Connect with us

Analiz

Seyduna Şayda yazdı | Dijital Çağda Taciz Okuması

Dijital taciz, yalnızca bireysel erkeklerin değil, erkek egemen ideolojinin kurumsallaşmış biçimlerinin ürünüdür. Kadının sözünü bastırmak, onun varlığını aşağılamak, iktidarın dilinden beslenir. Bu nedenle sosyal medya tacizi, yalnızca bireysel bir suç değil, politik bir şiddet biçimidir.

Kapitalizmin yarattığı dijital çağ, bir yandan sınırsız iletişim imkânları sunarken diğer yandan bu iletişimi sermayenin ve ataerkinin ideolojik aygıtına dönüştürür. Sosyal medya, yüzeyde bireyin kendini ifade özgürlüğünün alanı gibi görünür; oysa daha derinlerde gözetim kapitalizminin, metalaşmış ilişkilerin ve hegemonik erkekliğin yeniden üretim mekânıdır. Burada kadın yalnızca bir özne olarak değil, bir “nesne” olarak konumlandırılır. Paylaşılan bir fotoğraf, dile getirilen bir söz, hatta sessizlik bile erkekliğin denetim iştahı için fırsata dönüştürülür. Taciz, bu bağlamda bireysel bir sapma değil; kapitalizmin cinsiyetli örgütlenişinin dijital çağdaki biçimidir.

Bir kadına gelen mesajlarda açığa çıkan dil, çelişkili ama tamamlayıcıdır. Bir yandan övgü dolu sözler, aşkın basit bir ilanı, kadını sahiplenmeye dönük bir ilgi; diğer yandan, reddedildiği anda aşağılayıcı, nefret yüklü saldırılar… Bu karşıtlık değil, hegemonik erkekliğin çifte yüzüdür. R.W. Connell’in tanımıyla hegemonik erkeklik, erkeklerin kadınlar ve diğer erkekler üzerinde kurdukları tahakkümün meşrulaştırıcı biçimidir; bireysel davranışların ötesinde, toplumsal düzenin örgütleyici kodudur. Sosyal medya tacizi, bu kodların çıplak şekilde ifşa olduğu andır. Erkek, kadını ya sahiplenecek bir nesne ya da reddedildiğinde aşağılanacak bir düşman olarak görür; her iki durumda da kadının öznelliği yok sayılır.

Marx’ın, yabancılaşma tespitini burada hatırlamak gerekir. Kadın, kendi emeğinden ve üretiminden olduğu kadar, kendi sözünden ve iradesinden de koparılmak istenir. Dijital dünyada kadının varlığı, sermayenin “beğeni” ve “takipçi” ekonomisinin parçası hâline gelir; aynı zamanda ataerkil saldırının hedefi olur. Böylece kadın hem piyasanın müşterisi hem de erkekliğin iktidarının nesnesi olarak konumlandırılır.

Sosyal medyada üretilen taciz dili, bireysel bir sapkınlığın değil, erkek egemen ideolojinin en sıradan ifadelerinin yansımasıdır. Erkekliğin hegemonik normları, her mesajda yeniden üretilir. Kadına sınır koyma, onun iradesini küçümseme, sözünü susturma. Taciz, gündelik ideolojinin en çıplak haliyle görünür olmasıdır.

Bu noktada Gramsci’nin hegemonya kavramı yol göstericidir. Hegemonya yalnızca zorla değil, rıza yoluyla kurulur. Kadına yöneltilen taciz, sadece saldırı değil, aynı zamanda onun “yerini bilmesi” yönünde ideolojik bir hatırlatmadır. Erkek, kadına yazdığı mesajla yalnızca onu rahatsız etmez; aynı zamanda ona hangi sınırlar içinde var olması gerektiğini bildirir. İşte bu, hegemonik erkekliğin gündelik ideolojik işleyişidir.

Tarihsel olarak bakıldığında, kadın bedeninin ve sözünün denetimi kapitalizmin doğuş süreciyle el ele yürümüştür. Silvia Federici, “Caliban ve Cadı” adlı çalışmasında, cadı avlarını kadın emeğinin denetim altına alınmasının ve kadın bedeninin sermaye için disipline edilmesinin ilk biçimlerinden biri olarak yorumlar. Bugün sosyal medyada kadına yöneltilen taciz mesajları, bu tarihsel sürekliliğin güncel izdüşümüdür. Kadının sözünü susturmak, bedenini denetlemek, emeğini görünmez kılmak. Federici’nin net olarak anlattoğı şudur; kadınların bedenleri kapitalizmin en eski savaş alanıdır. Dijital çağda bu savaş, ekranların soğuk ışığında, mesaj kutularında sürmektedir.

Kadınların buna verdikleri yanıt ise sadece bireysel bir tepki değil, politik bir duruştur. “Böyle yazmayın, bu sizi ilgilendirmez” demek, kişisel bir sınır çizmenin ötesindedir; hegemonik erkekliğin dilini teşhir etmektir. Kadının bu cevabı, sessizliğe mahkûm edilmeyi reddetmesidir. Kollontai’yı hatırlamak gerekir burada. Kadının kurtuluşu kişisel hapishanesinden kurtuluşuyla başlar. Bugün bu kurtuluş, dijital taciz karşısında hayır diyebilmekle, kendi sözünü sahiplenmekle başlar.

Türkiye’de bu direnişin özel bir boyutu vardır. Kadın örgütleri ve dayanışma ağları, sosyal medyayı yalnızca saldırıların alanı değil, aynı zamanda mücadelenin sahnesi olarak kullanıyor. #MeToo’nun küresel dalgası, Türkiye’de farklı biçimlerde yankı buldu; öğrenciler hocalarını, işçiler patronlarını, kadınlar eski partnerlerini ifşa etti. “Susma, haykır” sloganı, dijital alanda yeni bir biçim kazandı. Kadınlar, aldıkları taciz mesajlarını ekran görüntüleriyle paylaşarak yalnızca bireysel hesaplaşma yapmadılar; toplumsal bir teşhir hareketi yarattılar. Bu pratikler, Gramsci’nin “karşı-hegemonya” kavramını somutlaştırır. Hegemonik erkekliğe karşı kadınların kurduğu dayanışma, dijital alanı bir karşı-iktidar mekânına dönüştürür.

AKP iktidarının kadın politikaları ise bu mücadeleyi daha da yakıcı kılar. Kadını aileye, anneliğe, itaatkârlığa indirgeyen söylem, sosyal medyada da yankı bulur. Dijital taciz, yalnızca bireysel erkeklerin değil, erkek egemen ideolojinin kurumsallaşmış biçimlerinin ürünüdür. Kadının sözünü bastırmak, onun varlığını aşağılamak, iktidarın dilinden beslenir. Bu nedenle sosyal medya tacizi, yalnızca bireysel bir suç değil, politik bir şiddet biçimidir.

Bu şiddete karşı verilen yanıtlar ise birer özgürlük kıvılcımıdır. Kadınların ifşa hareketleri, dijital dayanışmaları, sessizliği bozma pratikleri, Engels’in özel mülkiyet çözümlemesini bugüne taşır; kadının üzerindeki denetim, özünde mülkiyet ilişkilerinin bir parçasıdır. Kadın, kendi sözünü sahiplenip dijital kamusal alana taşıdığında, yalnızca kendini savunmaz; aynı zamanda mülkiyet ilişkilerini de sarsar.

Sosyal medya tacizi, bu nedenle bireysel bir “rahatsızlık” kategorisine indirgenemez. Bu olgu, kapitalist toplumun kadına biçtiği ikincil rolün, hegemonik erkekliğin otoriter inşasının ve politik sessizliğin dijital düzlemdeki tezahürüdür. Kadının buna karşı kurduğu her cümle, attığı her sınır çizgisi, bireysel bir refleks olmaktan çıkıp kolektif bir mücadelenin sesine dönüşür. Tarih boyunca kadınlar, en küçük sözlerinden en büyük devrimci eylemlerine kadar, hep bu sessizliği yırtarak ilerlediler. Şimdi dijital alan, onların bu kavgasının yeni cephesi hâline gelmiştir.

Ve burada, edebi bir görüntü canlanır. Tacize karşı verilen her yanıt, kapitalizmin gürültüsü içinde yükselen bir marşıdır. Bu ses, kadınların dijital varlığını sıradan bir deneyim olmaktan çıkarır; onu tarihsel bir kavganın parçası kılar. Kadınların dijital alandaki “hayır”ı, yalnızca kişisel değil, toplumsal kurtuluşun da işaretidir.



More in Analiz