Connect with us

Makale

Fikret Karavaz Yazdı: “Değer” Üstüne Günümüzdeki Yanılgılar-2

Marks’ın, Proudhon’a verdiği örnekte olduğu gibi nasıl ki sınıflı toplumda aşkın ve vicdanın küpü alınmış bir değişim değeri olarak, satılık bir değer olarak önerilmesi mümkün değilse, bunun tam karşıtı olarak aşk, vicdan, bilim, etik gibi insani değerler için kitlelere sınıflı toplumun özel mülkiyet ilişkilerinin bekçisi olan ve bu değerleri satılık bir değer olarak pazara taşıyan devlet hukukuna karşı savaşmayı önermek mümkündür ve bu önerinin sahibi Komünist Partisidir.

Bugün, ‘’değer’’ kavramı üzerine sürdürülen tartışmaların ve bu bağlamda Marks’ın değer teorisine getirilen eleştirilerin bütün iz düşümlerini Marks’ın Proudhon ile ve Engels’in Dühring ile yaptığı polemiklerde bulmak mümkündür. Gerek, Negri’nin, emek gücünün değerinin ‘’emek zamanı’’ ile ölçülmesinin bir paradoks olduğuna dair yaklaşımı ve gerekse Graber’in sosyolojik, ekonomi politik ve dilbilimsel olarak bütün “değer’’ kavramlarını ortak bir “değer teorisi”inde birleştirme arayışları, ekonomi politiğin konusu olan “değer’’ kavramının Marksist analizinin kendi tarihselliği anlaşılmadan, bilimsel bir zemine oturtulamaz.

   ‘’Değer’’ kavramının hem ontolojisinin ve hem de ekonomi politik varoluşunun tarihselliğini göstermesi açısından Marks’ın Proudhon ile yaptığı polemiğe geri dönersek şu cümleler oldukça önemlidir:

   “Ya bu yeni ve son değişim evresini, küpü alınmış satış değerini nasıl açıklamalı? M. Proudhon’un cevabı hazır olsa gerektir: tutunuz ki bir kişi “başka kişilere, iş birliği yaptığı çeşitli görevlerdeki başka kişilere” erdemi, aşkı, vs. değişim değerini üçüncü ve son kuvvetine çıkarıp satılık bir değer yapmayı önermiş olsun. Görülüyor ki M. Proudhon’un “tarihî ve tasviri metodu” her şeye yarar, her şeye cevap verir, her şeyi açıklar. “Ekonomik bir düşüncenin doğup gelişmesi” söz konusu ise o, çeşitli görevlerdeki iş birliği yaptığı başka insanlara bu ‘doğup gelişme’ işini yapıp bitirmeyi öneren bir insanın varlığını varsayar ve böylece her şeyi söylemiş olur.”

   Bir insan, “işbirliği yaptığı çeşitli görevlerdeki insanlara, erdemi, aşkı, vicdanı, bilimi, etiği vs. değişim değerinin üçüncü ve son kuvvetine çıkarıp satılık bir değer yapmayı…” nasıl önerebilir? Bu, sorunun yanıtı, Marks’ın Kapital’inin yayınlandığı 1867 yılında evlerinin bahçesinde, mehtaba karşı içkilerini yudumlayan iki sevgiliden birinin diğerine aya gitmeyi önermesi gibi kendi zamanı için bir dilek olmaktan öte bir anlam taşımayacaktır ve Marks bir kâhin olmadığına göre en azından böyle bir soruya cevap verebilecek argümanlara o gün için sahip değildir.

    Bu sevgililerin hayali nasıl yüzyıl sonra gerçek olmuşsa hayal edildikleri zaman için imkânsız gibi görünen şeyler de gelecekte gerçek olabilirler. Âmâ Marks, bu pasajda asla ekonomi politiğin konusu olamayacak erdem, aşk, vicdan, bilim, etik gibi sosyolojik değerleri ekonomi politiğin içine sokuşturma girişimlerinin toplumsal bir yozlaşma yaratmaktan başka bir biçimde sonuçlanmayacağını ve kapitalizmin de tam da bunu yaptığını göstermeye çalışıyor. Örneğin, aşk nasıl ekonomi politiğin konusu olabilir? Aşkı ekonomi politiğin konusu yapma girişimleri güneş ışığını hapsetmeye çalışmak gibi sonuçsuz bir çaba olmaktan başka bir şey değildir. Çünkü, aşk tıpkı vicdan gibi elle tutulur, gözle görülür bir nesne değil insani bir duygudur. Aşkın öznesi, kişinin partneri olsa da onun bir duygu olarak özü partnerlerle sınırlı değildir. Partner değişir ama öz değişmez. Aşkın üretimini meta üretimi ile kıyaslamak, sınırsız olan bütün bir evreni bugünkü dünyaya sığdırmaya benzer. Oysa, kapitalizmin bütün evreni meta üretimi ile sınırlı ve meta mübadelesi ile tanımlıdır. “Kargadan başka kuş tanımayanlar” söylemindeki gibi meta mübadelesinden başka bir insan ilişkisi tanımayanlar için aşkın özü hep anlaşılmaz kalacaktır. Tıpkı, dünya atmosferinde henüz serbest oksijenin olmadığı bir evrim sürecinde canlı yaşaman koşulları olmaması gibi aşk da kendisi için uygun insan ilişkilerinin henüz olmadığı tarihsel süreçler için lamekândır. O, kökeni iç güdülerde olan bir duygu olarak vardır ama henüz gerçek değildir. Aşk, gerçekleşmiş gibi göründüğü her yerde eğer çitlerle çevrelenirse, yani, özel mülkiyet ilişkilerine hapsedilmeye çalışılırsa lamekânına geri döner ve geride aşkın kendisinden yoksun ama duygusuna sahip bedenler bırakır. İnsan kafasındaki her fikrin bir gün maddi bir gerçekliğe dönüşmesi mümkündür. Ama aşkın, bir istisna değil ama bütün insanlar için maddi bir gerçeklik olabilmesi için insan ilişkilerini özel mülkiyet duvarları ile sınırlayan üretim ilişkilerinin, yani, aşkın üretimini meta üretimine benzeten toplumsal formasyonların aşılması gerekir.

    Nasıl ki feodal çağa ait Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun gibi aşk efsaneleri hep mutlu sona ulaşamadan kalmışlarsa, kapitalizmin aşkları da bütün şaşalı görünümlerine rağmen gerçek mutluluktan yoksun kalmaya ve hatta çoğunlukla kendi karşıtına, yani, nefrete dönüşmeye mahkumdurlar. Çünkü, sınıflı toplumda aşka ulaşmanın yolu tıpkı metalara ya da onların eşdeğeri olan paraya ulaşmanın yolu gibi rekabete koşullanmıştır. Ne zaman sınıflı toplumun ekonomi politiğinin yarattığı rekabet, insanların, yalnızca biçimsel olarak değil ama öz olarak da ortaklaştığı bir yaşam biçimine dönüşürse, işte o zaman, aşk da lamekân olmaktan çıkarak maddi bir gerçeklik haline gelecektir. Âmâ aşk lamekân olmaktan maddi bir gerçekliğe dönüşürken, tıpkı sınıflı toplumun bireysel mülkiyet hakkının tarih olması gibi bireysel bir sahiplenme durumu olmaktan da özgürleşerek, toplumsal bir gerçeklik olarak maddileşecektir.

    Aşkın üretimi meselesi ekonomi politiğin ‘’değer’inin üretimi meselesinden ne kadar azade ise de sınıflı toplumun ekonomi politiği içine hapsedilmeye çalışıldığı sürece, o, ekonomi politiği aşmadan toplumsal bir gerçeklik haline gelemeyeceği için doğrudan sınıf savaşımının da en temel meselelerinden biridir ve belki de birincisidir. Bu anlamda, sınıflı toplumun ekonomi politiğinin ‘’değer’’ kavramı ile sosyolojik ya da moral değerleri karşılaştırmak ve bunları ortak bir değer kavramında uzlaştırmak mümkün değildir. Çünkü, genel olarak sınıflı toplumun, özel olarak kapitalist toplumun ekonomi politiğinin konusu olan ‘’değer’’ şimdi, burada üretilmiş olandır ve birimi de onun üretilmesi için toplumsal açıdan gerekli olan emek-zamanıdır. Oysa, aşk ya da vicdan gibi moral değerlerin gerçekleşmesi için böyle bir zaman ölçütü söz konusu olmadığı gibi onlar her türlü mübadeleden bağımsız; kim sahiplenirse onun somut emeğinin, yani, somut varoluşunun değerleridir ve aşkın şimdi burada olabilmesi için bir margarin paketi gibi fabrikadan çıkmasını beklemekten daha saçma bir şey olamaz. Aşkın, şimdi burada olabilmesi için onu sınırlayan özel mülkiyet çitlilerinin ortadan kaldırılması ya da en azından bunun mücadelesinin verilmesi gerekir.

   Ama, aşkı ya da vicdanı sahiplenmek için onu yalnızca arzu etmek yetmez. Bu moral değerleri sahiplenebilmek için, her zaman, sınıflı toplumun onları gizlediği çitlerin bekçileriyle, yani, sınıflı toplumun devletiyle çetin bir mücadele gerekir. Eğer, kişi, aşk ve vicdan gibi moral değerlerin gerçek temsilcilerinden biri olmak istiyorsa, özel mülkiyet ilişkilerinin sürdürücüsü olan sınıflı toplumun devletine karşı bir mücadeleyi ve bu mücadelenin sonucunda da bedel ödemeyi göze alabilmelidir. Çünkü, sınıflı toplumun ekonomi politiğinin konusu olan “değer” i tıpkı ekmek satın alır gibi bir bakkaldan satın alabilirsiniz ama gerçek bir aşkı satın alabilecek bir para hiçbir darphanede basılamaz!

    Marks, Felsefenin Sefaleti’nde Proudhon’a karşı, Engels, Anti-Dühring’de Dühring’e karşı her zaman, ‘’değer’’ kavramının tarihsel olduğunu ve içeriğinin üretim ilişkilerinin niteliği tarafından belirlendiğini ortaya koymaya çalışmışlardır. Marks’ın, Proudhon’a verdiği örnekte olduğu gibi nasıl ki sınıflı toplumda aşkın ve vicdanın küpü alınmış bir değişim değeri olarak, satılık bir değer olarak önerilmesi mümkün değilse, bunun tam karşıtı olarak aşk, vicdan, bilim, etik gibi insani değerler için kitlelere sınıflı toplumun özel mülkiyet ilişkilerinin bekçisi olan ve bu değerleri satılık bir değer olarak pazara taşıyan devlet hukukuna karşı savaşmayı önermek mümkündür ve bu önerinin sahibi Komünist Partisidir. Bu moral değerleri kapitalist pazara rağmen kendi ilişkilerinde yaşatmaya çalışan kitleler, bu çabalarının gerçekleşebilmesi için, bu değerlerin özgürleşeceği sınıfsız toplum ereğinin gerçekleşebilmesi için, bu öneriye ne kadar açık destek sunabilirse, insanlığın değerler yozlaşmasından çektiği acılardan kurtulması da o kadar az zaman alacaktır.

   Aşk, vicdan ve diğer insani erdemler, tıpkı, dağdaki gerilla gibi yersiz, yurtsuz, mekânsızdır. Onlar, dağdaki gerilla gibi olduğu yerde değil düştüğü yerdedir; ama onların düştüğü yerde olabilmesi için de olduğu yerde olması gerekir. Bu, özgürlükle zorunluluk arasındaki ilişinin diyalektiği gibidir. Eğer aşkı, vicdanı insan emeği şahsında özgürleştirmek için ölüm göze alınmasaydı, ne aşk, aşk olabilirdi ne de vicdan, vicdan olabilirdi. Ve aşk ve vicdan kendi öznesine yabancı kaldığı sürece insan emeği de kendi öznesine yabancı kalacaktır. Üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti altında insancıl bir adalet gerçekleşene kadar emeğin ve onun hakiki değerleri olan aşkın ve vicdanın kendi öznesine yabancılaşması ve aslında onları üretmeyenlerin tasarrufuna dönüşmesi engellenemez. Tıpkı, insan emeğinin başkasının mülkiyetinde onu köleleştiren sermayeye dönüşmesi gibi aşk ve vicdan da onları üretmeyenlerin elinde sahte bir senete dönüşür. Bunun içindir ki aşk ve vicdan da tıpkı insan emeğini sermaye boyunduruğundan özgürleştirmek için dövüşen insanların düştüğü yerdedir; o yer de halkın gönlüdür.

    Marks, Kapital’deki çözümlemelerinde, ekonomi politiğin ‘’değer’’ kavramının moral değerlerle ve dildeki anlamlı farklılık olan değerlerle çeliştiğini biliyordu ve kendi çözümlemelerinin insana yakışmayan bir üretim ilişkisinin kavramları olduğunun farkındaydı. Bunu da yukarıdaki pasajda olduğu gibi felsefi polemiklerinde ifade etmektedir. Ne var ki insanın tarihsel yolculuğunda, ilkel komünün doğal yapısını bozan sınıflı toplumun ekonomi politiği de tıpkı tarihsel varoluş nedeni gibi, neden olduğu adaletsizlik yine tarih tarafından düzeltilene kadar insana yakışmayan bir üretim ilişkileri silsilesi olarak kalacaktır. Ve insanlık, yalnızca, kendi emeğinin karşılığı patronlar sınıfı tarafından gasp edildiği için değil ama aynı zamanda aşk ve vicdan gibi insani mevhumlar da pazara taşınıp yozlaştığı için acı çekmekteyse, insan, kendi emeğinin karşılığını arayan amele gibi ne aradığı aşkı ne de ihtiyacı olan vicdanı birkaç istisna dışında hiçbir yerde bulamıyorsa, o zaman bu düzen yıkılmalıdır.

   Çünkü, kapitalizmin insanlara bahşettiği özgürlüğün bütün içeriği J.J. Rousseau’nun da dediği gibi alıp satma özgürlüğüdür ve insan emek-gücü gibi ona içkin olan aşkın ve vicdanın da alınıp satıldığı bir üretim ilişkisinde insanlığın çoğunluğunu teşkil eden emekçilerin mutlu olması mümkün değildir. Dolayısıyla, ekonomi politiğin ‘’değer’’ kavramı ile moral değerlerin örtüşeceği yer bugünkü kapitalist toplum değil, ‘’herkese ihtiyacı kadar’’ ereğinin gerçekleşeceği komünist toplumdur.

J.J. Rousseau bunu “Emile” adlı romanında Marks’tan önce söyler ve der ki ‘’bu alıp satma özgürlüğünün ne anlama geldiği Emil’e anlatılmamalıdır. Çünkü o bunu anlayacak yaşta değildir.’’ Emile, küçük bir kız çocuğudur. Emile risalesi 1762 yılında yayınlandı ve aynı yıl yasaklandı ve halka açık olarak yakıldı. Emile, Fransız ihtilali sırasında yeni ulusal eğitim sisteminin ilham kaynağı oldu. Risalenin kahramanı Emine’nin, bu alıp satma özgürlüğünün ne anlama geldiğini anlayabileceği çağı ise Marks 1867’de Kapital ile açtı ve bu çağ henüz bütün canlılığı ve çelişkileri ile yaşanmaktadır.



Mart 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031 

More in Makale