi ile birlikte bozunuma uğramıştır. Bu zaten politika bilimine rağmen sürdürülemez bir durumdur. Neo liberal ticaret yasaları, insanların binlerce yılda oluşturduğu dayanışmacı kültür tarihi ile kalan son bağını, kâr güdüsünün getirdiği dizginlenemez istilacılığı ve yapısal bozunumculuğu sonucu, en acımasız bir tarzda kopardı. Bu durum, insanlık tarihine dair bütün zamanların en büyük tragedyası olarak kayıtlara geçti. Yağmacı ticaret yasalarının dokunmadığı dağ, ırmak, nehir, deniz, orman, toprak ve insan aklı kalmamış gibidir. Dev bir gezegen ahtapotu olan kapitalizm canavarına karşı en yakın, en makul ve ilk deneyimlerindeki zaaflarını da tanımlamış olan model, Komünizm yolunda sosyalizmdir. Bu yol, doğa, canlılar ve insancıl kültür değerlerini koruyup güçlendirecek, bütünlükçü bir evrensel uyumunda tüm canlıları birbirinin sonucu olduğu bilinciyle doğayı yaşanılır kılacak tek yol ve toplumsal sistemdir. Bu yönü hedefleyen işçi sınıfı ve öncülerine, Komünist seçeneğin eski zaman efsanesi olduğunu iddia edenler rüya görmeye devam etsinler. Neo liberal değerleri bayrak yapan küçük mülk fanatikleri, Amerika kıtasını yeniden keşfe dursunlar, tarihten ötelenmeye ve sönümlenip defolmaya yazgılanmış bir dünya gericiliğinin peşinden koşmaktadırlar. Yüksüz parçacık olan fotonun ışık hızında zamana olan gereksinimsizliğini saymazsak, madde zamandan belki tamamen ayrıştırılamaz ama, zamana rağmen fizik yasalarına içkin kendi içerisinde kompleks bir yapı oluştur. Zamanın varlığı ise maddenin varlığı ve hareketine içkindir.
Tarihi diyalektik ve materyalist esaslarla okursak, burjuvazi kendi zıttı ve mezar kazıcısı olan Proletaryayı yaratarak, büyük insanlığa kör bir talih gibi yapışmış köhnemiş zamanlardan ileriye sıçramanın/kopmanın tarihsel koşullarını döllemiştir. Toplumsal süreçlerin evriminde belirginleşen zamanın, tarihin ve dolayısı ile değişen entropi değer ve diziliminin hareket ettiği maddi zemin, bizzat insan yaşam etkinliğinin çevresinde dönen büyük sınıfsal çelişme ve mücadelelerdir. Zaman bir kez daha, üretim güçleri ile ilişkileri arasındaki çelişkilerden beslenen sınıf mücadeleleri ile bükülüp yay gibi sıçratılacaktır. Bu proleter devrimlerden başka bir şey değildir. Komünizm tıpkı zaman oku gibi, dünden bugüne geleceğin hareketidir.









