
Örgütsüz bir toplum saldırılara ve komplolara her zam açık bir toplumdur. Saldırılar karşısında kendiliğinden tepkiler gösterse de başarıya ulaşamaz, yalan-dolan karşısında sesini çıkaramaz. Ekmeği elinden alındığında bile sessiz kalır; en basit ve kolay “defedilebilir” saldırı karşısında dahi seyirci olmaktan kurtulamaz. Yer yer tek başına itirazlar yapsa bile bunu da bir sınırda tutar. Çoğu kez ve öğretilmiş bir kültürel şekilleniş ve idealist bir düşünüş biçimi olarak, hep bir kurtarıcı bekler. Mevcut konjonktürde de toplumsal algıya hakim olan durum esasen budur.
Korona pandemisi karşısında kontrol “elimizdeymiş gibi bir algı oluşturulsa da, ölenlerin sayısı tahminlerinde ötesinde seyrediyor, göz göre göre sıralanan yalanlar eşliğinde devletin insan yaşamına biçtiği değer gizlenmeye çalışılıyor.
Her türlü burjuva hukuka-yasal prosedürlere dahi uymayan iktidar, keyfi uygulamaları, kararnameler, yeni yeni düzenlemelerle toplum üzerindeki baskı ve kuşatmayı derinleştiriyor. “Gece Bekçilerine verilen tartışmalı yetkinin peşinden yeni bir kararname ile “Takviye Hazır Kuvvet Müdürlüğü” adı altında merkezin keyfiyetine bağlı paralel bir yapılanma daha kuruluyor. Atanmış bir bakanın seçilmiş bir vekili hedef göstermesi ertesinde vekil sokakta saldırıya uğruyor, birkaç gün öncesinde aynı atanmış bakan CHP gençlik kolları üyesini hedef gösteriyor, polis aynı gün üyenin evine baskın düzenliyor. Ardında tecavüzcülere karşı gösterdiği hoşgörüyü eleştirdiği için, Türkiye İşçi Partisi Milletvekili Barış Atay, içişleri bakanının hedef göstermesinden bir gün sonra Kadıköy’de AKP SS’leri tarafından öldürülesiye saldırıya uğruyor, özcesi toplum üzerindeki denetim ve kuşatma gittikçe ağırlaşıyor.
Bu keyfi uygulamalara itiraz, tepki tabii ki yok değil. Ama bunların hiç biri sonuç alıcı olamıyor. Çünkü bu çıkışlar örgütsüz ve dağınık. Örgütsüzlük topluma hâkim durumda.
Örgütsüz bir toplum yaratmak veya nispeten örgütlenmiş bir toplumu örgütsüz hale getirerek, birbirine düşmanlaştıracak ve yer yerde birbiriyle çatıştıracak politikalar egemen sınıflarca sürekli üretilir ve bu üretimin sürekli kendini üretmesi-diri tutması içinde toplumsal algılar üzerinde mühendislik çalışmaları yapılır olmuştur. Sorgulamayan, direnmeyen, ortak bir duruşla bunu sergilemeyen bir toplum egemen sınıflar açısından en ideal toplumdur.
Siyaset sahnesinde izleyici rolüne itilen ve siyaseti siyasilere bıraktıran egemen bakış açısının şekillendirdiği toplum, doğal olarak kendine sunulanın ötesine geçmekte zorlanır ve kendisine sunulan ne varsa onunla yetinirken, günlük yaşamda da verileni tekrar ederek yeniden üretir.
Bir toplum, Yunanistan’la gerilen ilişkilerin, “savaş nedeni” sayılan girişimlerin, “gereğini yapmak” tan geri adım atmayacağını dile getiren egemen sınıf siyasetçilerinin söylediklerinin hemen peşinden, “savaş” naralarının neden atıldığını, hangi bakış açısının buna sebebiyet verdiğini sorgulamadan günlük yaşamda, “bizim SİHA’larımız, İHA’larımız” var’la başlayan, “NATO’nun ikinci büyük ordusuyuz” la devam eden hararetli tartışmalara giriyorsa, bu durum verilenle yetinen toplumun egemen sınıflarca “iyi” motive edildiğini ve yönlendirildiğini gösterir.
Covid-19 salgınının daha başlangıç döneminde alınması gereken tedbirleri almayarak, salgın sınırlara dayandığında sermayenin çıkarları doğrultusunda tedbir almaya çalışan egemen sınıfların, toplum sağlığını öteleyen politikaları sonucunda yaşanan ölümleri “kurallara” uymamayla açıklamaya çalışmalarının toplumsal algıdaki karşılığı, doğal olarak, “devletimiz önlem alıyor, Avrupa’dan bile ileride, ama toplum kurallara uymuyor” diyebiliyorsa ve devleti sorgulamıyor-sorgulayamıyor, sorgulayanları da “marjinal”, “terörist” olarak damgalayabiliyorsa algı üzerindeki mühendislik çalışmaları tutuyor demektir.
Kuzey Kürdistan kentlerine kayyum atanırken, kayyum siyasetinin gerekli ve zorunlu olduğu ve “terör”le mücadele olduğu yalanlar ve komplolar eşliğinde egemen sınıf siyasetçileri tarafından dillendirilirken, toplum tarafından hiç sorgulanmadan kabul edilebiliyorsa, tekçi faşist iktidarın Kürt düşmanlığına, demokratik ilerici kazanımlara tahammülsüz politikalara karşı gelenlere uygulanan şiddet-baskı görmezden geliniyor ve yer yer desteklenebiliyorsa, Kürtçe şarkı dinlemek, Kürtçe konuşmak linç edilme nedeni oluyorsa ve bu durum “toplumun hassasiyeti” olarak meşrulaştırılabiliyorsa algı yönetiminin toplumsal yaşam ve davranıştaki karşılığı oluşturulmuş demektir.
Belki en iyi örnek, toplumun bir kesimi tarafından “çaldılar ama çalıştılar, helal olsun” denen 17-25 aralık büyük tarihi yolsuzluk-hırsızlık gerçeği karşısındaki duruştur. İnsana “pes” dedirtecek kadar tüm pislikleriyle ortalığa saçılan hırsızlık-yolsuzluk, maalesef ki, halkın alın teriyle birikmiş artığın iç edilirken bile, alın teri sahipleri tarafından nasıl rıza gösterdiklerini anlatmaktadır. Zihni tahribata uğratılan bir toplumun sorgulama direnci gösterebileceğini beklemek yanlış olur.
Bu ve daha birçok örnek toplumun hatırı sayılır bir çoğunluğunun insanı ve yaşamını inciten, hiçe sayan egemen sınıf politikaları karşısında destekçi ve yeniden üretici pozisyonda olduğunu anlatmaktadır.
Fakat zihni tembelliğe sürüklenen, düşünme, sorgulama ve buna karşı itiraz etme yetisi dumura uğratılan toplumsal bir kesime rağmen, toplumun bir diğer kesimi aynı pozisyonda değildir. Kutuplaştırılan toplumun bir tarafı egemen sınıf siyasetinin etkisinde nesne durumuna getirilirken bir diğer kesimi için bunu söylemek olanaksızdır. Sorgulama ve itiraz etme yanını güçlü bir şekilde korumaktadır.
Sorgulamakta, hesap sormaya çalışmakta, tartışmakta, sokağa çıkmakta, barikat kurmakta, hakkını aramakta, boyun eğmemekte ve yer yer çatışmaktadır. Hem sorgulamakta hem de itirazını, isyanını pratiğe dökebilmektedir.
Yine de, halkın çıkarına olmayan politikalar gece yarılarında, “torba yasa”lar adı altında sorunsuz çıkabiliyorsa, Libya’ya, Somali’ye, Katar’a, Afganistan’a, İdlip’e bir karakoldan bir diğer karakola asker gönderir gibi rahatça asker gönderebiliyorsa, seçilmiş Kürt siyasetçileri, belediye başkanlarını, yöneticileri evlerinden rahatça alıp tutuklayabiliyorsa, Rojava’ya, Güney kürdistan’a işgal hareketleri gerçekleştirebiliyorsa, tecavüzcüleri, kadına yönelik şiddet uygulayanları aleni bir şekilde korunuyorsa ve tüm bunlara itiraz edilemiyor veya itiraz edilse dahi güçsüz-etkisiz kalıyorsa sorgulamanın, hesap sormaya çalışmanın, sokağa çıkmanın, yer yer çatışmanın da yeterli gelmediği ortaya çıkmaktadır.
Burjuva yasal prosedürlerin sınırlarını çizdiği demokratik-ilerici dernekleşmelerin, sendikalaşmanın dahi damgalanarak, komplolar eşliğinde kapatılarak halkın kendi somut sorunları etrafında bir araya gelmelerine, örgütlenmelerine, ilerici-devrimci-demokratik örgütlenmelere izin verilmediğini, azıcık itirazcı yazılı ve görsel basının bile tahammül görmediği, kimilerinin kapatılarak, bazılarının da sıkı bir kuşatmaya alınarak toplumun doğru bilgi edinme, gerçekleri öğrenme hakkının, aydınlanmasının engellenmeye çalışıldığı artık bir sır da değil.
Hem sorgulamayan toplumsal bir kesim hem de sorgulayan ve itiraz eden ama örgütsüz olan toplumsal bir kesim gerçekliğiyle karşı karşıyayız. Ve bu durum egemen sınıflara ekonomi-politikalarını hayata geçirmede, Atı alıp Üsküdar’ı geçmelerinde büyük kolaylıklar sağlayan bir zemin sunmaktadır.
Egemen sınıfların, yani devletin ve iktidarın ezilen ve sömürülen halk kitlelerini örgütsüzleştirme, ayrıştırma ve birbirlerine karşı kutuplaştırmada çiddi başarılar elde ettiği görülmeli ve kabul edilmelidir. Ve tabiî ki, bu örgütsüzlük ve kutuplaştırıcı halin, daha da derinleştirileceği çabasının da hız kesmeden devam ettirildiğini de ekleyerek…
Sistemin toplumda, insanda ve doğada yarattığı tahribatları karşısında; dertleri, tasaları, kaygıları ve kurdukları düşleri dahi aynı olanların birlikte paylaşması, birlikte hareket etmesi, ortak düşlerinin peşinden birlikte koşması kadar tehlike yaratan bir durum olmaz egemen sınıflar için. Ekmeğe muhtaç edilmiş insanların neden bu duruma düşürüldüklerini birlikte sorgulaması ve çözüme birlikte kafa yorup durumu değiştirmenin mücadelesini yürütmeleri kadar doğal ve insani ne olabilir ki. Fakat bu egemen sınıflar açısından tehlikelidir. “Bir elin nesi var iki elin sesi var” misali, ortak sorun etrafında basit bir bir araya gelmeye tahammül etmez. Bunu tehlikeli görür. Birey, bir kişi olarak ekmeğinin peşine düşebilir ve bu egemenlerce kabul de görür. Birden fazlası ise kabul görmez. Çünkü örgütlenen yalnızca bireyler değildir, örgütlenen aynı zamanda dağınık olan güçlerdir. Enerjileridir, yetenekleridir, birikimleridir. Ve egemen sınıflar açısından esas tehlikeli olanda budur.

İstanbul Sözleşmesi nedeniyle faşist iktidar bir adım geri attıysa, bu, kadınların itirazlarının ve yürüttükleri mücadelenin ortaklaşma da aldığı mesafenin faşist iktidarı kaygılandırmasındandır. Kadınların İstanbul Sözleşmesi özgülünde yakaladıkları ortaklaşma ve yürüttükleri mücadelenin bir adım daha ilerisi İstanbul sözleşmesiyle sınırlı kalmayacak yeni bir “Gezi” nin kıvılcımı olmaya adaydı.
Örgütsüzlük toplumun tüm gözeneklerine büyük oranda sirayet etmiş-ettirilmiş durumdadır ve bu durumun devamlılığı için var olan örgütlülükler dahi zor ve şiddet yoluyla dağıtılmaya çalışılmaktadır. Örgütlü itiraz-isyan da darbelenmiş zayıflatılmış durumdadır. Buna rağmen itirazlar engellenememektedir. Haksızlık, hukuksuzluk, tecavüz, zulüm, baskı, hak gaspı karşısında itirazlar zayıflamış olsa da varlığını korumaktadır. Bu zayıflık toplumsal duyarsızlığın belirtisi değil, aksine duyarlılığı örgütleyecek öznelerin yetersizliği ve yeteneksizlikleriyle ilgilidir. Duyarlılık geniş ama örgütsüzdür. Derli toplu değil, ama diri ve dinamiktir aslında. Bu örgütsüz ve dağınık olan itirazların örgütlenmesi toplumun örgütlenmesine giden yolu hazırlayacaktır. Yapılacak iş bellidir, mevzilerimizin bir adım daha ötesine geçmeli, örgütsüz itirazı örgütleyerek örgütlü itirazın gücü gün ışığına çıkarılmalıdır. Zira örgütsüz itirazın, örgütsüz isyanın elde edeceğinin ötesi var ve hiç de uzak değil.
Tarihten, gerçeklikten ve yaşanmakta olandan aldığımız gücümüze ve meşruluğumuza güveni öğrenebilir ve başarabilirsek, Örgütsüzlüğe başkaldıran ve başkaldırarak örgütlenenlerin yarını kazanmaları zor değil.









