Connect with us

Makale

Stratejide Ekonomik Öncelikler

Dolayısıyla kavramsal olarak jeostratejik, jeoekonomik ve jeopolitik önem ve özelliklere sahip ülkeler, sömürge ülkeler için ihtiyaçtan çok, kârlı bölge olma özeliğini taşıyordu. Bu nedenle söz konusu ülkeler o dönemde her an işgal edilebilir bir tehlikenin etkisini hissederek varlığını sürdürmüşlerdir.

Avrupa ülkeleri 15. yüzyılda Afrika üzerinden köle ticaretini yoğunlaştırırken, 16. ve 17. yüzyıllarda ise hammadde ticaretine ağırlık verdiler. Kabullenilmez bu “zorlu” ve kanlı sömürgecilik ilişki tarihi Hindistan, Endonezya, Kuzey ve Güney Amerika ülkelerini de içine alan gerçek anlamda vahşi kapitalizmin ayak seslerinin inlemesiydi. (Zira bu ülkelerin yaşamış olduğu tarihsel baskı, zulüm ve sömürü boyutunun anlatımı bir başka araştırma konusudur.) Bu yoğun sömürge ilişki ağı “İngiliz sömürgesi” olarak anılır olmuş olsa da Belçika, Hollanda, Portekiz ve Fransa gibi ülkelerin sömürgecilik tarihi aynı süreçte de ciddi işgalci ülkeler arasın yer alan en önemlilerindendir.

Batılı sömürgeciler 18. ve 19. yüzyıllarda uluslararası sınırları zorlayarak, yeni alanları keşfetmek ve kârlı gözüken bu ticaret ağını genişleterek ülke sınırlarını delip geçtiler. Coğrafik “konum” ve de sahip oldukları doğal kaynak zenginliklerine göz dikerken, o ülkeleri de adım adım dış müdahaleye yatkın bir konuma zorlarken, sonrasında da bunun devamlılığına odaklandılar. Dönemin bu müdahalesi zannedildiği gibi karşılıklı veya orantılı bir “al ver” ticaret ilişkisi değildi. Bu tarihsel süreçte ülkelerin ihtiyaçtan kaynaklı bir yakınlaşma çabası olarak da görülmemelidir. Bu, en genelde tek taraflı ve Batılı işgalcilerin zora dayalı ve kapitalizmin ruhuna uygun, sömürü ilişkisinin aşırı kâr üzerinde yapılan hesaplarıyla oluşan bir dayatmanın merkezde olduğu ticaret süreciydi. Sömürü ilişkisinin önemli bir etken olduğu ve dönemsel olarak alışık olmayan “yoğun” bir üretim sürecine neden olmuştur. Bu yoğun üretim işgaldeki halkların canı ve malı pahası oluyordu.

Marx’ın ekonomi politik tespitinde “Kullanım değeri ve değişim değeri” (1) teorisi, esaslı olarak yoğun üretim süreci ile birlikte yukarıda değindiğimiz sömürgeciliğin tarihsel dönemine denk gelir olmasıdır. Bu iktisadi gelişmenin neden olduğu Meta-Para-Meta (M-P-M) ilişkisinin ‘değiş tokuşla’ giderekten önem arz etmesi, kârın ticaret üzerinden yoğunlaştığı kapitalist iktisadi anlayışını temsil ediyordu. Bu süreçte sömürgeciliğin hedefindeki yaygınlaşma ve kârın önceleme hırsı ikili arasında aynı noktada bir buluşmaydı. Dolayısıyla bu iki buluşmanın yan yana olmaları ve ayrılmaz tek hedefin iki ayrı kolu konumunda yol alması, kapitalist sistemin anatomisini oluşturuyordu. Burada iki farklı yapıdan bahsedilir gibi gözükse de özü itibarıyla “sömürgecilik kâr için” ve “kâr ise sömürgecilik” sayesinde daha da büyümek için ezenlerin varoluşu ile gelen bir buluşmaydı.

Bu süreçle birlikte ülkelerin işgal edildiği ve açık sömürgeciliğin “medeniyetler müdahalesi” diye mubah görüldüğü tarihsel bir gelişim süreci olarak hep anılmıştır. Bu dönemde elde edilen aşırı kâr oranı ve yaratılan sınırsız coğrafik sömürü ortamı, sömürgeci güçleri olabildiğince memnun etmiş ve daha da başka bölgelere ulaşmak için motife oluyorlardı. Bu avantajlı durumdan hareketle yeni ülkeler, kıtalar keşfedilir ve bu sayede sömürgeci güçler yüz yılları alan yerleşik konuma gelirler. Sömürgecilerin bu yerleşik konumu sonraki yıllarda sökülüp atılması hiç de kolay olmamıştır. Ve ancak onlar fiili olarak gitmiş olsalar da izleri ve etkileri yüzyıllar sonra da hissedilir olmuş ve bu günümüzde halen var olmaya devam etmektedir. Örneğin; İngilizlerin eski sömürgesi olan Hindistan ve Pakistan’da günümüzde İngilizcenin ikinci resmi dil olarak tanınmış olması. Zira bu durum Hindistan’da çok daha ileri düzeydedir. Bu nedenle bütün Hindistanlılar istisnasız olarak İngilizce konuşabilmektedirler.

Trajikomik olan da birçok ülkenin “aydın”, “yazar” veya ileri gelen “şahsiyetleri” sömürge ülkelerin topraklarındaki varlığını tarihi bir avantaj veya değer olarak değerlendirmiş olmalarını anlamak mümkün değildir.

Bunlardan biri de Afrika tarihini Nehrin Dönemeci adlı romanında anlatan ve bu eseriyle 2001’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan yazar V.S. Naipaul olmuştur:

“Hint Okyanusu tarihini Avrupalıların yazdığı eserden öğrendim. Onlar olmasaydı bütün geçmişimiz (bilgimiz) silinip giderdi, tıpkı kasabanın kumsalındaki balıkçıların ayak izleri gibi”. (2)

Biliyoruz ki bir ülkenin gerçek tarihi dağlarında, ovalarında, nehirlerinde, anlatılan hikayelerinde, hatta ölü mezarlardaki dilsiz dikili taşların ve kısacası bütün yaşanmışlıklarda sır gibi saklı duran, bilinen ve de görünmez olaylar tarihidir; gerçek bilgiler aranmak isteniliyorsa. Yoksa “ödüllere” laik olabilmek için, kendi gerçekliğini olduğu gibi değil de başkalarının ‘istediği bir anlatım tarzıyla’ yazmak tarihi verileri en genelde tersyüz etmektir. Kişisel kaygıların etkili olduğu bir anlatım anlayışında, geçmişin toplumsal ve de tarihi değerlerini geleceğe aktarmanın hiçbir şansı olamaz. Her şeyden önce sömürgecilerin tarihi kanlı bir pazar tarihidir, sömürüdür ve işgallerle dolu bir geçmiştir. Bunun hiçbir olumlu yorumlanmasının mantığı da yoktur ve de olamaz. Zira Marx Avrupalıların ve de İngilizlerin işgal ettikleri ülkelerde ve özellikle Hindistan’daki sömürgecilik ilişki sürecini değerlendirirken, bunu birer “sefalet ve despoizm” (3) örneği olarak yorumlamıştır.

Teorik Taban

Tarihte sömürgecilerin ülke tercihi iz takibi misali olmuştur. Bu yaklaşımla öncelikli olarak iki önemli avantajı değerlendirerek planlar gözetilmiştir:

Birincisi jeostratejik konum; ülkenin coğrafik durumu ve bunun deniz ulaşımına uygun olup olmaması düşünülerek karar verilirdi. Yukarıda sözünü ettiğimiz sömürgecilik yıllarında ticaret ulaşımının hemen hemen yüzde 80 ve 90’nı deniz yolu taşımacılığıyla yapılırdı. Bu nedenle bütün sömürge ülkelerde deniz yolu ulaşımı son derece önem arz ediyordu. Dönemin zor ulaşım koşulları ve onların ticaret mantığında beslenen o acımasızlık sömürge ülkelerin yerli halklarına büyük bedellerle yansıyordu. İşte bu yaptırımlar günümüzde sömürgeciliğin karanlık yüzü olarak anılır.

Hedefteki ikinci önemli avantaj ise jeoekonomik gerekçelerdi; ticaret ve kâr beklentisiyle gelen sömürgeciler, ülkelerin hammadde, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını tüketerek ülkelerine aktaran “kahramanlar” olarak bugün de dikili heykelleriyle anılmaktadırlar. Arka plandaki ülke ekonomileri bir anlam-da sömürge ülkelerden gelen zenginliklerle besler durumda olmuştur. 18. yüzyılın sonlarından 19. yüzyıla gelindiğinde “ulus devlet” (feodal devletten kapitalist devlette geçiş) yapılanma ile jeopolitik kavramlar daha da önem arz eder olmuştur. Marx’ın aşağıdaki yorumuyla devletin dönemin mevcut çıkar gruplarını nasıl kollayarak cesaretlendirdiğini ve de açıktan taraf olduklarına dair önemli bir saptamadır.

“(…) Bu devlet, burjuvaların dışarda olduğu kadar içerde de mülkiyetlerini ve çıkarlarını karşılıklı olarak güvence altına almak üzere, zorunluluk yüzünden kendilerine seçtikleri örgütlenme biçiminden başka bir şey değildir”. (4)

Dolayısıyla kavramsal olarak jeostratejik, jeoekonomik ve jeopolitik önem ve özelliklere sahip ülkeler, sömürge ülkeler için ihtiyaçtan çok, kârlı bölge olma özeliğini taşıyordu. Bu nedenle söz konusu ülkeler o dönemde her an işgal edilebilir bir tehlikenin etkisini hissederek varlığını sürdürmüşlerdir.

Bu konumdaki ülkeler “bugünün yorum ve değerlendirmesiyle” birer Moody’s, Fitch veya S&P gibi derecelendirme kuruluşlarının verdiği karne notuyla ülkenin değer boyutuna işaret edilirdi ve dolayısıyla her an bir işgale maruz kalabilir konum içindeydiler. En acımasızlığıyla açık işgallerin yaşandığı bu tarihsel süreçte, biçimselde olsa bir uluslararası hukuk sistemi veya mekanizmasının olmamış olması, sömürgecilerin aşırı sömürü ve kâr avantajı pek yolunda gidiyordu. Bu dönemde hak arama mücadelesinin yokluğu kadar da uluslararası kınama veya karşı çıkma birlikteliği de yoktu. Her şey tıpkı 15. yüzyılın Afrika’sındaki köle alım ve satışı gibi, karşılığı olmayan bir sorumsuzluğun kol gezdiği dünya vardır, yani sömürgeci güçlerin dünyası. Kaptan Kristof Kolomb’nun (1451-1505) sömürgeciliğe ışık tutan keşifleri ve çizim haritaları 19. yüzyılın sömürgecilik tarihine dek önemli yol güzergâhı olmuştur.

Bir ülkenin jeopolitik, jeostratejik ve jeoekonomik nedenlerle öne çıkmış olması o ülkenin iki konumdan birinin etkili olmuş olmasındandır. Bunlardan biri zengin doğal kaynaklara sahip ülke olmasına rağmen ve ancak yönetim noktasında istikrarsız olması ve bir diğeri ise güçlü devlet geleneğine sahip ve uluslararası alandaki ilişkiler disiplinine sahip olmasıdır. (5)

Jeopolitik kavram ve bunun önemi Avrupa’da ve de pek çok ülkede Güçlü Devlet olabilmek için 19. yüzyılın sonlarında çabası verilmiştir. Bu daha çok askeri akademilerde ve üniversitelerde yoğun teorik araştırması yapılmıştır. Alman araştırmacı Friedrich Ratzel (1844-1904) uluslararası ilişkiler noktasında Politische Geographie (Jeopolitik) adlı çalışmasıyla bilinir. Ratzel, jeostratejik alanındaki teorisini geliştirirken, esas olarak Darwinizm’den etkilendiğini belirtir. Dolayısıyla, o uluslararası ilişkilerin birer ‘biyolojik organizma’ fonksiyonunu taşıdığını, var olabilmek için devamlı yaygınlaşıp büyümenin gerekliliğine işaret etmiştir. Ratzel, “iç pazarın geliştirilerek yaygınlaşmasının önemli kaynağı, yeni dış pazar alanlarının ele geçirilmesiyle mümkün olacaktır” teorisi günümüz uluslararası kapitalist devletler ilişkileriyle açık bir şekilde örtüşmektedir. “Güçlü devletlerin savaş ve işgal ortamlarında yaşama şansı, zayıf olan devletlerden çok daha avantajlıdır” (6) söylemi, esaslı olarak bu uluslararası emperyalist güçlerin devlet geleneğine denk düşen bir yol haritasıdır. Israrla ‘sömürü ve sömürgecilik’, ‘ticaret ve kâr’ hırsının gündemde tutulması bir anlam-da güçlü devletlerin var olma gerçeğinin anatomisidir demek yerinde bir saptama. Kapitalist sistemin değişmeyen tek özelliği 18. ve 19. yüzyılların sömürge geleneğinde olduğu gibi, bugün de aynı hırsla yeni dönemin koşullarına uygun olarak benzer retoriğin devamıdır.

İngiliz biyolog ve doğa bilim tarihçisi Charles Darwin (1809-1882), “evrim” teorisini geliştirmiş ve o “Türlerin değişimi ve bununla yeni türlerin oluşumu” (7) görüşünü öne sürmüştür. Darwin’in “değişim” teorisi bir anlamda diyalektik felsefenin önemli kuramsal ayağını teşkil etmektedir. Emperyalist güçler bir anlamda sürekliliğin tek dayanağı olarak, mevcut durum üzerinden sömürü ağını daha da büyüterek var olmak için müdahalesini kesintisizce sürdürmektedir.

İkinci Paylaşım Savaşı’ndan sonra güçlenen ABD, istisnasız olarak 2021’e dek gelen süreçte de hep dünyaya egemen olma çabası içinde olmuştur. Kendi “demokrasisini” ve de “yaşam tarzını” başkalarına dikte etmek için, kendisinden binlerce kilometre uzaklıktaki ülkelere müdahale etme “gereği”, özünde “kenar kuşak” teorisinin aktif bir biçimde uygulamasına duyduğu özlemden başka bir şey değildir. Zira bu yarışta ABD yalnız değildir, aynı mantık ve hırsla günümüzde bütün emperyalist ve kapitalist ülkelerin gündemindeki ajanda hep aynı benzerlik taşımıştır. Hükmetmek, sömürü oranından olabildiğince pay elde etmek ve kârı maksimum düzeylerde tutmak olmuştur.

Kullanılan ve yararlanılan kaynaklar:

1- Marx, Karl, “Kapital”, Birinci Cilt, İkinci Baskı, Sol Yayınlar, İstanbul 1978, sayfa 49-79.

2- Naipaul, V. S., “Nehrin Dönemeci”, Merkez Kitaplar, Şubat 2007 İstanbul, sayfa 14-15.

3- Marx, K., Engels, F., “Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri”, Sol Yayınlar, İkinci Baskı, 1977 An-karar, sayfa 108-118

4- a.g.e., sayfa 90.

5- Sullvan, M. P., İnternational Relations, Theories and Evidence, Englewood Cliffs, sayfa 110-117, New Jersey Prentice Hall 1977.

6- Amineh, M.P., “Jeopolitik van Energiebronnen in de Kaspische regio”, Syllabus 2002, Universi-teit van Amsterdam, 2002.

7- Sabine, H.G. & Thorson, T.L.T., “A History of Political Theory”, Dryden Press, Tokyo 1981, sayfa 648, 652, 687, 783.



Şubat 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728 

More in Makale