
Yemek molasında aynı masaya oturunca bir iki laf etmekti niyetim. “Güzel, yine birlikteyiz” dememi bekliyormuş gibi;
“Seninle birlikteyim ama sana karşıyım.” demez mi! Bocaladım. Ne diyeceğimi bilemedim. Diyebildiğim tek cümle şu oldu:
– Bu da ne demek?
Sana karşı olarak, seninle birlikteyim demek.
‘Bu kadın böyle konuşuyor muydu’ diye düşünürken, içimde uyandırdığı meraktan çatlar gibiydim.
– Biraz aç cümlelerini. Ya birlikteyiz ya değiliz. Hem birlikte hem karşı ne oluyor. Bak aynı işyerinde birlikteyiz mesela dedim
Doğru. Aynı patronun işçisiyiz. Seninle aynı patron tarafından sömürüldüğüm sürece birlikteyiz zaten. Çünkü bu sömürenin sömürüleni koşulladığı bir birliktir
– Doğru; ama bana karşı olman niye?
Madem molayı konuşmakla geçirmeye gönüllüsün ben de bugün seninle birlikte olduğum durumlarla sana karşı olduğum durumları gösteren kavramların içine indireyim biraz olur mu? dedi gülerek
– “Ha.” Dedim saflığıma uyanarak; olur. Olur ama inişlerden ürkerim biraz. Önde sen olursan sorun yok. İnerken, gördüklerini de bildir ki durumu ilkin senin gözünle göreyim.
Olur, devem edelim o zaman dedi; sor?
– Sadece maaşla bağlandığımız bu patrona karşı olmakla mı sınırlı birlikteliğimiz…
Tamamlayayım: Bu patronun kim olduğu önemli değil, iş gücümüzü satmak için sözleşme yaptığımız kim varsa o patrondur zaten. Patronlarımızın ortak olduğu neresi varsa orada seninle birlikteyim, sana karşı olarak. En tepedeki patrona karşıyken de seninle birlikteyim…
– Tepedeki patron…
Diyelim ki biz bir çekirdek aileyiz ve bir de oğlumuz var…
– Faraziye mi geçtik…
Sabırlı ol. Tepedeki patronu sordun, onu anlatıyorum…
– Ha tamam…
Babasının sen, doğurup büyüten olarak annesinin ben olduğum çocuğumuz, yirmi yaşına gelince üçümüzün iradesini yok sayarak onu askere alan, savaşa süren ve cenazesini getirmeden önce evimin penceresine bayrağını asan; yaptığım her işte kazancımı vergi adıyla alan, hem içerde hem dışarıda benim haberim olmadan bana, sana ve benim, senin gibi milyonlarca insanın zararına olan her tür yasayı yapıp anlaşmalar imzalayan ,benim istediğimi değil, kendi belirlediği kişiyi bana vekil seçtiren… en büyük patron da, “tepedeki” devlettir! Halka karşı örgütlenmiş bir soygun ve zülüm örgütü olan devlete karşı da seninle birlikteyim; sana karşıyım.
– Ya anadilimiz nedeniyle gördüğümüz züllümde…
Devletin resmi dilinin dışında senin ve benim konuştuğumuz anadilimiz nedeniyle gördüğümüz zulme karşı mücadelede de seninle birlikteyim; hatta “ana dili” denmesinden de anlaşılacağı gibi, insanlığın ilk dil bilimcisi ve öğretmeni olan kadınla aynı cinsten olan ben, senden daha çok ana dili savaşçısıyken seninle birlikteyim, sana karşıyım.
– Bu gidişle karşı olmadığın kimse kalmayacak, gönül birlikteliği ve evlilik birliğinden başka desene…
Yanılıyorsun!
– Nasıl?
Gönül birlikteliğimizde de aynı çatı altında yaşadığımız evde de seninle birlikteyim ama orda da sana karşıyım. Yani, duygum, gönlüm ve gönüllüğümle seninle birlikteyim ama kişiliğim, kimliğim ve kendime ilişkin tasarruflarımla kendimleyim; bireyim, seninle eşitim, haklarını haklarım, özgürlüğünü özgürlüğüm olarak kullanırken, bu dengeyi benim aleyhime nerede bozarsan orada senin karşındayım.
– Dur başım döndü…
Dönsün, hep benim dönecek değil ya! Madem durumu anlatan kavramların kapısından aşağı inmek istedin, inişin sonundaki dolabı görene kadar yürüyeceksin.
– Ne dolabı!
Seninle birlik olduğum her yerde sana karşı olmam gerektiğinin gerekçelerini muhafaza eden dolap!
– Tamam devam et o zaman, dinliyorum.
Seninle birlikte olduğum her yerde sana karşılığımla varım. Çünkü sende benim “karşım” ve karşıtlığımla varsın. Birlikte karşı olmamızı gerekli kılan her ne varise onlara karşı ortaklığımızın sınırından kuşku duymam. Ama aynı şekilde birlikte karşı olmamızı koşullayan kim ve neler varsa, onlara karşı mücadele boyunca sana karşı olmam gerekliliğinden de geri durmam.
– Bu karşı olmak tavrındaki ısrarın nedeni ne anlayamadın.
Anlaşılmayacak bir şey yok benim için. Beni bu kararlılığa götüren, senin bana kaşı tarihsel konumlanışındır.
– Ama ben senin eşinim, (farazi yani) hayat arkadaşın ve sevgilinim. Fazla olarak da yoldaşınım.
Sorun da bu ya! Sana karşı en çok uyanık olduğum birliktelik, ‘Eşim ve yoldaşım’ ilişkisidir. Çünkü her iki ilişkide de, her zaman oturulmayı bekleyen bir yönetici koltuğu, yani güç odağı vardır…
– Haydaaa…
Haydası yok! Sen bana; “inerken gördüklerini söyle ki senin gözünle göreyim” demedin mi?
– Evet dedim…
O zaman hayret etme numarası çekme bana! Benim gördüklerim on bin yıllık ömrümce yaşadıklarım; senin duymaktan sıkıldığın da bu zaman boyunca bana yaşattıklarındır. Hayret etme. Bir şey etmen gerekiyorsa da haya et!
Bu son söz, içime oturdu. Ruhumu sıkıntı bastı. Bu “inişe” karar vermekle iyi mi kötümü yaptım ikileminde, peşi sıra geleceklere dikkat kesmiştim ki, molayı bitiren zilin sesi çınladı.
Yarın tamamlarız dedi, elinden hiç bırakmadığı telefonunu önlük cebine koyarken…
– Tamam dedim, âmâ kafamda bin türlü kuşku birikmişti. “Bu kadın mor muydu, kızıl mıydı” sorusuna cevap ararken; sen erkek düşmanı değilsin değil mi? sorusu ağzımdan çıkıverdi. Ama o da ne! bir kez daha beni şaşırtıyordu; beklemediğim şekilde uzunca bir kahkaha attı.
Şaşkın, şaşkın dinleyişinin nedenini şimdi anladım” dedi. “Ben erkek düşmanı değilim korkma. Onu yapanlar, tıpkı işçi sınıfından görünürken, sermayeye çalışan sarı sendikalar gibi, kadını sermaye karşısında güçsüz düşürmeye çalışan morun bir damarıdır. Bir dahaki molada hem bunu anlamak hem de eril olmak ile erkek olmak arasındaki benzerlik ve yanılgıyı konuşalım. o zaman anlarsın belki “dedi, tezgâh başına yönelirken
– Tamam anlaştık, diyerek kendi tezgahıma yöneldim.









