Connect with us

Editörün Seçtikleri

Pandeminin Kapitalist Ekonomiye Etkileri ve Gidişatın Yönü

Sermayenin yaşayacağı yıkımın yükü, bütün krizlerde olduğu gibi bu krizde de, maaşlar düşürülerek, sosyal güvenceler azaltılarak, iş güvenceleri ve çalışma şartları ağırlaştırılarak çalışan emekçilerin omuzlarına yüklenecektir. Kriz bahanesiyle milyonlarca çalışan zaten çıkarılmaya başlandı ve bu giderek artacaktır. Kimi analistlerin tahminlere göre, küresel olarak artacak olan işsizlik yüzde 30’ları bulacak

‘’Pandemi sonrası bizi nasıl bir dünya bekliyor ve ne olacak ?’’ sorusu hemen herkesin kafasını epeyce meşgul ediyor. Bu soruya, herkes, mensubu olduğu cepheye ve meşrebine göre cevap veriyor ve içinde yer aldığı veya hizmetinde olduğu sınıfın çıkarlarına göre yeni yapılanmaların ne ve nasıl olması gerektiğine dair düşünceler/planlar-projeler üretiyorlar. Bize göre bu sorunun net cevabı esas olarak iki ana etmene bağlıdır. Birincisi; burjuva gerici egemen iktidarlara karşı proletarya ve ezilen emekçi halkların örgütlenme ve mücadele seyrine; ikincisi ise, egemen emperyalist sermeyenin kendi iç ilişkilerine ve çelişkilerinin seyrine göre şekillenecek olan yeni bir döneme açılan kapının eşiğinden içeri girmiş durumdayız. Bu gerçeği görmüş olmak için kâhin olmak gerekmiyor. Aklı başında olan herkesin gördüğü ve 1980’lerin başında Ronald Reagan ve Margaret Thatcher’la başlayan emperyalist neo-liberal ekonomi politikalarının sonuna gelindiği ve pandemi süreci ile de tabutuna son çivinin çakılmaya başlandığı, belli ipuçları belirginleşmeye başlasa da,  yerine nasıl bir ekonomi-politikanın ikame edileceğinin bilinmediği gerçeğidir.

Kapitalizm için insan birincisi üretim, ikincisi tüketim nesnesidir. Bu iki işlevi yerine getirmeyen insan yüktür ve gereksizdir. Ya bu gereksiz yükten kurtulması ya da her iki alanda da aktifleştirilmesi gerekir. Canlı ve diri emeğin üretim zinciri içinde aktif olarak yer alması ve yeniden üretim için gerekli olan beslenme, zorunlu ihtiyacı olmasa bile ürettiğini pazarda satın alma zinciri içinde tüketici olması zorunluluktur. Bu zincirin birinde herhangi bir sorun oluştuğunda zincir kopar, denge daha fazlasıyla bozulur ve krizler patlak verir. Pandemi süreci tamda böyle bir sonuç yaratmış durumda. Ancak bu sonucu sadece pandemiye bağlamakta yanlış olur. Bu sonuç, daha önceki süreçlerin her adımında biriken ve kapitalizmin kendisinden kaynaklanan irili ufaklı bir yığın problemin ürünüdür.

Bunun en yakın örneği, 2008 küresel krizidir. ABD’de emlak piyasasında patlak veren kriz, önce finans alanını içine çekti, sonra ise başta reel sektör denilen sanayi üretimini ve giderek tüm üretim alanlarını da kapsayarak küresel bir krize dönüştü. 1929 kriziyle kıyaslanan bu krizi aşmak için uygulanan politikalar, krizin yaratacağı etkileri bir nebzede olsa törpüleyip geriletti ve kontrol edilebilir seviyede kalmasını sağladı. Emperyalist sermaye kendi reel varlığını güçlendirmek için bağımlı ülkelerden emperyalist merkezlere çekilmeye başlayınca, krizin yükü bağımlı ülkelerin omuzlarına yüklendi. Böyle olunca, bu kez de bağımlı ülkelerin ekonomileri zayıfladı ve gerilemeye başladı. Daraldı. Pazar alanları zayıflayıp gerileyen ve daralan emperyalist sermaye, ayakları üzerine bir türlü dikilemedi. Krizin yarattığı çarpan etkisi girdabından kurtulamadı. Bu girdaptan çıkamadan pandemiyle yüz yüze geldi.

İnsanlık tarihinde kolera, veba, frengi, cüzzam, vb. gibi pandemik süreçler çokça yaşandı. O zamanlar bilim ve tıp bu kadar gelişmemiş, teknoloji bu kadar ilerlememişti.  Salgını tespit etme veya öngörme olanakları bugünkü düzeyde değildi. Tedavi yöntemleri ve araçları da geriydi. Oysa günümüzde bilimin ve tıbbın gelişmişlik düzeyi, geliştirilen teknolojik olanaklar daha önce yaşanan salgın dönemlerinden çok çok ileridedir. Salgınlarla mücadele ve kontrol altına alınması deneyimi fazlasıyla mevcuttur. Bütün bunlardan hareketle şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz; insan sağlığını etkileyecek olan her hangi bir risk önceden öngörülebilir ve riskin yaratacağı etkilere karşı hazırlıklı olunabilir. Bunun için milyarlarca emekçinin sömürülerek, alınteri çalınarak biriktirilmiş olan mali olanaklarda fazlasıyla mevcuttur. Tabii ki, eğer emperyalist sermayenin insan sağlığı diye bir derdi ve amacı olsaydı.

Böyle bir derdi ve amacının olmadığı açık. Onun tek derdi vardır; ne pahasına olursa olsun yoksul emekçi halkların emeğini ve ülkelerin zenginlik kaynaklarını sömürerek büyütmekte oldukları sermayeleridir. Dünyanın bütün pazarlarına egemen olmaktır. Bunu sağlamak için daha büyük askeri olanaklar ve güçlere ihtiyaçları vardır. Bu nedenle insan/toplum sağlığına değil, askeri güçlere savaş araçlarına yatırım yapmaktadırlar. Bunu görmek için açıklanan bütçelere bakmak yeterlidir.

Sağlık ve silah sanayi bütçelerinin karşılaştırılması

Coronaya yakalanma ve ölüm oranının en yüksek olduğu ABD’nin hazırlanıp kongreye sunulan ve kongre kanadında kabul edilerek senatoya gönderilen 2021 bütçe verilerine göre; toplam bütçe miktarı 4.8 trilyon Dolar. Bu bütçeden askeri harcamalar için ayrılan miktar 740.5 milyar Dolarken, sağlık için ayrılan miktar ise, 96.4 milyar dolardır. Yani yeni Pazar alanları elde etme ve eldekileri de tutabilmek için yürüttüğü ve yürüteceği savaşlar için bütçesinin yaklaşık yüzde 16’ını ayırırken – ki bu küresel harcamaların toplamının yüzde 38’ine den gelmektedir-, kendi ülke vatandaşının sağlığı için ayrılan miktar devede kulak misali, yüzde 10’nu bile bulmamaktadır.  Üstelik bu bütçe, tüm sağlık sisteminin çöktüğü corona salgını sürecinde hazırlanmış.  Bu durumun en özlü ifadesi; amaç ve hedef insanı yaşatmak değil, daha çok kar ve egemenlik için öldürmektir.

ABD bahsini geçmeden bir başka hatırlatma yapalım; bir önceki başkan Barack Obama yoksulların ve çalışanların sağlık sigortalarının devlet tarafından finanse edileceğini vaad ederek seçim kazanmıştı. Ancak kısmi adımlar atmakla birlikte, bu vaadini gerçekleştirmeden yerini Trump’a devretti. Trump’da başkanlığa gelir gelmez, ‘’bu devletin ve işverenin görevi değil, herkes kendi sağlığından sorumludur’’ diyerek atılan kısmi adımları bile rafa kaldırdı. 

Diğer emperyalist güçlerin bütçeleri de ABD’ninkinden farklı değil. AB üyesi ülkelerin bütçeleri hem tek tek ülkeler bazında planlanıp ve hem de ek olarak AB merkezi bütçe planlamasından dolayı, savunma ve sağlık bütçe oranları değişmesine karşın, hangi bazdan bakılırsa bakılsın, savaş bütçeleri toplum sağlığına ayrılan paydan daha yüksek bir miktarı tutmaktadır. Burada özellikle Almanya son yıllarda öne çıkmaktadır. Emperyalist savaş sonrası Almanya’ya ordu kurmama cezası verilmişti. Bu ceza 2006 yılı itibarıyla bitti ve Alman emperyalist devleti hemen kolları sıvayıp ordusunu oluşturmaya başladı. Dolayısıyla genel bütçe içerisinde savaş bütçesi yüksek oranlarda artmaya başladı. Bu yüksek oran sağlıktan eğitime, çevre sağlığından kamu harcamalarına kadar birçok bütçeden kısılan paylarla sağlandı. 2019 yılı rakamlarına göre toplam 356.4 milyar Euro’luk bütçeden savunmaya ayrılan miktar 44.3 Milyar Euro’dur.

Ülkesinde çıkan petrolün mülkiyet hakkı ve gelirlerinin efendisi emperyalist ağa-babalarıyla birlikte tek hak sahibi durumundaki Suud Kralığının ABD ile yaptığı beş yıllık 273 milyar dolarlık silah anlaşmasına rağmen toplum sağlığı için ayırdığı bütçe sadece 202 milyar dolar’dır. Ki, buna 48.5 milyar Dolarlık askeri harcamalar dâhil değildir.

Kamuoyuna açıklanan aktardığımız savunma bütçe verileri eksiktir. Şöyle ki, savaşların olmazsa olmaz unsurlarından istihbaratların, polis teşkilatlarının ve askeri harcamalar adıyla genel bütçelerin alt başlığında yer alan bütçeleri, bu verilerin dışındadır. Bunlarında eklenmesi halinde rakamlar arasında devasa uçurumların olacağı muhakkak.

Her birisi diğerinden beter olan ülkelerin verilerini alt alta sıralamak epeyce yer kaplayacak ve konumuz rakamlar içinde boğulup, zihinleri yoracaktır. Bu nedenle bu üç örnekle yetinelim. Ki, sağlık sistemleri ülkeden ülkeye değiştiği için, açıklanan merkezi bütçelerle gerçekler arasında derin uçurumlar ortaya çıkmaktadır. Örneğin İsviçre sağlık sigortası sistemi ve savunma sistemi bütçelerinin belirlenmesi birçok Avrupa ülkesinden farklıdır. Bu nedenle farklı olanları birbirleriyle kıyaslamak, yanlış sonuçlar çıkarılmasına yol açar.

Bu üç veriden de anlaşılacağı üzere, savaş politikasının ve bütçesinin esas olduğu kapitalizmin, toplum sağlığı diye herhangi bir derdi yoktur. Toplum sağlığı diye bir derdi olmayanın, Covid-19 gibi virüs salgınlarına karşı, öngörülü olmak ve buna göre yatırım ve araştırmalar yapmak, önleyici tedbirler geliştirmek gibi derdi ve amacı da olmaz. Bırakalım tedavi için gerekli olan ilacı geliştirmeyi, bulaşıdan korunmak için gerekli olan maske ihtiyacını bile karşılayamadılar.

Yukarıda aktarılan veriler, vergi adıyla çalınan emeğimizin ve alın terimizin emperyalist- kapitalist sermaye devletlerinin eliyle emperyalist çıkar savaşlarını finanse etmek için kullanıldığını ayan-beyan ortaya koymaktadır. Buna dur demek için, bu emperyalist zebanilerden kurtulmak için, dünyanın neresinde olursak olalım, var gücümüzle ‘’ Sağlıklı yaşamak bir haktır! Emeğimiz ve alın terimiz emperyalist çıkar savaşlarına harcanamaz!. Savaşlara değil, sağlığa bütçe! ‘’ diye haykırmak, emperyalist-kapitalizmin kendisine ve çıkar savaşlarına karşı örgütlenmek, mücadele etmek zorundayız. Başka yol yok!..

Cilalanmış kapitalizmin gücü covid-19 virüsüyle berhava oldu

Yukarıda da belirttik, insanlığın gördüğü ve göreceği son medeniyet, tarihin sonu, ulus devletlerin sonu vb. gibi teorilerle kırk yıla yakın zamandır allanıp-pullanan ve uzun zamandır da can çekişen neo-liberalizmin tabutuna artık son çivi çakılmaya başlandı. 2008 krizinin artçı sarsıntılarından takati ve mecali düşen kapitalizm, covid-19 karşısında iyiden iyiye sendelemeye başladı. Yaklaşık üç aylık sürecin yarattığı, daha derin ve etkileri daha uzun zamana yayılacak olan bir krizle karşı karşıya. Tarımda, sanayide, kimya ve enerjide, otomotiv ve beyaz eşyada, teknolojik üretimde.. Neredeyse tüm alanlarda üretim büyük oranda yavaşladı veya durdu. Ulaşım sektörü hareketsiz kaldı. Dış turizm başta olmak kaydıyla iç turizmde karantina sınırlarına takılıp kaldı. Hizmet sektörü ve bu sektörün bel kemiğini oluşturan küçük esnaf ayakta kalmanın derdinde. Bankalar ve kredi-finans kurumları verdikleri kredilerin -her ne kadar devletler milyarlarca dolar ve euro güvencesi vermiş olsalar da- geri dönmeyeceği korkusunda. ‘’TC’’ gibi emperyalizme bağımlı devletler, almış oldukları uluslararası borçları ve iç borçları ödeyememekle yüz yüze. İhracat ve ithalat büyük oranda gerilemiş vaziyette. Ve bütün bunların yaratmış olduğu toplumsal sonuç ise, işten çıkarmalar.. Yani son altmış-yetmiş yıldır görülmeyen oranda artan işsizler ordusu.. Giderek daha da çoğalan ve çoğalacak olan yoksulluk.. Tüm bunlardan kaynaklı vergi toplayamamak ve devletlerin gelirlerinde yaşanacak olan büyük bir düşüş.. Artı krizi aşmak için gerekli olan mali kaynaklardan mahrum kalma.. Üretilebilen metanın pazarda aynı oranda karşılık bulamaması, yani kapitalizmin çevrim zincirini oluşturan halkaların bir birlerine bağlantılı ve tetikleyicisi olarak tek tek çatlaması hali..

Üç aylık pandemi sürecinin yarattığı sonuç, en genel ve kaba görünüşüyle bu. Bunları somutlamak için yine uzatmadan birkaç ülke örneğiyle yetinelim.

Her ne kadar Yuhan’da, Ocak ayında ortaya çıkmış ve karantina süreci başlamış olsa da, Mart ayı başı itibariyle İtalya’da salgına dönüşmesiyle corona daha çok görünür ve bilinir oldu.  Burjuva devletler ancak bundan sonra harekete geçip, salgının yayılmaması için sosyal yalıtım kararları ve karantina tedbirleri almaya başladı.  Peş peşe tedbir paketlerini açıklamaya başladılar. Bu paketlerin hepsinin ağırlığı, büyük sermayenin karşılaşacağı sıkıntıları gidermeyi amaçlayan ekonomi paketleriydi. Küçük esnaf ve çalışan emekçi yığınların yaşayacağı sıkıntılar içinse, göz boyama kabilinde kırıntı vardı.

Açıklanan paketlerdeki miktarlar şöyledir: ABD 2 trilyon dolar. Almanya 614 milyar dolar kredi garantileme, 750 milyar dolar doğrudan destek ve 56 milyar dolarda ek bütçe ayırdı. Fransa üç ayrı paket halinde 300 milyon Euro, 4.3 milyar dolar ve son olarak da 320 milyar dolar. İtalya 25 milyar Euro, İspanya 200 milyar Euro, İngiltere 400 milyar dolar, Çin yaklaşık 16 milyar dolar, Türkiye ise 100 milyar TL (14.3milyar dolar). Ayrıca AB Merkez Bankası üye ilkeler için ilk etapta 500 milyar, daha sonrada 1 Trilyon Euro’luk destek paketi açıkladı. Açıklanan bu parasal destek rakamlarının yüzde 70’e yakını finans şirketleri, bankalar, tekeller ve uluslararası şirketlerin kurtarılması içindi. Ama bütün bu devasa rakamlar kapitalizmin bu ana kolonlarını ayakta tutmaya yetti mi? Dünyanın en büyük ikinci havayolu şirketi olan Deutsche Lufthansa batmakla yüz yüze ve batmamak için Alman devletinden özel destek talebinde bulundu. Alman devleti ise, bu şirketin batmaması için, devlet ortaklığı da dâhil, her türlü çözüm yolunu görüşüyor. Ha keza, dünya otomotiv devlerinden Volkswagen ve Ford şirketleri de, batmak üzere olduklarını açıklayıp özel destek talebinde bulundular. 

Yine dünya otomotiv pazarında ciddi bir paya sahip Fransız Renault ve ortağı olduğu bağlı şirketler olan Nissan ve Mitsubishi iflas açıklayacak durumda olduklarını ve ayakta kalabilmek için özel desteğe ihtiyaç duyduklarını açıkladılar.

Flyair zaten iflasını ilan etmişti.

Diğer büyük tekeller işçi çıkarma, ücretlerde kesinti, belli alanlardaki üretim fabrikalarını ve yan üretim tesislerini kapatma, küçülmeye gideceklerini peşi-sıra açıklayıp duruyorlar.

Petrol gelirlerindeki düşüş, o seviyeye indi ki, ABD’de elde kalan petrolü depolayacak yeterli oranda yer olmadığı için bedava dağıtmak zorunda kalındı.

Karantinalardan kaynaklı olarak metanın pazarlara taşınamaması, hammadde ve metanın üretimi için gerekli olan ekipmanların üretim alanlarına ulaştırılamaması meta üretimini felç etmiş durumda.

Bütün bunlar Mart ayından buna geçen süreçte öne çıkan birkaç somut örnek. Ve bu örnekler alt alta dizilerek liste uzatılabilir. Ancak buna gerek yok, çünkü bu kadarı bile emperyalist kapitalizmin serencamını görmek ve anlamak için yeterlidir. Bilim ve sağlık uzmanları pandeminin 2021 baharına kadar süreceğini açıklıyorlar. Üç ayda bu hale gelen sermayenin, belirtilen tarihe varıncaya dek ne hale geleceği bu birkaç örnekle görülebilir ve anlaşılabilirdir.

Küçük esnafın ayakta kalabilir hali giderek zayıflıyor. Sosyal izolasyondan dolayı işyerini açamayan esnaf, kira başta olmak üzere sabit giderlerini bile karşılayamayacak duruma gelmiş vaziyette. İşsizler ordusunun yeni neferleri olmaya adaylar.

Dünya genelinde işsizlik oranı her geçen gün katlanarak artıyor. Örneğin ABD’de Mart ayındaki işsizlik oranı 4.4 iken, Mayıs ayı başlarında bu oran 14.7’ye yükselerek tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaşmış durumda. Bir ay gibi kısa bir zamanda ortaya çıkan bu durum, ABD ekonomisinin çanlarının çalmaya başladığını göstermektedir. Ki, FED başkanı giderek artan işsizlik oranından dolayı yaşadığı korkuyu ’’yüzde 25 işsizlik oranına kadar dayanabiliriz’’ sözleriyle açığa vurdu. Yani dayanma gücü yüzde 25. Bu oranın aşılması demek, yapacakları hiçbir şeyin kalmayacağı ve çöküşe doğru yol alınacağıdır.

Fransa Çalışma Bakanı Muriel Penicaud’un 15 Nisanda yaptığı açıklamaya göre, corona sonrası ortaya çıkan yeni işsizlerle birlikte çalışabilir nüfusun yüzde 33.9’u işsiz durumda. Corona öncesi bu oran yüzde 9 ve 10 arası değişiyordu.

Devletler her ne kadar devasa büyüklükteki destek garantilerini verseler de, banka ve finans çevrelerinde, verilen kredilerin geri dönmeyeceği, dönme koşul ve olanaklarının kalmadığının farkındalar. Pazarlardaki talep daralmasının yaratacağı sorunlar, doğal olarak finans alanını da krizin içine çekecektir. Bu kaçınılmaz. Devletlerin bu alana yaptıkları fonlama, geçici bir süreliğine de olsa, rahatlamalarını sağlar. Ancak uzun vadede ise, finansal krizin patlak vermesi kaçınılmazdır.  

Gerek tek tek ilkelerin ve gerek küresel olarak korona öncesi planlanan ve öngörülen büyüme oranlarının mevcut koşullarda tutturulamayacağı açık. Dahası, bazı uzmanlara göre, eksi 10’lara varan küçülmeler söz konusu olabilir ki, bununda güçlü nesnel bir zemini mevcuttur.

Mevcut gidişat nereye?

Bu soruya yukarıda aktardığımız verilerden yola çıkarak, kısa ve özlü kimi cevaplar vermek mümkün.

Birçok kişi ve kurum, söze ‘’artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’’ diye başlıyor. Kendilerince kimi öngörülerde bulunuyorlar. Devletlerin toplumla demokratik danışmaya daha çok önem vereceklerinden, iklim duyarlılığının gelişeceğine, yeni tarzda üretim ve çalışma koşullarının geliştirileceğinden, mevcut ekonomik gidişatın toplumsal alt-üstler yaratacağına kadar bir yığın öngörü tartışılıyor. Bunların bazılarında bizim de paylaştığımız haklılık ve doğruluk payları var.

Pandeminin öyle kısa ve yakın bir dönemde bitmeyeceği ve kontrol altına alınamayacağı açık. İlacı, aşısı ve netleştirilmiş her hangi bir tedavi yöntemi bulunana kadar, zaman zaman azalarak ve yeniden dalgalar halinde çoğalarak devam edecektir. Karantina uygulamalarının gevşetilmesi, üretim alanlarının belli kurallar çerçevesinde de olsa faaliyete geçirilmesi, seyahat sınırlarının genişletilmesi riskin azalması anlamına gelmez. Bütün riskler olduğu gibi devam ediyor. Gerek pandemiyle uğraşan sağlık uzmanları ve gerekse konuyla ilgili bilim insanları, bu gevşetmeleri riski artırıcı ve 2. 3. Dalgaları tetikleyeceği uyarısında bulunuyorlar. Buna rağmen gevşemelere gidilmesi, sermayenin yaşadığı ve yaşayacağı zararın önünü kesmek içindir. Toplumu üretim alanlarına çekmek için psikolojik olarak rahatlatılması gerekmektedir. Devletlerde şimdi bunu yapıyor. Gevşetmeler başlamadan önce açıklanan vaka ve ölüm oranları, ne hikmetse gevşetmeler başladıktan sonra hızla düşüşe geçti. Sermayeyi kurtarmak için toplum sağlığını hiçe saymanın bundan daha gayri insani bir biçimi olamaz.

Kapitalist krizin derinleştiği dönemler, emperyalistler arası rekabetin ve çelişkilerinin keskinleştiği dönemlerdir de aynı zamanda. 2008 krizinden de hatırlanır, ulus devletler ömrünü tamamladığını öne süren neo-liberalizmin fikir babalarının yaygaralarını boşa çıkarırcasına emperyalist tekeller anavatanları olan ulus devletlere sığındılar. Kendileri için yasa yapmakla yükümlü devletlerinden, korunmak için yeni yasalar ve mali destekler talep etmişlerdi. Bu devletlerde kendilerinden isteneni yapmışlardı. Uluslararası Ticaret Anlaşmalarının kimi maddeleri askıya almış veya ABD ve Çin gibi bazı rakip ülkelerle olan ticari ilişkilerine kotalar ve yüksek miktarlarda gümrük vergileri koyarak, rakiplerini kendi iç pazarlarından uzaklaştırmışlardı. Yani ulusal çitler gümrük duvarları olarak yeniden boy vermişti. Kapitalizmin yaşadığı krizi aşmada ilk hamlesi, kendi içpazarını rakiplerine kapatıp güvenceye almaktır. Bu kapitalizmin değişmez doğasıdır. Bugün ortaya çıkan da budur. Ve kriz uzayıp derinleştikçe, ulusal çitler daha da çok belirginleşmeye başlayacaktır. Sermaye ve devletin organik ilişkileri sıkılaşacaktır.

Süreci en az hasarla atlatmak için içe kapanacak ve daralacak olan sermaye, doğal olarak bağımlı ülkelere olan akışında bir daralma yaratacaktır. Bu da yabancı sermayeye muhtaç durumunda olan bağımlı ülke ekonomileri üzerinde yıkıcı bir tesir yaratacaktır. Ekonomilerinde yaşanacak olan yıkıntılar, toplumsal ve sınıfsal, ulusal dinsel çelişkilerin keskinleşmesine neden olacaktır. Ve devletler giderek gaddarlaşan faşist diktatörlük karakterleriyle saldırganlaşacaklardır. ‘’TC’’nin saray sevdalısı da bunlardan birisidir.

Bu durum, doğal olarak emperyalistleri gerek bölgesel ve gerekse küresel yeni güç dengeleri oluşturmaya götürecektir. Yeni nüfus alanları yaratmayı dayatacaktır. Eski güç dengeleri ve ittifaklarının zayıflayacağı bir sürece tanıklık edeceğiz. Sadece sosyal izolasyon değil, ülkeler arası seyahatinde kesintiye girdiği bu süreç, dünyanın değişik bölgelerine üretilen parça malların üretim merkezlerine taşınmasını da sınırladı. Ticari ilişkileri de sınırladı. Ancak bölgesel olarak bu sınırlılıklar hemen hemen yok gibi devam etmektedir. Haliyle ülkeler artık her türlü ihtiyaç teminini yakın ülkelerden sağlamaktadırlar. Bu da yeni ortaklıkların gelişmesinin ve yeni nüfuz alanlarının oluşmasının temelini atmakta, ticari ve mali ağların oluşmasına neden olmaktadır.

Devletler, neo-liberal ekonomi politikalarından hareketle büyük oranda pazardan çekilmiş, özelleştirme politikalarıyla reel ekonomiyle arasındaki mesafeyi açmıştı. Açıklanan önlem paketlerinden de anlaşılacağı üzere, sürecin ekonomide yaratacağı tahribatları en aza indirmek için adım adım tekrar kamulaştırmalar ve ortaklıklara yöneleceklerdir. Kimileri buna sosyal devlete geri dönüş diyor. Hayır, sosyal devlete geri dönüş yok. Aksine geçen süreçte tekellerle zayıflayan organik bağlarını yeniden güçlendirmenin bir başka aracı olacaktır.

Süreç uzun süreceği için gerek üretim ve gerekse ulaşım sınırlılıklarından kaynaklı tedarik alanlarında yaşanacak olan aksamalar ve yetersizlikler, ekonomi üzerinde giderek daha tahripkâr etkiler yaratacaktır. Dolayısıyla kriz daha uzun bir sürece yayılacak ve derinleşecektir.

Özellikle tedarik zinciri birçok alanı direkt etkileyen bir nokta işgal etmektedir. Birincisi ham maddenin üretim alanına taşınması, ikincisi başka ülke ve bölgelerde yapılan parça üretimlerin merkezi üretim komplekslerine taşınması, üçüncüsü üretilen metaların pazarlara taşınması. Bu üç noktanın her hangi bir kesitindeki aksama, ekonominin işleyişini ve akışını engeller. Ve bu önümüzdeki süreçte çokça yaşanacak olan bir mesele olacaktır.

Ayrıca ithalat ve ihracatın temel ayaklarından birisi taşımacılıktır. Yaşanacak olan ekonomik krizden kaynaklı zaten ülkeler eski oranlarda mal ihraç edemeyecek ve eski oranlarda mal alamayacaklardır. Bu ihracata dayalı ekonomiye sahip ülkelerin ekonomisini daraltarak, krize sürüklenmesine vesile olacaktır.

Tedarik zincirinin diğer bir halkası, gıda sevkiyatıdır. Özellikle tarım yapılan ülkeler eski olanak ve koşullarla tarım yapamayacakları için daha az miktarlarda üreteceklerdir. Dolayısıyla yapılacak olan üretimde ihtiyacı karşılayamaz olacak ve giderek gıda sıkıntısının baş gösterme olasılığı oldukça yükselecektir.

Sermayenin yaşayacağı yıkımın yükü, bütün krizlerde olduğu gibi bu krizde de, maaşlar düşürülerek, sosyal güvenceler azaltılarak, iş güvenceleri ve çalışma şartları ağırlaştırılarak çalışan emekçilerin omuzlarına yüklenecektir. Kriz bahanesiyle milyonlarca çalışan zaten çıkarılmaya başlandı ve bu giderek artacaktır. Kimi analistlerin tahminlere göre, küresel olarak artacak olan işsizlik yüzde 30’ları bulacak.

Bütün bunlar, sınıf çelişkilerinin bilenip keskinleşmesinin parametreleridir. Ancak girişte de vurguladığımız üzere, bu çelişkinin seyrini belirleyecek olan sınıfların örgütlenme düzeyleri ve hedeflerinin ne olduğuyla direkt alakalıdır.

Dünya emekçi halkları, örgütlenme ve örgüt bilinci olarak oldukça zayıflatılmış durumda. Bunun kırılması lazım. Mevcut gidişat bunun olanaklarını ve araçlarını fazlasıyla sunuyor. Yoksul emekçi kitleler bunu başarabildiğinde, işte o zaman toplumsal alt-üst oluşlar, yani devrimler somut, elle tutulur pratik gerçeklik olarak yaşanılır olur. İşte o zaman hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.. 

Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesinden alınmıştır



Şubat 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728 

More in Editörün Seçtikleri