Connect with us

Editörün Seçtikleri

Emperyalist-Kapitalist Sistemin Sınır Tanımaz Saldırganlığı ve Dünya Halkları İçin Yükselen Tehlikesi ile 2025 Yılı Gelişmelerinden Birkaç Başlık!

Dünya çapında milyarlarca ezilen yoksul yığınlar açlığı-yoksulluğu-işsizliği ve sefaleti, sermayenin birikim modelleri nedeniyle yaşamaktadır. Yaşanan savaş, çatışma ve işgaller, emperyalist tekel sermayesinin aşırı kar hırsı ve pazar egemenliği iken, sonuçları, katliam-soykırım ve yaşam alanlarından zorla göç ettirmelerle, yoksul halka ödetilmektedir.

Emperyalist sistemin dünyada estirdiği siyasal-politik iklim, güçler arasındaki jeopolitik gerilimler tüm dünyayı da enine boyuna etkiliyor, geriyor, yakıyor ve yıkıyor. Savaşlar, işgaller, kıyım ve katliamlar, doğanın geri dönüşsüz yıkımı, sömürü ve talan, 2025 yılında emperyalist dünyanın “icraatlarının” özeti. Bu durum kapitalist-emperyalist sistemin dünya işçi emekçilerine, ezilen dünya halklarına dayattığı bir barbarlık sistemidir.

Sistem egemenliğini sürdürmek ve tekelci sermayenin yayılma-büyüme-merkezileşme trendine siyasal-iktisadi hegemonya alanı açmak için; o kadar kuralsızlaştı ki, bugüne kadar işçi-emekçiler ve halklar tarafından büyük bedeller ödenerek kazanılmış tüm ilerici-devrimci- demokratik-ekonomik hak ve değerleri de yok etmeye yönelmiş durumda. Buna karşı ezilenlerin dünyası, savaş-sömürü-baskı bütünlüğünde dünya gericiliğinin saldırılarına karşı sessiz değil, kendiliğinden ya da mevcut örgütlü güçleriyle önemli başkaldırılar gerçekleştirdiler, Avrupa’dan Asya’ya, Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya, devrimci savaşa önemli dinamikler mayalayan kitlesel karşı koyuşlar gerçekleştirdiler. Devrimciler, komünistler, tüm bu kitle hareketi içinde önemli oranda yer alsalar da mevcut subjektif düzeylerinden kaynaklı beklenen önderlik rolünü yerine getiremediler ve bu güncel olarak, sorun olma halini devam ettiren bir durumdur.

Dünyaya hâkim olan, bizi çevreleyip kuşatan şey, özel mülkiyetçi egemenlik sistemidir. Tarihsel ilerlemeler karşısında oynadığı rol gericidir. Baskının, sömürünün, adaletsizliklerin hüküm sürdüğü, hak ve özgürlüklerin gasp edildiği, sermaye sahiplerinin temel alınıp korunduğu, yasama-yürütme-yargı ayağıyla tüm burjuva devlet kurum ve kuruluşlarının, bir avuç egemen sınıfların çıkarları doğrultusunda işlediğini ve şekil aldığını biliyoruz. Yani burjuva devlet denen mekanizma azınlığın çoğunluk üzerinde sürdürdüğü diktatörlük, bir avuç sömürücü-talancı egemenlerin devleti olarak onları temsil ediyor. Çoğunluğu, ezilen, sömürülen yığınları ise elinde tuttuğu devlet aygıtı ile baskı zor ve şiddetle sömürmeye, yönetmeye çalışıyor.

Bugün içinde yaşadığımız emperyalist-kapitalist sistem de sınıflı toplum üretimim günümüz aşamasıdır. Sınıflı toplumların en yüksek, en çürümüş, en müsrif ve sermayenin kanla-doğa yıkımıyla egemenliğini sürdürdüğü aşamadır. Yapısal çelişkileriyle, iktisadi-politik niteliğiyle, yayılmacı ve talancılığıyla, hegemonya çizgisiyle kriz sarmalında ve mevcut dinamikleriyle sürdürülebilir olma dinamiği zayıflamış bir aşamada. Elbette bu soyutlamayı, öznel niyetimiz olarak değil, proletaryanın eylem kılavuzu Marksist bilimin form- formülasyon tarifi üzerinden söylüyoruz. Kapitalist kriz haline devrimci müdahale olarak, MLM sınıf bilimi temelinde başta enternasyonal proletarya ve ezilen dünya halklarının, ideolojik-siyasal- örgütsel öznesinin önderliğinde bilinçli örgütlü mücadelesi, baskı, sömürü ve tahakkümün ortadan kalktığı, eşit-özgür ve onurlu bir yaşamın kapısı olan sosyalizme açacak ve oradan da sınırların-sınıfların ortadan kalktığı, insanlığın “Altın Çağı” dediğimiz komünist topluma ilerlemek biçiminde toplumsal devrimci ilerleme olacak. Marksist siyaset bilimi ve tarihsel materyalist görüş, sınıflı toplumların gelişim-değişim yasası buna işaret ediyor, bunu söylüyor.

Şu an dünyanın kıtalarına, bölgelerine, devletlerine, tüm alan ve coğrafyalarına ekonomik- siyasi-askeri ve kültürel olarak adeta bir ahtapot gibi sarıp sarmalayan emperyalist kapitalist sistemin girmediği bir alan kalmamıştır. Kapitalist sömürü- tahakküm büyük bir zorbalıkla dünyayı ve insanlığı talan etmekte ve yağmalamaktadır. Kapitalizmin sınır tanımaz sömürü-yağma ve talan çılgınlığı ekolojik sistemi de altüst ederek insanlığı, tüm canlı yaşamı ve yaşadığımız gezegeni de büyük tehlikelere sürüklemektedir.

Geçmişte ve yaşadığımız süreçte ezilen, sömürülen, katliamlara-soykırımlara uğrayan tüm dünya insanlığının yaşadıkları, çektikleri acılar ve zulüm, mülkiyetçi dünya kapitalizminin döl yatağında üremekte ve beslenmektedir. Yaşadığımız dünyada geçmişte yaşananlar, günümüzde ve gelecekte yaşanacak olanlar bu barbar sistem ortadan kalkmadığı ve sosyal devrimlerle tasfiye edilmediği sürece kapitalizmin saldırıları devam edecektir.

Kapitalizm eşitsiz-dengesiz gelişme yasasıdır. Bu nedenle sistem azınlığın çoğunluk üzerindeki diktatörlüğünden kapitalizmin dengesiz gelişme yasasından hareketle kendi krizleriyle ve özellikle sürekli daha çok üretme, daha çok pazara sahip olma mantığı ve anlayışından kaos, kargaşa, kriz, bunalım üretmektedir. Sürece tarihsel olarak baktığımızda; alçak ve sürdürülebilir boyutta krizler genelde olmakla birlikte, yüksek düzeyde seyreden devrevi bunalım ve kriz sistemin ana yönünü belirlemektedir.

Emperyalist Tekelci Sermayenin Uluslararası Buhran Dönemleri!

Yüksek düzeyde seyreden ve uluslararası boyutta genel ekonomik- siyasi buhranlar dönemleri genelde dünya pazarlarının yeniden paylaşımını dayatan 1. ve 2. Emperyalist Paylaşım Savaşlarıyla sonuçlanmıştır. Emperyalist güçler 1914 ve 1929 genel dünya ekonomik bunalımını iki dünya emperyalist paylaşım savaşıyla ve bu savaşlarda 100 milyona yakın insanı katlederek, milyonlarca insanı sakat bırakarak, dünya çapında büyük bir yıkıma yol açarak “çözmüşlerdir”!

Bugün de emperyalist güçler-emperyalist bloklar arasındaki çelişkiler, rekabet, pazar kapma, genişletme ve nihayetinde dünya pazarlarına hakim olma çatışması o denli yoğunlaştı-keskinleşti ve gerilimi yüksek fay hatları oluşturdu ki; dünya yeniden paylaşım sofrasında.”3. dünya savaşına gidiliyor-gidilecek” veya “zaten şu anda 3. dünya savaşı yaşanıyor” gibi, emperyalist savaşın aktüel olduğu, bölgesel düzlemde cereyan eden savaş boyutu ile dünya savaşına evrilme trendi taşıdığı bir sürecin içindeyiz. Kaldı ki bizler, emperyalizm var olduğu sürece emperyalist savaş ve çatışmaların kaçınılmaz olduğu gerçeğinin biliyoruz, bu tehlikenin gelişmelerin somut olarak gösterdiğini vurguluyoruz.

Ezilen- Sömürülen İşçi Sınıfı ve Dünya Halklarına Yeni Saldırı Dalgaları, Bu Sürecin Ana Mahiyetidir!

Yazının girişinde ifade ettiğimiz gibi kapitalizmin bir eşitsizlikler, sömürü, kriz ve bunalımlar dünyasıdır.

Günümüzde süren Ukrayna-Rusya savaşı, Suriye-İsrail-Filistin-İran-Ortadoğu merkezli bölgesel ve vekalet savaşları, ABD-ÇİN arasında ticaret savaşı, Sudan’da yıllardır devam eden iç çatışmalar ve savaş, Kamboçya-Tayland çatışması, Amerikan emperyalistlerinin Venezüella’yı kuşatması ve hedefe oturması, “Avrupa Birliği” denen emperyalist kuruluşun dışarda olan Rus merkez bankasına ait 300 milyar dolarına mafya vari el koyması, Ukrayna savaşından dolayı zaten gergin olan krizi adeta savaş trampetlerinin çalındığı bir noktaya taşıdı. Bunlar emperyalist dünya egemenlik sisteminin pazar ve hegemonya dalaşını savaş- çatışma hali ile sürdürmesidir.

Siyasi-ekonomik-kültürel ve felsefi olarak kapitalist aklın- işleyişin, üretim tarzı modelinin dengesiz gelişiminden hareketle bağrında taşıdığı ekonomik-siyasi krizler uzunca bir dönemdir (2008’den bu yana) giderek derinleşmekte ve bir coğrafya sınırlarının dışında uluslararası boyut kazanarak cereyan etmektedir. Bu durum bir taraftan emperyalist bloklar ve blok içi güçler arasındaki çelişkileri derinleştirirken, diğer taraftan bu işin esas ağır bedeli, işçi sınıfı ve ezilen dünya halklarına fatura edilmektedir. “Yeni” sermaye birikim modelleriyle kapsamlı emek sömürüsü, yaşam koşullarına getirilen ek kemer sıkma politikasıyla, adeta kriz sermayeye yeni rant olanakları olarak sunulmaktadır. İşçi sağlığı ve iş güvenliğinin hiçe sayıldığı tehlikeli koşullarda çalışmak zorunda bırakılan emek gücü, sömürü ve iş cinayetleri kıskacında sermayeye devasa artı değer olarak akmaktadır. Esnek çalışma koşullarının dayatılması ve sermayenin maliyet girdisi düşürerek planladığı üretim modellerinin sonucu, işçi sınıfına iş cinayetleri ve meslek “hastalıkları” olarak dönüş yapmaktadır. Dünya çapında milyarlarca ezilen yoksul yığınlar açlığı-yoksulluğu-işsizliği ve sefaleti, sermayenin birikim modelleri nedeniyle yaşamaktadır. Yaşanan savaş, çatışma ve işgaller, emperyalist tekel sermayesinin aşırı kar hırsı ve pazar egemenliği iken, sonuçları, katliam-soykırım ve yaşam alanlarından zorla göç ettirmelerle, yoksul halka ödetilmektedir.

Tüm bunlara rağmen şunu da ifade etmek gerekir ki, emperyalist-kapitalist merkezlerde baş gösteren ekonomik kriz ve bunalımların esas yükünü emperyalizme bağımlı geri kapitalist ve yarı-sömürge ülke halkları, ezilen sömürülen işçi-emekçileri ödemektedir. Çünkü kapitalist kriz, buralarda daha derinden daha sarsıcı ve yakıcı tarzda yaşanmakta-yansımaktadır. Kapitalist merkezlerde yaşanan ekonomik kriz ve bunalımlar, örneğin Türkiye vb. ülkelere her bakımdan daha derinlikli yansıdığından dolayı, işbirlikçi bağımlı ülkeler egemen sınıf ve iktidarları da bu yükü despot-faşist yönetimlerle emekçi yoksulların sırtına yüklemektedir. Bir dünya egemenlik sistemi olan emperyalist-kapitalist merkezlerde baş gösteren bunalım- krizin dünyanın diğer bölgelerini, ülkelerini, işçi emekçilerini etkilememesi, sermayenin ulus üstü merkezileştiği ve ekonomilerin iç içe geçtiği koşullarda mümkün değildir. Dünyayı bir ahtapot gibi ağına alıp egemenlik kurmuş bu sistem, kendi iç çelişkileriyle yaşadığı sorun ve problemleri diğer bölge ve alanlara da daha ağır biçimde yansıtmaktadır.

Dünya çapında istihdamın düşmesi, ekonomik büyümenin yavaşlaması, pompalanan tüketim kültürüne karşın pazar daralması ve alım gücünün gerilemesi, kapitalizmin krizinin belirli çevrimlerle kendisini tekrar etmesi, sadece geri, bağımlı ülkelerin ezilen ve sömürülen yığınlarına değil, kendi ülkelerindeki işçi-emekçileri de vurmaya başladı. Kapitalist krizle birleştirilen savaş ekonomisi, kapitalizmin kalelerinde de yeni iktisadi-siyasal-sosyal saldırılarla emekçileri ve göçmen kitleleri hedef almış durumdadır. Bu saldırılar sadece güncel süreçte planlanan düzeyi ile kalmamakta, işçi-emekçilerin geçmişte büyük mücadele ve direnişlerle kazanmış olduğu ekonomik, demokratik, akademik, sosyal ve siyasal haklarına yönelik gasplar biçiminde devreye konulmaktadır.

Dolayısıyla gerek bu saldırılardan dolayı gerekse de yükselen gerici-faşist eğilim ve örgütlenmelerden, kapitalizmin yarattığı iklim krizinden dolayı kitleler, sokakları direniş alanlarına çevirmekte, Almanya, Fransa, İtalya, Yunanistan başta olmak üzere, birçok ülkede meşru itirazlar yükselmektedir. Emperyalist saldırganlığa, Filistin’de yapılan katliamlara ve yapılan soykırıma karşı büyük kitlelerin sokaklara dökülmesi, yasaklara karşın işçi sınıfı başta olmak üzere sistemden hoşnutsuz olan kitlelerin öfkesi, sistemin kuşatmasına karşın devrimci muhalif bir damar olarak gelişmektedir. Çünkü emperyalist saldırganlığın, çılgınca silahlanmanın, emekçilerin bütçesinden kısıp devasa bütçelerin silahlanmaya ayrılmasının, savaş kaynaklarının dönüp dolaşıp işçi -emekçileri ve ezilen dünya halklarını vuracağını, faturanın kendilerine kesileceğini biliyor ve görüyorlar. Bunu için sakağa çıkıyorlar, emperyalist savaşlara, emperyalist savaşların dramatik sonuçlarına, yeni birikim modelleriyle kapsamı genişletilen sömürü dünyasına karşı çıkıyorlar.

Dünya egemenlik sisteminin bu saldırganlığı ve barbarlığına paralel olarak dünya çapında giderek yükseliş eğilimi gösteren gerici, ırkçı-şoven-cinsiyetçi burjuva paradigma, burjuva siyasetin bilinçli-örgütlü siyaseti olarak üretilmektedir. Bu burjuva iktidarların otoriter nitelikte yapılandırılması ile paralel işletilen siyasal bir süreçtir. Burjuva “demokrasisi” olarak dünyada yerleşik fikir olarak “evrenselleştirilen”, burjuva hukuk-yasa yürütme, parlamento- yargı, burjuva iktidara dair “güvenlikçi” politikalarla bir çırpıda bir kenara atılmakta, “Olağan Üstü Güvenlik Yasaları” dahil, tekçi-otoriter uygulamalar devreye konulmaktadır. Yani tekleşme ve merkezileşme, sadece “TC” gibi iktisadi-politik nitelikteki yönetim biçimlerine has değil, neoliberalizmin merkezi planlaması olarak devrededir.

İste bu nedenledir ki kapitalist merkezlerde ve özellikle Avrupa merkezlerinde işçi-emekçiler, işsizler, kadınlar, göçmenler ve LGBTİ+’lar yaklaşan tehlikeye ve otoriterleşen-tek elde merkezileşen iktidar biçimlerinin ayak seslerini (bazı değerlendirmeler bunu faşizme dönüş olarak yorumluyor) duyuyor, görüyor, hak ve özgürlükleri için harekete geçip, üretim birimlerinden sokaklara kadar seslerini, emekten gelen gücünü mücadele alanlarına döküyor. Binlerce gençlik savaşa hazırlanan Almanya’da zorunlu askerliğin geri getirilmesine karşı gösterdiği kitlesel tepki, gençliğin politik sahada sesini yükseltmesi ve işçi sınıfını bu mücadeleye davet etmesi önemlidir. Ezilen ve sömürülen kitleler adım adım hak ve özgürlüklerinin, mücadele ile kazanılmış haklarının tehlikede olduğunu, savaşa hazırlık ve savaş ekonomisini oluşturmak için sömürünün daha derin ve acımasız sürdürüleceğini görüyorlar. Bu konuda geçmiş tarihsel bellekleri, devrimci sorumluluğu güncelliyor.

Geçmişte Avrupa’da yaşanmış tarihi ve trajik olaylarda, savaşlarda, emperyalistlerin ne acımasız katliam ve soykırımlara, dünya çapında nice facialara neden olduklarını, bunun bedelini de yine ezilen-sömürülen yığınlara ödetildiğini dünya tarihsel hafızası biliyor, bugün aktüel bir tehlike olarak görüyor. Kapitalist sömürü sisteminin giderek bağnazlaşması ve saldırganlaşması, kural tanımaz bir hoyratlık -vahşilikle insanlığa-doğaya saldırması nedeniyle dünyanın birçok ülkesinde başta işçi emekçiler olmak üzere kapitalist-emperyalist sistemin kuşatması ve saldırılarında zarar gören, mağdur olan, geleceğini tehlikede gören tüm sınıf katmanlar çeşitli neden ve taleplerle sokaklara dökülüyor, büyük sokak eylemleri ve isyanlar örgütlüyor- yaratıyor. Yani kitleler geleceğine sahip çıkmaya çalışıyor. Genelde var olan zayıf örgütlülüklere ve dağınıklığa rağmen bunu yapıyor. Oysa güçlü ve dinamik devrimci-sosyalist örgütlülükler olsa büyük tarihi gelişmelerin yaşanacağı açıktır. Yani 2025 yılının ortaya çıkardığı gibi, gelişmelerin mahiyeti sadece emperyalist haydutların çizdiği çerçevede ilerlemiyor, aksine toplumda kendiliğinden ya da örgütlü, devrimci kitlesel bir damar mayalanıyor. Komünistlerin, önderlik yapamama zafiyetini sorgulama ekseninde esas alması gereken budur.

Sonuç olarak:

Başta enternasyonal proletarya, ezilen dünya halkları, azınlıklar, kadınlar ve gençlik; insanlığın ve doğanın üzerine bir karabasan gibi çökmüş, zor ve şiddetle egemenlik kurmuş emperyalist- kapitalist dünya gericiliğinin insanlığa veya doğanın yararına yönelik yapacağı ve vereceği hiçbir şey yoktur- sınıfsal niteliği gereği olamaz da. Çünkü dünyada hüküm süren eşitsizliklerin, adaletsizliğin, açlık ve yoksulluğun, savaş-katliam ve soykırımların kaynağı bizzat kapitalizmin, güncel karşılığı olarak emperyalist iktisadi-politik siyasadır. Yani bu sistem var olduğu ve devam ettiği sürece dünyada insanlık, ezilen emekçi yığınlar, hiçbir yanında insanilik bulunmayan, aksine sürekli saldırganlık ve yıkım üreten bu sistemin saldırılarıyla karşı karşıya kalacaktır. Dolayısıyla yürünmesi gereken yol-güzergâh, emperyalist-kapitalist sisteme alternatif olarak insan-emek-doğa merkezli, eşitliği- özgürlüğü- adaleti ve onurlu bir yaşamı temel referans alan ve hedefleyen devrimlerle, sosyalizme yürümek insanlığın geleceğinin garantisi olacaktır.

2025, dünya çapında birçok ülkede gelişen, gençlik, kadın, işçi, köylü başta olmak üzere sistemi yaşamak istemeyen kitlesel muhalefetle, direnişlerle, güçlü toplumsal zemini ortaya çıkarmada azımsanmayacak bir rol oynadı. 2026 yılı bu muhalefetin devrimci nitelikle büyümesi yılı olması perspektifiyle…

Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Ocak-2026 tarihli 56. sayısında yayımlanmıştır.



Ocak 2026
PSÇPCCP
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031 

More in Editörün Seçtikleri