
Biraz tartışmalı da olsa, halkımızın böyle bir deyimi vardır. Demek istiyorlar ki “gelen, gideni aratır”. Her koşulda bunun böyle olacağını düşünmek elbette çok da doğru değildir. Mesela; burjuva diktatörlükleri yıkıp, yerine sosyalist bir iktidar kurulsa, sosyalist iktidar, burjuva diktatörlüğünü aratır mı? Böyle olmayacağı kesin. Tam aksine, burjuva diktatörlüğün ruhuna Fatiha, hoş geldin sosyalizm denir. Ama, ağzı sütten yanan halkımız, yoğurdu üfleyerek yemeyi tercih ediyor. Hani haksız da değiller. Çünkü, sistem değişmedikçe; çoğunlukla, gelen, gideni hep aratmıştır. Öyle ya, daha çok zenginleşme ve mülkiyet hırsı bunu gerektiriyor. Elde edilen “artık” emeği paylaşmayı değil, bunu yaratanların sırtına daha kolay nasıl binileceğinin hesabı yapılır. Bütün egemen sınıflar böyle davranır. Daha çok kâr daha çok sömürü. Daha azını düşünen olmaz, akıllarından bile geçirmezler. Sermayenin üstüne, sermaye eklenecekse, eskisiyle yetinilemez. O yüzden bu talan ve yağma düzeni içinde gelen, gideni aratır.
Her yılın sonunda yılın bir panoraması çıkartılır; ne gördük ne yaşadık ne yedik ne içtik ne kaybettik ne kazandık gibi. Bir yıl boyunca yazılıp çizilenleri bir kez daha tekrarlayıp, okura bıkkınlık getirmek yerine, halkın eleştirel diliyle yazıp anlatmayı daha uygun bulduk. Sosyal medyadaki sokak röportajında, avurtları çökmüş, üstü başı yırtık dökük halktan biri şöyle diyor: “Bu sene yılbaşı falan kutlamak yok, o bizi kutlasın, 2025’den nasıl sağ çıktınız diye.” Bundan daha güzel, daha anlamlı geride bırakılan yılın değerlendirmesi olabilir mi. Bu kısacık cümlenin içinde ölüm de var, açlık da var, yaşam da var, direniş de var. Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az. İşte halkımız böyle bir deniz deryadır. Kendimizi, bulunmaz Hint kumaşı yerine koymayı değil, halktan öğrenmesini bileceğiz. Önce halkın öğrencisi olmayı becereceğiz, sonra öğretmeni olmayı. Bu kadar basit. Bu, öğrendiklerimizi MLM’nin bilimsel süzgecinden geçirmeyeceğimiz anlamını doğurmaz. Tıpkı, teori ile, pratiğin ilişkilendirilmesi nasılsa, bu da öyle bir şey. Yani kaba bilginin, bilimsel bilgiye dönüştürülmesi diyelim.
Emeğimizi Sömürenlere Karşı Birleşmeden, Gerçek Anlamda Bir Kurtuluştan Bahsedilemez!
Geride bıraktığımız 2025 yılı, dünya halklarına kızılcık şerbetinin içirildiği, halk düşmanı emperyalistlere ve onların çanak yalayıcılarına ise ballı-kaymaklı bir yıl oldu. Sanki, gök yüzünden bulutlar, yer yüzüne inmişçesine, her yer toz-duman içinde, bir lokma ekmeğe muhtaç binler, on binler, milyonlar ölümün, daha doğrusu öldürülmenin pençesi altında, yaşama tutunmanın arayışıyla, kâh bir çölü, kâh bir okyanusu aşmak zorunda bırakıldılar. Hani, aşmak da öyle sanıldığı gibi kolay değil. Kurda-kuşa, balıklara yem olmanın yanı sıra, salgın hastalıklara ve sınır bekçisi zebanilerin kurşunlarına hedef olmak da var. Onca yol, onca çile ve bir geminin ambarına çuval gibi istiflenircesine, nefes almanın bile lüks sayıldığı bir durumun nesini anlatalım ki. Ya da denizin-okyanusun acımasız dev dalgalarıyla boğuşmak zorunda bırakılmış bebeklerin kıyıya vurmuş bedenleri, bir şamar gibi insanlığın suratında patlamışken, bu barbar kapitalist sistemin neresine tutunabiliriz ki. Hem zaten, biz dünyanın mazlum insanlarını yerinden yurdundan eden, kentlerimizi- köylerimizi yerle bir eden, ekmeğimizi, katık niyetine kanımıza bandırtan bu zalim-zulümkarlar değil mi? Bölge bölge yakıp yıkmadılar mı dünyamızı. Şimdi toptan yok etme gayreti içinde değiller mi? Nesine inanıp, güveneceğiz bu yarasa ruhlu barbarların. Öyle ise, bu canavardan kurtulmak adına, “ben” olmaktan çıkıp, biz, biz olmasını becereceğiz. Komşumuzun tavuğuna kış demeyi değil, düşmanımızın gözüne parmağımızı sokmayı öğreneceğiz. Emeğimizi çalan, komşunun tavuğu değil, düşmanın kurnaz tilkisidir. Bunu bileceğiz. Bizi, bize düşman etmek isteyenlerin karşısına dikilip, eğer edilecek bir kavga varsa (ki vardır), biz, biz ile değil; biz seninle kavgalıyız diyebilmeliyiz. İşte tam da bu noktadan sonra, gerçek kurtuluşumuzu altın harflerle yazmış oluruz.
Dünyamız bunca kirletilmişken, toprağın bile kanına girilmişken, emeğin, börtü böceğin hakkı nasıl savunulacak ki başka türlü. Çok sevdiğimiz ve hayranı olduğumuz için değil, ama kanın kanla yıkanmasından başka çaresi yok. Bu yağmanın, bu talanın, bu bir avuç barbarın, dünya halklarına dönük katliamlarının önünü almanın var mı başka bir yolu. Olmadığı gün gibi açık. Yani, boynu kırılasıca bu kan emicileri tarihin çöplüğüne gömmekten gayri ne başka bir yol ne de bir yöntem var. O da devrim ve devrim için gerekli olan zor. Sınıfın önderliğindeki, halkın devrimci zoru. Yanağımıza bir tokat atıldığında, bilmem hangi hazretin dediği gibi, diğer yanağımızı uzatmanın tersine, isyankâr olacağız. Düşmanın zorunu, halkın zoruyla def edeceğiz. Çünkü biz biliriz ki, şimdiye kadar ki insanlık tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir. Daha da önemlisi, emekten, gerçek özgürlükten yana olanların birbirlerini ötelemediği, tam aksine, birbirlerine kenetlendiği, emekçilerin birliğinden güç ve zafer doğar diyenlerin tarihidir. Böyle olmasının bir tek nedeni var, esas olarak emekçilerce yaratılan değerlere, ezenlerin pervasızca el koymaları ve bu iki sınıf arasında ki adil olmayan dengesizliktir. Bu yüzden dünyanın bütün işçileri ve ezilen halkları birleşmek zorundadırlar, çünkü onların zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yok. Ama, özgürlük ve eşitlik adına kazanacakları koskoca bir dünya var. Dünyamızı yağmalayanlara, emeğimizi sömürenlere karşı birleşmeden, gerçek anlamda bir kurtuluşun olamayacağını anlamak zorundayız. Dünümüz bunu anlatıyor, günümüz bunu öğütlüyor ve geleceğimiz bunu emrediyor.
Halk, acılarını, sevinçlerini yüzlerce sayfalık kitap yerine bazan bir, bazan birkaç cümleye sığdırır. Hatta bazan bir tek kelime, ya da vücut dili bile birçok şeyi anlatmaya yetiyor da artıyor bile. Yüksek perdeden konuşmayı, gerçeğe uymayan derin “analizler” yapmayı değil, halkın eleştirel diliyle 2025 yılını ülkemiz açısından değerlendirirsek eğer ….
Dünya kan gölüne döndürülmüşken, ülkemiz de refah, huzur ve mutluluk mu kol geziyor? Elbette ki hayır. Birileri Ejder meyvesi ve manda yoğurduyla beslenirken, milyonlar pazarlarda çürük meyve-sebze toplayarak karnını doyurmaya çalışırlarken huzur, refah, mutluluk mümkün mü? Ya da birilerinin, “şiir yazmıyoruz ama, şiir gibi yaşıyoruz” itirafına karşın, milyonların gece yatakta açlıktan guruldayan karın sesleri eşliğinde göz yaşı dökerken hangi refah, hangi mutluluğundan söz edilebilir. İtibardan tasarruf edilmez diyenler, yazlık – kışlık sarayları mekân tutanlar için bir refahtan söz edilebilir. Ama eminiz ki onlar da mutlu değiller. Çünkü, şu “çapulcu”ların ne zaman tepelerine bineceklerinin karabasanı içinde sürdürüyorlar o göz kamaştırıcı yaşamlarını. Eğer böyle olmasaydı, on binlerce orduya- polise- jandarmaya ihtiyaç duyarlar mıydı? Ülkeyi, E, F, Y, S, T açık, kapalı türünden hapishane ve zindanlarla doldururlar mıydı? Dar ağaçları kurup, insanlık suçu olan işkencelere sığınırlar mıydı? Kısacası, yaşamlarının pamuk ipliğine bağlı olduğunun farkında ve korku içinde yaşıyorlar. Bakmayın öyle kahramanlık narası atışlarına. Halkın en ufak dışa vuran öfkesi karşısında kapağı yurt dışına atan onlar değil midir? Her neyse, düşmanı küçümsemek adına söylemiyoruz bunları. Sadece bir genel gerçeği ifade ediyoruz. Düşmanı küçümsemek, kendi geleceğini tehlikeye atmak demektir. Bunun bilincinde ve farkındayız, öyle de hareket ediyoruz.
Burjuvazi Yokluğu ve Yoksulluğu Sonlandırmayı Değil, Yönetmeyi Esas Alır
Yokluğu ve yoksulluğu kaldırmak, toplumu huzur ve refah içinde yaşatmak hâkim sınıf olan burjuvaların işi değildir. Tam aksine onlar, yokluğu ve yoksulluğu sonlandırmayı değil, yönetmeyi esas alırlar. Halktan vergiler yoluyla aldıkları milyarlarca liranın binde, belki de on binde birini halkın belli kesimine “yardım” mahiyetinde halka verirler, halkta bunu gerçekten iyi niyetli bir yardım olarak algılar. Tıpkı, Nasrettin Hoca’nın fıkrasında olduğu gibi; hırsızın, Hoca’nın eşeğini çalıp boyayarak tekrar Hoca’ya satması misali gibi bir şeydir bu. 2025 yılını “emekliler yılı” olarak ilan etmedi mi bu zalim iktidar. Sonuç, bir bardak çaya ve bir simide mahkûmiyet. Ya da bulabilirlerse, 60-70 yaşından sonra sigortasız işe girip çalışmak. Normal ücrete dönüştürülmüş olan asgari ücretin hikayesi ise içler acısı. Enflasyon, %60 ile %100 arasında seyrederken, sermayenin ve iktidarın borazanlığını yapan TÜİK, enflasyonu %30’larda göstererek asgari ücrete yıllık yapılacak zammın derecesini gösteriyor. Resmi rakamlara göre açlık sınırı 40 bin, yoksulluk sınırı 90 bin lira olan bir ülkede, asgari ücret 22 bin, önümüzde ki yıl için ise 28 bin 47 lira olarak açıklandı. Yani milyonlarca emekçi ve emekli açlık sınırının altında yaşamını idame ettirmeye çalışacak. Sadece ev kiralarının ortalama 20 bin TL olduğu bir ortamda nasıl yaşanılacaksa varın siz düşünün. Açız demek, sendika istemek “yasak” bu ülkede.
Maden ocaklarındaki katliamların kader olmadığını söyleyenlerin yerlerde tekmelendiği, tekmeleyenin daha çok tekmelemesi için sırtının sıvazlandığı bir ülkede yaşıyoruz. Çocuk istismarı ve tecavüzleri için, “bir seferde bir şey olmaz” diyen, ancak bu yüz kızartan onursuzlukların yüzlerce kat arttığı, hatta parlamento ahırının çatısı altında yaşanır hale geldiği ve bunu alkışlayan ahlaksızların yönettiği ülkede onurumuzu korumaya çalışıyoruz. Günde en az üç kadının katledildiği, kadına yönelik tacizin, tecavüzün katbekat arttığı, sosyal medyada tarikat şeyhlerinin, imamların, hocaların cinsel bir meta olarak gördükleri kadına dair söylemleri çürümüşlüğün dibe vurduğunun açık ifadesi olarak karşımıza çıkıyor. Mantar biter gibi imam hatip okullarının açılışı, yani, eğitim diye yutturulan eğitimsizliğin bu çürümüşlüğün temelini oluşturduğunu söylersek yanlış olmaz. Bir üniversite profesörü “bize cahil toplum lazım” derken, tam da söylemek istediğimiz durumu anlatıyor. Bütün bu yaşananlar “münferit”, bireysel şeyler değildir. Doğrudan doğruya mevcut iktidarın devlet politikasıdır.
2025 yılı, sadece çocuğa ve kadına karşı ahlaksızlıkların, sapkınlıkların ve düşmanlıkların yaşandığı bir yıl olmadı. Sokak köpekleri ve kedilerin toplu katliamlarına, on binlerce hektarlık ormanların yakılışına, doğanın talanına, hâkim sınıfların kendi aralarındaki kıyasıya dalaşına, zindanların tıka basa dolduruluşuna, haksızlığın, hukuksuzluğun ve adaletsizliğin normalleştirildiğine; yürütme, yasama ve yargının tek adamın iki dudağı arasına sıkıştırıldığına vs. vb. tanıklık eden bir yıl oldu. Sadece bu kadar mı? Hayır. Farklı inanç ve azınlık milliyetlerin inkârı ve bunlar üzerindeki baskılar çeşitli politik oyun ve manevralarla devam ettirildi. Mesela; Alevilerin varlığı “kabul” gördü. Ancak farklı bir inanç olarak değil, bir kültür topluluğu olarak lanse edilmeye çalışıldı. Alevilerin, kültür bakanlığına bağlanmak istenmesi ve hala bu anlayışın devam ettirilmeye çalışılması boşuna değil. Kürt düşmanlığının yerini, şimdilik “kardeş”lik masallarının alması, devletin bu konuda ki samimiyetinden değil, başta Amerikan emperyalizmi olmak üzere, İsrail Siyonizmi ve AB emperyalistlerinin Ortadoğu’da sınırları yeniden dizayn etmeye başlamış olmalarının sonucudur. Irkçılığın bir numaralı savunucusu Bahçeli’nin “kardeş”lik eli uzatması, Öcalan’ın bu eli samimiyetle tutması hayra alamet değil. Bunca bedeller ödemiş mazlum Kürt halkınınsa beklentisi hiç değil. Ama şunu akıldan çıkartmamak gerekir. Osmanlıda oyun çok, bugünün “kardeşliği”, yarın tekrar düşmanlığa dönüşebilir. Külliye de oturan zatı muhterem, içeride-dışarıda kime “kardeşim” dediyse, hepsiyle kanlı bıçaklı olmadı mı? Ya da tersi yaşanmadı mı? 2025 yılının en çok konuşulup tartışılan konuları arasında yer alan bu mesele, hiç kuşku yok ki 2026’nın da başat meselesi olacaktır. Bütün detaylarıyla bu konuyu burada tartışmayacağız. Ancak, kısaca şunun altını çizelim. Abdullah Öcalan’ın anti bilimsel, sosyalizm karşıtı sözde projeleri, Kürt ulusunun gerçek kurtuluşunu sağlamayacaktır. Bunda zerre kadar kuşku yok. Ancak Kürt ulusunun kazanabileceği en ufak demokratik hakka da sosyalistlerin “tukaka” deyip, dudak bükme hakları yok. Faşist T.C. ise buradan iki stratejik kazanımla çıkmak istiyor. Birincisi; “misakı- milli” sınırları korumak, hatta “misakı bulursa daha da genişletmek. İkincisi; Erdoğan diktatörlüğünün iktidarını sağlamlaştırmak. Sürecin özeti tam da bu düşüncesindeyiz.
Kısa Başlıklarla 2025’in Özeti
2025 yılı, Türkiye- K. Kürdistan tarihine hem yoksul emekçi halkımız açısından hem de hâkim sınıflar açısından unutulmayacak izler bıraktı. Öyle ki; öyle zamanlar ve anlar oldu ki, göz yaşlarımıza hâkim olamadık, yüreklerimiz göğsümüzü delercesine dövdü ya da duyduklarımıza, gördüklerimize inanamaz olduk. Bu kadarı da fazla dedik. Dedik demesine de her şey kendi sınıf mecrasında akıp gidiyordu. Mesela ortalama 20 bin Lira kira karşılığında, 16 bin lira maaş alan emekliyi diri diri mezara gömme değil de nedir. Ekonomik, sosyal haklarını koruyup kollamak için sendikalaşmak isteyen işçinin, iş yerinden kapı dışarı edilmesi, sınıfa örgütsüzlüğü dayatmaktan başka ne anlam ifade edebilir. Tarlada ürününü kaldıramaz hale gelen çiftçiye en ufak bir destekte bulunmamak, emperyalist tarım tekellerinin istemi doğrultusunda, ülke tarımını bitirmek ve köylüleri açlığın, yoksulluğun pençesinde ölüme terk etmek değil midir? Borçlandırdığı çiftçinin arazisine, traktörüne çöken faşist bir iktidardan, halka hizmet beklenebilir mi? Bir toplumun geleceğini temsil eden gençlik, “dindar ve kindar”lığı onaylamadığı için, yersiz- yurtsuz bırakılarak okumaları engellenebilmektedir. “Madem böyle düşünüyorlar, öyle ise açın kapıları, ülkeyi terk etsinler ki iktidardakiler de problem yaşamasınlar” politikaları uygulanmaya başlandı. Ne yazık ki bu, ülke gençliği açısından hayal değil, önemli derecede gerçek oldu. Her şeye rağmen, iktidarın başı, kalanlarla dertte. “Kindar ve dindar” değil, deist, ateist, devrimci, ilerici ve aydın gençler, faşizmi kendi döktüğü kanda boğma kararlılığını göstermeye başladılar bile. Karanlığı boğmaya aday aydınlık hep vardı, olmaya devam edecek. Bunda şaşılacak bir şey yok, çünkü, insanlık tarihi zaman zaman geriye düşse de hep böyle ilerlemiştir.
2025 yılı, öncesinde de olduğu gibi, halkın iradesinin hiçe sayıldığı ve keyfi bir şekilde kayyımların atandığı bir yıl oldu. Bu kez, sadece Kürt halkının, devrimci- demokratların değil, bir diğer hâkim sınıf kliği olan CHP’nin belediyeleri de kayyumlarla yüzleşti. Hem de öyle- böyle değil. Bu, hâkim sınıflar arasında ki rejim ve pastadan en iyi payı alma dalaşının en şiddetlenmiş hali olarak gün yüzüne çıkmış oldu. Hukuk tanımamazlık, keyfi uygulamalar, mala-mülke çökmeler, hırsızların, arsızların cirit attığı, emperyalistlerin her isteğinin koşulsuz yerine getirildiği bir yıl oldu 2025 yılı.
Yeni Osmanlıcılık olarak tanımlanan yayılmacı ve ilhakçı politikalarından vazgeçmiş değildir mevcut iktidar. Özellikle, Suriye’deki gelişmelerden yararlanmak, hala “sınır güvenliği” bahanesiyle ilhak altında tuttuğu topraklara çökme emelleri gütmektedir. Tabii bunu, ne kadar gerçekleştirip, gerçekleştiremeyeceğini şimdiden kesin olarak söylemek oldukça zor. Çünkü, başta ABD olmak üzere İngiliz emperyalizmi, Siyonist İsrail ve hatta Rus emperyalizminin burada nasıl bir sonuca gidecekleri bile netleşmiş değilken, faşist Türk devletine nasıl bir payın düşeceğini veya neyin layık görüleceğini şimdiden tahmin etmek çok zor. Ancak Erdoğan–Trump görüşmelerinden anlaşıldığı kadarıyla, Erdoğan, kendi meşrutiyetinin tanınmasına tav olmuş gibidir. Tüccar Trump bunu seve seve yapar. Çünkü karşılığında maddi değeri ölçülmeyecek büyüklükte ödünler alır/aldı bile. Mesela; Rusya’dan alınan doğal gazın yerine, artık doğal gaz Amerika’dan alınacak. Hem de daha pahalıya. Petrolden daha kıymetli ve dünyanın en zengin yataklarına sahip Eskişehir’de ki değerli madenlerin işletilmesi, daha doğrusu talan edilmesi “hakkı” şimdiden Amerika’ya verildiği iddiaları kamuoyunun gündeminden düşmüyor. Trilyonlarca Lira karşılığında savaş uçak filolarının alınması anlaşmasının yapılmış olması ise 2025 yılının bir başka tartışma konusu. Çünkü iki misli daha pahalıya alındığı iddiaları dolaşıyor ortalıkta. Nasıl olsa halk ödeyecek, faşist iktidarın umurunda mı?
2025’in son bir buçuk ayında ülkede ve kara deniz kıyılarında ilginç olaylar yaşandı. Ukrayna’nın insansız deniz altıları, Rusya’nın iki önemli ticari deniz tankerlerini vururken; Rusya Türk ticari gemilerini vurdu. Türkiye’nin bir askeri hava aracı Azerbaycan hava sahasında düştü veya düşürüldü, çeşitli askeri alanlarda uzman 20 subay hayatını kaybetti. 4 insansız hava aracı ya T.C. tarafından düşürüldü veya kendiliğinden Türkiye sınırları içinde düştüler. En son olarak, Libya’ya ait bir Jet uçağı (ki bu uçak, Libya ordusunun beyni olan generalleri taşıyordu) Ankara’dan havalandıktan yaklaşık 20 dakika sonra, Ankara yakınlarında ki Haymana kırsalına düşüverdi. Bu kadar olayın bir buçuk ay içinde peş peşe yaşanması ve hiçbirinin akıbeti hakkında net, ikna edici herhangi bir bilginin açıklanmaması akıllarda bir dizi soru işaretleri yaratmış durumdadır. Ekonomik ve siyasi istikrarsızlığın dibini bulmuş olan Türkiye, daha başka istikrarsızlıkların içine (mesela savaş gibi) çekilmek mi isteniyor. Şimdilik kesin bir dil kullanmak pek mümkün olmasa da bu işin aslı- astarı fazla sürmez çıkar ortaya.
Dikkat edilirse halkın lehine bir tek olumlu şeyden söz etmedik. Edemedik çünkü, zulmün, açlığın ve yoksulluğun sınır tanımadığı bir yerde kitleler lehine, mumla aransa bile iyi bir durumun bulunması olası değildir. Ama sevindirici olan şudur, kemiğe dayanan bıçağın acısını iliklerine kadar hisseden kitleler yeter artık demeye ve binler, on binler alanlara inmeye başladı. Gençliğin umut verici devrimci- demokratik radikal çıkışları gün be gün yeni boyutlar kazanıyor.
İşçi sınıfının direnişi, derli toplu merkezi bir biçimde olmasa da umut kapılarını aralıyor. Kadınlar ise, şiddete, tacize ve tecavüze karşı zaten hep sokaktaydılar. Bütün bunlar hiç kuşku yok ki sevindirici gelişmelerdir. Ancak bunların da sistemi can evinden vurma noktasında ciddi eksiklikleri var. Kuşkusuz bu, kitlelerin eksikliği değil, sınıf öncüsünün ve genel olarak sosyalist hareketin eksikliği ve yetmezliğidir. Bundan ötürüdür ki, kitleler, sosyalist- devrimci bir örgütlülük ve mücadelenin değil, CHP’nin sahte demokrasi söylemlerinin arkasında kenetlenmiş durumdalar. Bunun da aşılacağı ve halkın bir nehir gibi kendi mecrasına akacağı günler uzak değildir.
Kuşkusuz söylenecek daha çok şey var. Ama ülkemizin ortalama genel durumunu bu biçimiyle ifade etmek, sanırız mevcut gidişatın anlaşılması için yeterlidir. Ama mevcut durumu tüm çıplaklığıyla ifade etmek yeterli midir? Elbette ki hayır. Her şeyden önemlisi, halkın kanını emen bu soygun düzenine dur diyecek bir mücadelenin örgütlenip yürütülmesi gerekir. Buna ilişkin çokça önermelerde bulunduk. Reformist, ekonomist bir kulvarın dışında, sosyalizm perspektifli anti- faşist, anti- emperyalist bir devrimci- demokratik cephenin gerekliliği ve zorunluluğu üzerine düşünce ve önerilerimizi devrimci kamuoyu ile paylaştık. Tekrar aynı düşünceleri burada uzun uzadıya tekrarlamak durumunda değiliz. Ancak, savunduklarımızın ve önerdiklerimizin arkasında olduğumuzu bir kez daha belirtmekle yetinmiş olalım.
Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Ocak-2026 tarihli 56. sayısında yayımlanmıştır.








