Connect with us

Röportaj

Devrimci Proletarya: Kaypakkaya’nın çizgisi, ulusal kurtuluşu sosyalist devrimden koparan her yönelişin emperyalist sistemin yedeğine düşeceğini öngörür

Röportaj serimizin onuncu bölümünde Devrimci Proletarya, derinleşen ekonomik-siyasal kriz, Kürt ulusal meselesi ve emperyalist savaş gündemi üzerinden Kaypakkaya’nın tezlerinin güncelliğini değerlendirdi.

özel haber

Bahattin Seçilir/İstanbul

Türkiye-Kuzey Kürdistan’da derinleşen ekonomik-siyasi kriz, faşist baskı politikaları ve bölgesel savaş konsepti, Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya’nın tezlerinin güncelliğini bir kez daha ortaya koyuyor. Kaypakkaya’nın sınıfsal karaktere, devlet yapısına, Kemalizm’e ve Kürt ulusal meselesine dair ortaya koyduğu ideolojik-politik çözümlemeler, bugün de devrimci mücadele açısından temel referanslardan biri olmayı sürdürüyor.

Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya’nın 53. ölümsüzlük yıl dönümünde, Kaypakkaya’nın tezleri ekseninde Türkiye-Kuzey Kürdistan’da derinleşen ekonomik-siyasal kriz, Kürt ulusal meselesi, devrimci hareketin güncel yönelimleri ve emperyalist paylaşım savaşı koşullarında komünistlerin tarihsel sorumlulukları üzerine yürütülen ideolojik-politik tartışmaları siyasi kurum, aydın ve yazarlar ile konuştuk.

Röportaj serimizin onuncu bölümünde Devrimci Proletarya, Kaypakkaya’nın ideolojik-politik hattının günümüzdeki karşılığı, ulusal meseleye dair tezlerinin güncelliği ve devrimci mücadelenin temel görevleri üzerine şunları söyledi;

Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu iktisadi, siyasal ve toplumsal koşulları düşündüğümüzde, Kaypakkaya’nın güncelliğini koruyan temel tezlerinden altı çizilecek olanlar hangileridir? Bunlar bugün için ne ifade etmektedir?

Devrimci Proletarya: İbrahim Kaypakkaya’nın mirası ezbere dayalı bir “tezler bütünü” olarak değil devrimci teorinin somut koşullara müdahale biçimi olarak kavranmalıdır. Onu bir dogma olmaktan kurtarıp dönemin özgünlüklerini akılda bulunduran bir devrimci yönelim olarak sahiplenmek anlamlı olacaktır. Bu yönelimin bugün için taşıdığı anlam onun üç temel kopuşunda düğümlenmektedir.

a) Kemalizm eleştirisi: Kaypakkaya’nın “Kemalizm faşizmdir” tezi, bugün sol içinde taraftar bulan CHP kuyrukçuluğuna karşı devrimci bir uyarıdır. Onun tespiti sadece tarihsel bir saptama değil bir sınıfsal konumlanma meselesidir. Kemalizm, burjuvazinin sınıf egemenliğini -işçi sınıfını ve emekçileri bastırarak, Kürtleri ve Alevileri asimile ederek- yeniden üreten bir ideolojik aygıttır. Bu tez, bugün “demokrasi ittifakı” söylemleriyle Kemalist yapılara eklemlenme eğilimlerine karşı en keskin uyarıdır.

b) Ulusal sorun: “Kürdistan sömürgedir” tezi, Türkiye solunda hegemonik olan Kemalist ulusçuluktan teorik bir kopuştur. Ancak bu tezin bugün taşıdığı anlam, onun sadece Kürt ulusal taleplerinin meşruluğunu vurgulaması değil bu talepleri sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir parçası haline getirmesidir. Kürt siyasal hareketinin bugün yaşadığı kriz tam da bu noktada düğümlenmiştir. Ulusal talep sınıf talebinden koparıldığında ya devletle pazarlığın bir aracına (“diplomasi siyaseti”) ya da burjuva siyasetin eklemlenme mekanizmasına dönüşür. Kaypakkaya’nın çizgisi, ulusal kurtuluşu sosyalist devrimden koparan her yönelişin emperyalist sistemin yedeğine düşeceğini öngörür. Çünkü o asıl kurtuluşu, yalnızca ulusal kimliğin tanınmasında değil sömürü ilişkilerinin tasfiyesinde görür.

c) Devrimci irade/İktidar bilinci: Kaypakkaya ve bir bütün olarak ’68 kuşağı ile ’71 kopuşunun taşıyıcılarının ruhunu yansıtan Che’nin “Gerçekçi ol, imkânsızı iste” çağrısı neoliberalizm bataklığında filizlenen tasfiyecilikten beslenen, devrimci ruh ve perspektifini yitirmiş sola ders niteliğinde bir eleştiridir. Bugün solun temel zaafı “irtifa ve iddia kaybı”dır. Artık devrimi başarma iddiasını taşımayan, sınırlı kazanımlarla yetinen bir siyaset anlayışı egemen hale gelmiştir. Oysa Kaypakkaya’nın mirası devrimci iktidar bilincini yeniden kuşanmaktır. Bu, gerçekliği olduğu gibi kabul etmek değil onu değiştirme iradesini taşımaktır.

Ancak şu uyarıyı düşmeden geçemeyiz: 1971’in dünyası ile 2026’nın dünyası arasında dev bir uçurum vardır. Ne Sovyetler Birliği vardır ne sanayi kapitalizminin klasik çelişkileri ne de yükselen bir devrim dalgası. Bugün küresel finans kapital, çok kutuplu emperyalist rekabet, ekolojik kriz ve yapay zekâ çağının yeni sömürü biçimleri vardır. Kaypakkaya’yı yaşatmanın yolu, onun sözlerini aynen tekrarlamaktan ziyade en önemli özelliğinin -yerleşik kalıpların tutsağı olmayan bir cüret ve atılım– bilincine varıp bunu pratikleştirmekten geçer.

Kürt siyasal hareketinin bugün içine girdiği yeni ideolojik ve siyasal yönelimi bir kriz olarak değerlendirmek mümkün mü? Böyleyse eğer nedenleri nelerdir ve çıkış öneriniz nedir?

Devrimci Proletarya: Evet. Ancak bu kriz, bir “yönetim” ya da “kadro” krizinden farklı olarak stratejik ve sınıfsal bir krizdir. Kronikleşmiş olan bu kriz, Kürt özgürlük hareketinin dünya ve bölge dinamiklerini dar bir odaktan -dolayısıyla isabetsiz- okumasından kaynaklanmaktadır.

Krizin nedenleri şöyle sıralanabilir:

Birincisi, ulusal kurtuluş hareketleri doğası gereği farklı sınıfların koalisyonudur. İçlerinde proletarya da vardır burjuvazi de yoksul köylü de kapitalistleşmiş toprak ağası da. Uzun süren savaş ve yıpranma bu koalisyonun iç fay hatlarını açığa çıkarır. Hareketin 2015 sonrası yaşadığı türbülans bu sınıfsal gerilimin yönetilemeyişinin bir ifadesidir. Kriz anlarında küçük burjuvazi kendi sınıfsal karakterini -pazarlık, devletle uzlaşma, diplomasi- devreye sokarken proleter unsurlar sınıf mücadelesinin yükseltilmesini talep eder.

İkincisi, hareketin gündeminde Kuzey Kürdistan’da ve Türkiye’nin metropollerinde yaşayan işçi ve emekçilerin yoksulluğu, taşeronlaşma, işsizlik, sağlıksız ve güvencesiz çalışma koşulları, geleceksizliği neredeyse yoktur. Bu konular zaman zaman verilen demeçlerde birer “jest” olarak yer bulsa da sistematik bir stratejinin, iyi düşünülmüş isabetli politika ve taktiklerin konusu değildir. Sınıfsal sorunlara bu uzaklık, hareketin en geniş emekçi yığınlar nezdindeki meşruiyetini sınırlayıp daraltmakta, onu etnik bir kimlik siyasetine hapsetmektedir.

Üçüncüsü, hareketin stratejik yönelimindeki belirsizliğin somut göstergesi çözümü hâlâ burjuva siyasetin mekanizmalarında aramasıdır. İster AKP ister CHP olsun burjuva partilerle kapalı kapılar arkasında yürütülen “diplomasi siyaseti” hareketi sürekli stratejik açmazlara sürüklemektedir. Farklı yazılarımızda defalarca belirttiğimiz gibi bu, “sol liberal radikal demokrasi” yanılsamasıdır. Kendisi de iflas etmiş neoliberalizme eklemlenen her yaklaşım ne emek ne de ezilenler lehine bir sonuç doğurur.

Dördüncüsü, demokratik konfederalizm klasik ulusal kurtuluş anlayışına alternatif oluşturma iddiası taşıyor. Ancak bu paradigma, ulus-devlet sisteminin hâlâ belirleyici olduğu bir bölgede stratejik olarak bulanıktır. “Devlet talebi reddediliyor ama devletle pazarlık yapılıyor” çelişkisi hareketin ideolojik ve pratik düzlemde sürekli bocalama yaşamasına neden olmaktadır.

Türkiye’nin yayılmacı hayalleri ile emperyalist güçlerin bölgesel hesaplaşmaları arasında sıkışmış Kürt özgürlük hareketi, gerçekleri kendi paradigmasına uydurma çabasıyla çoğu zaman ciddi kayıplar ve kırılmalar yaşamaktadır. Bu çok ciddi ideolojik kaymalara ve sonuçları ağır olacak büyük hayal kırıklıklarına açık bir durumdur.

Çözüm nedende saklıdır. Yani sınıf temelini ve ulusal-sınıfsal taleplerin bütünlüğünü yeni bir düzlemde var etmek elzemdir. Kürtlerin ulusal kimlik talepleri ile işçi ve emekçilerin sınıfsal talepleri (sömürü, yoksulluk, geleceksizlik) birbirinin karşısına konmadan, aralarında öncelik-sonralık ilişkisi kurulmadan harmanlanmalıdır. Bu yönelim, dar ulusal kurtuluşçuluğun tarihsel ve ideolojik sınırlılıklarını aşan, işçi ve emekçilerin ortak mücadelesini merkeze alan yeni bir devrimci program gerektirir.

Bildiğiniz üzere Kaypakkaya’nın en önemli tespitlerinden biri milli meseledeki görüşleridir. Kaypakkaya’nın ulusal meseledeki tezlerinin şimdi daha önem kazandığını söyleyebilir miyiz?

Devrimci Proletarya: Kaypakkaya’nın ulusal sorundaki tezleri hiçbir zaman önemini yitirmediği gibi bugün “daha önemli hale geldi” demek de onları zamansız birer dogma olarak konumlandırmak olur. Doğru soru şudur: Bu tezlerin uygulanma koşulları nasıl değişti ve bu değişim, tezlerin hangi yönlerini öne çıkarıyor?

Kaypakkaya’nın ulusal sorun yaklaşımının temel unsurları anti-emperyalizm, ulusal kurtuluş ile sosyalizm mücadelesinin birliği, asimilasyon ve inkârın reddi, Kemalist şovenizmin teşhiri- bugün de geçerlidir. Hatta artan milliyetçilik, Kürt siyasetinin tasfiyesine yönelik yeni hamleler ve emperyalist rekabet koşullarında bu unsurlar yeni bir güncellik kazanmıştır.

Ancak uygulama koşulları kökten değişmiştir. 1970’lerde Kürt siyasetine feodal ağalar, şeyhler ve gerici güçler egemenken bugün 40 yıllık bir devrimci ulusal kurtuluş mücadelesinin ürünü olan örgütlü, deneyimli, modern bir siyasal yapı vardır. Bu yapının kendi iç sınıfsal dinamikleri, çelişkileri ve arayışları vardır.

Dolayısıyla Kaypakkaya’nın tezlerini aynen tekrarlamak onu “mumyalaştırmak” olur ve bu tutum onun mirasına sahip çıkıldığı anlamına gelmez. Asıl görev, onun somut koşulların somut tahlili yöntemini bugüne uyarlamak, ulusal sorunu sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak yeniden kavramak ve bu doğrultuda özgün stratejik araçlar geliştirmektir. Bu ise Kaypakkaya’ya bağlılıktan ziyade onun cüretine sahip çıkmak demektir.

Emperyalist paylaşım savaşı tehlikesinin dünya siyasal gündemini meşgul ettiği bugünkü koşullarda, Türkiye-Kuzey Kürdistan komünist ve devrimcilerinin sorumluluklarını nasıl tanımlıyorsunuz?

Devrimci Proletarya: Bugün geldiğimiz noktada emperyalist kapitalizmin krizinin yeni bir aşamasına tanıklık ediyoruz. Bu kriz artık yalnızca periyodik bir daralma döngüsü değil sistemin yeniden üretim mekanizmalarının yapısal ve işlevsel bir çöküşüdür. Bu dönemde somutlaşan gelişmeler, Lenin’in emperyalizm analizinin öngördüğü eğilimlerin -tekelci sermayenin yoğunlaşması, finansal spekülasyonun üretken sermayeye üstünlüğü, dünyanın paylaşımı için savaşlar- niteliksel olarak yeni bir düzeye ulaştığını göstermektedir.

Bugünkü krizin özgünlüğünün üç katmanlı bir karakter taşıdığını söyleyebiliriz:

Birincisi, birikim krizinin niteliksel sıçraması. Neoliberalizmin 2008 sonrası istikrarsız dengeleri, 2020’lerin ortasına gelindiğinde artık yeni bir birikim rejimine evrilmiştir. Kapitalizm kendini yeniden üretmek için daha barbar, daha yağmacı ve daha saldırgan biçimlere yönelmektedir. Bu yeni rejim artık yalnızca emek sömürüsünün yoğunlaşmasıyla değil bütün bir yaşamın metalaşmasının sınır tanımaz biçimde genişlemesiyle karakterizedir.

İkincisi, jeopolitik parçalanma ve hegemonya savaşı. ABD’nin mutlak hegemonyasının çözülüşü, çok kutuplu bir emperyalist rekabet ortamı yaratmıştır. Ekonomik, ticari, diplomatik hatta ideolojik alanlarda eski mutlak üstünlüğünü kaybetmeye başlayan ABD, askeri ve teknolojik üstünlüğünü kullanarak sarsılan konumunu güçlendirmek ve mutlak hegemonyasını yeniden kurmak arayışı ve çabasındadır. Bu rekabet, Ukrayna’dan Ortadoğu’ya, Sahel’den Güney Kafkasya’ya uzanan bir çatışma hattı yaratmıştır. Bugünün paylaşım savaşı artık yalnızca toprak ve enerji kaynakları üzerinde değil nadir toprak elementleri, yarı iletken teknolojileri ve veri akışı üzerinden yürütülmektedir. Bu durum emperyalizmin “asalak karakteri”nin yeni bir tezahürüdür.

Üçüncüsü, ekolojik krizin savaş dinamiğiyle eklemlenmesi. “Yeşil dönüşüm” söyleminin arkasında, kobalt, lityum ve diğer stratejik mineraller için yürütülen kanlı bir yağma savaşı vardır. COP31 gibi mekanizmalar bu yağmanın meşruiyet zeminini üreten bir işlev ve amaca sahiptir.

Emperyalist kapitalizmin krizinin bu yeni aşamasında, Türkiye-Kuzey Kürdistan komünist ve devrimcilerinin sorumlulukları, birleşik militan mücadele hattının güçlendirilmesini zorunlu kılmaktadır:

1. Anti-emperyalist birliğin örgütlenmesi: Bizim de kurucu bileşenleri arasında yer aldığımız NATO ve Emperyalist Savaş Karşıtı Birlik, emperyalist savaşa karşı somut bir örgütlenme deneyimidir. 7-8 Temmuz NATO Zirvesi ve Kasım’da Antalya’daki COP31 toplantısına karşı yürütülecek mücadele soyut bir “barış” çağrısından ibaret değildir; işçi ve emekçilerin savaş bütçelerine, militaristleşmeye ve ekolojik yağmaya karşı örgütlü mücadelesinin ortak bir paydasıdır.

2. Sınıf cephesinin yükseltilmesi: Emperyalist savaş karşıtlığı, barışçıl bir söylem değil kapitalizmin kriz mantığına karşı işçi ve emekçilerin örgütlü mücadelesidir. Geleneksel sendikal bürokrasisini aşarak farklı sektörlerde peş peşe patlak verip ısrarlı ve militan mücadeleyle kazanan işçi direnişleri, 1 Mayıs 2026’daki Taksim İnisiyatifi’nin gösterdiği gibi yasaklara, polis saldırılarına ve gözaltılara rağmen işçi sınıfının mücadele azmi kırılamamıştır. Örgütlü güçler olarak komünist ve devrimcilerin görevi bu mücadele azmini emperyalist savaşa karşı geniş bir toplumsal seferberliğe dönüştürmektir.

3. Enternasyonal dayanışmanın inşası: Emperyalist savaşların yıkıcılığı evrenseldir, ona karşı mücadele de enternasyonal olmak zorundadır. Bugün yalnızca Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da değil, Almanya’dan Yunanistan’a, Kongo’dan Filistin’e, İngiltere’den Amerika’ya uzanan geniş bir coğrafyada anti-emperyalist dayanışma ağları örmeyi zorlamalıyız. Sınırlar ötesi bir sınıf dayanışması inşa etmek emperyalist savaşın yıkıcılığını sınırlamanın en etkili yoludur.

Emperyalist kapitalizmin krizinin bu yeni aşamasının aynı zamanda devrimci bir sıçrama için tarihsel bir fırsat olduğunun altını çiziyoruz. Her yanıyla çürümüş sistemi parçalayıp sosyalist inşanın yolunu açmak gibi tarihsel bir sorumluluk vardır omuzlarımızda. Bu inşanın temel dinamiği, işçi sınıfının örgütlü mücadelesi ve onun birleşik devrimci öncüsünü yaratacak çekim gücü yüksek, güçlü bir devrimci odağın inşasıdır. Bugün bizlere düşen tarihsel sorumluluk, Kaypakkaya’da cisimleşen devrimci ruhu kuşanarak yerleşik kalıpları parçalayan bir cüretle somut koşulların somut tahlili üzerinden sosyalist devrim mücadelesini daha etkin ve güçlü bir şekilde görünür kılmaktır.



Mayıs 2026
PSÇPCCP
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

More in Röportaj