
Atina sokaklarında yalınayak, eski püskü paralanmış libasları vücüduna sarmış bir biçimde sorular soran, sorgulatan, kritize ederek doğruyu/gerçeği karşısındaki dinleyicilere gösteren, sık sık “bildiğim bir şey varsa o da hiç bir şey bilmediğimdir” diyen bu sözün manasını yüzyıllardır insanlığın zihnine yerleştirip aratan Sokrates, törebilimin tuğlalarını atarken oluşu da sorgulatıyordu.
Felsefeyi kavramaya/anlamaya çalışıp tanımlarken Antikçağ’a uzanıp Yunan felsefesinin temellerini oluşturan Efesli Heraklitos (MÖ 534-475) ve Aristotales’e ilk materyalistlerden Demokritos’a, Hegel’e, Feuerbach’a gitmeden basit, yalın bir ifadeyle felsefeyi tanımlarsak; ontolojik varoluştan ilk nedene, somuttan soyuta bütünlüklü kurumsal tanımlamalarla bir dizge oluşturmaktadır. Veriliden şüphe duyup sorularla yeni fikirlere ve kuramsal soyutlamayla gitmek felsefenin çıkış kapısıdır. Felsefe tarihinde yekpare felsefeden bahsedilemez. Olguların, hareket ve yönelimin hattını felsefe sahasına taşıyarak değerlendirmek ve neye tekabül ettiğini göstermektir.
Nasıl yorumladığımızla beraber, an’da meydana gelen olay ve olguya nasıl müdahale edip, nasıl tavır takınacağımızı da felsefe yaptığımızın bir ifadesiyken, felsefe, sırf olay ve olguların ne olduğunun yanısıra, o olay-olguya nasıl bir tutum takınacağımıza da yardımcı olur. Bugün toplumda felsefeyle ilgilenenlere ya da Diyojen gibi filozoflara “delilik” payesi biçilmesinin altında yatan nedeni de görüp irdelemek gerekir. Resmi geçitin dışına çıkarak düşünen ve verili “doğruları” sert sorularıyla eşeleyen, nesnelliğin ya da öğretilen-müfredatik realitenin içine hapsolmayan ve akışın dinamik devinimiyle toplumu sarsan fikirler öne sürerek şimşekleri üzerine çekip kellesinin hakkını veren, iktidarların hışmından ve gazabından korkmayan nice filozof tarihte yer almıştır. Bulundukları coğrafyalardaki kaotik yapıyla, dini inanç ve inanışlara karşı daha derinlikli sorular sorup iddialı yanıtlar veren filozoflar, felsefenin temelini dünyanın dört ayrı bölgesinde hemen hemen birbirine yakın zamanlarda (MÖ 6. YY. ile 5. YY. arası) atmışlardır. Ayrı kültürlere ve coğrafyalara mensup beş bilge insanı hatırlatarak devam edelim. Mezopotamya’da Zerdüşt (MÖ 551-628), Yunanistan’da Thales (MÖ 625-547), Hindistan’da Siddhartha Gautama (MÖ 563-545), Çin’de Konfüçyüs (MÖ 551-579) ve Lao Tzu (MÖ 6. yy.).
Tarihe isimlerini yazdıran felsefecilerin birçoğunun payına baldıran zehri, yağlı urgan, giyotin, ateşten kuyular, derin uçurumlar, keskin kılıçlar ve kör karanlık zindanlar düşse de insanlığa miras, soru işaretleri, tunçtan sivri uçlu mızrakları kaldı. Buruno, Sokrates, İbni Haldun, Hupaita bunlardan sadece bir kaçıdır. Günümüzde de düşünen ve sorularıyla dünyayı/evreni anlamaya-anlatmaya çalışan bu kategori içindekilerin toplumda ayrıksı olmaları “çatallı dilleriyle” yorumlarda bulunup yargılara varmaları egemen idealist sınıfı ve düzenlerini rahatsız etmesindendir.
Soru ve düşünce birden bire beynin loplarından süzülüp çıkmaz. Sormak ve sorulanı/olguyu-olayı irdelemek, yani sorgulamak için evella insanın pratik bir süreci olmak zorundadır. Gerçek olan yaşamdır, gerçeğe el atmalı öncelikle. Bebeklerin ilk dokunuşu, çığlığı, tanıma, inceleme, keşfetme isteği buna iyi bir örnektir. Yaşamda cevabı bulunmamış, gizemi çözülmemiş, yanıtı alınmamış onlarca. Yüzlerce-binlerce şeyin olduğu bir evrende kendimizi, insanı bebek olarak tanımlamaktan kaçınmamalıyız. Zira yanıtı alınan her soru insanlığın hanesine yazılacak ve onu özgür kılacaktır.
Geçtiğimiz günlerde, yakın zamana kadar güneş sisteminde ulaşılmamış tek gezegen olarak kabul edilen (kimi bilim insanları gezegen olarak kabul etmemektedir) Plüton’a da ulaşıldı. Ay’ın üçte ikisi boyutunda olduğu anlaşılan Plüton’un kesin boyutları, dünyaya uzaklığı ve atmosferinin yarattığı seraplardan ötürü daha önceden saptanamamıştı. Piyanonun yarısı büyüklüğünde ve sekiz yıl önce fırlatılan New Horizons uzay aracı güneş sisteminin dokuzuncu gezegeni kabul edilen Plüton’un resimlerini gönderdi. 4.8 milyar km. yol katedip yakınında araştırmalar yapan New Horizons sayesinde Plüton’un sanıldığından daha büyük olduğu, yüzeyinin altında zanedildiğinin aksine daha fazla buz ve daha az taş bulunduğu saptandı. Bu örnek dahi ne çok bilmediğimiz şeyin olduğunu yalın bir biçimde bize gösteriyor. Daha fazlasını görmek istiyoruz, öğreneceğiz de.
Dokunmak, düşünmek, sormak, düşünmek ve gerçeği tanımlayıp onun hakkında yargılara varmak kaygı ve korkuları olanların başarabileceği bir edim değildir. Çünkü her ulaşılan gerçek, delirten, merakın fitilini ateşleyen soruları açığa çıkartır ve eşelemeye, deşmeye iter insanı. Bu aşamada bütün duyguları devreye giren insan, incelikleri, bulanık görünen nesneleri, davranışa neden maddi olguları ve olayları, durmaksızın hareket eden yaşamın içerisinde gözle görülmeyen bir atom parçacığı kadar etkiye ve tepkiye yol açtığını kanaat getirmeye başlar.
Başa dönelim, sesi, kokusu, rengi, hareketi olmayanı ilk duyumsayan, gören ve görünmediğinin nedenini sesli bir biçimde dile getiren de felsefe yapanlardır. Bunun bir de bedeli vardır. Hakikate ulaşmak için bıçak sırtında yürümeyi göze almak gerekir. Baldıran zehirini yudumlayan Sokrates, hakikate hürmet ederken, felsefe yapacak olanların nice tehlikelerle karşılaşacağını biliyordu elbet. Farkında olsunlar ya da olmasınlar, her insan dünyaya gözlerini açıp bilinç edindiği andan itibaren felsefe yapmaya başlar. Ben kimim? Ben nasıl oldum? Burada olmamın anlamı ne? Neye hizmet ediyorum? Benden öncekilerin yaşama/insana katkıları ile benim ve benden sonrakilerin yaşama katıkıları arasındaki müspet farkı neye göre hesaplanır? Vb. sorular. Her biri bir öncekinin olumlaması, bir sonrakinin yadsınması olan ve düşüncenin göz kapaklarını aralayan soruları kendine, çevresindekilere yöneltmeyen bir tek insanın olduğunu söylememiz imkânsızdır.
İnsanlık âlemi, Yunan mitolojisinde sürekli tekrar başa dönen, çile çeken Sisuphus ve Tantalus olmak niyetinde değildi ve varlığı/oluşu irdeleyen soruları yanıtlama arayışındaydı. Coşkuyu kıran, şevki söndüren, sürekli tekrarlanan sonsuz bir çileydi Sisuphus’un yaptığı. Çağının Sisupus’u Tantalus’u olmak istemeyen, sorulara ilk yanıt arayanla, hiç kuşkusuz “doğal diyalektikçiler” olarak adlandırılan Yunan filozoflarıdır. Milattan Önce 534-474 yılları arasında yaşamış ve parlak bir zekâya sahip Efesli Herakleitos tin-ruh-tanrı ile doğa, düşünce ve varlık sorununu açıklamaya çalışırken “her şey hem kendisidir hem de değildir, çünkü her şey akar, her şey sürekli dönüşme, akış ve yok oluş durumundadır” diyerek diyalektik yöntemin önemine vurgu yapıyor ve soruların doğrulanmasına yol açacak anahtarı gelecek kuşaklara teslim ediyordu. Aynı ırmakta iki kez yıkanmaz sözünü de Herakleitos’tan duymuşuzdur. Şeylerin kaynağını doğada arayan bu önemli diyalektikçi “Tanrı mı? Madde mi?” sorularına “evrene dair” adlı eserinde her şeyin temelinin, kökünün ateş olduğunu söyler. Ateş’in tüm maddeler içinde temel olduğunu açıkça belirtmektedir. Herakleitos ve devamcıları her şeyin yaratcısı kabul edilen tanrıya “hayır” diyerek maddeyi yüceltmiş ve Demokrritos’la atom teorisi önemli bir çığır açmıştır. Doğada, evrende bulunan her şey maddenin “bölünmez” en küçük zerreciğinden meydana gelen atomlardan oluşmaktadır savunusuyla bir sıçrama gerçekleştirmişlerdir. Fakat bu sıçramayı ileri götürememişlerdir. Çünkü doğa bilimleri durgunluk dönemine girmiş, bilim ve felsefenin gelişim ritmi düşmüştür.
Kantitatif (niceliksel) birikimler kalitatif (niteliksel) sıçramalar içerir
Yunan filozoflarının yaşadığı o çağdan bugüne bilimler, gelişmeler atom’un bölünebilir olduğunu, atomun elektron, nötron, çekirdek ve atom altı (kuarklar) parçacıklardan oluştuğu kanıtlanmıştır. Atom’un elektron, proton ve nötronlardan sadece oluşmadığını, daha yeni elementer paraçacıkları da ihtiva ettiği yakın zamanlarda kanıtlandı. Bunla, fotonlar, nötrinolar, mezonlar, hiperonlar, pozitronlar ve anti protonlar diye adlandırılırken, daha kısa süre evvel Cern’de gerçekleştirilen deneylerde Higgs Bozonu adı verilen en küçük parça yaratılmıştır. Dahası bir de maddenin tabanını oluşturduğu söylenen “kuark” isimli temel parçacıkların varlığı kabul edilmektedir.
Doğa bilimlerindeki büyük buluşların kuşku götürmez bir biçimde felsefedeki karşılığı çok önemliydi.19. yüzyılda ısı, magnatizm, elektirik, ışık üzerine yürütülen çalışmalar mekanikçilerin savunularını hükümsüz bırakmış, 1840’larda enerjinin sakınımı ve dönüşümü evrensel yasası bulunmuştu. Devamla, 19. yüzyılda yer biliminde sıçramalar birbirini izleyerek, gökbilim ve taşıl biliminde büyük ilerlemeler katedildi. Özcesi, canlı hücrenin keşfi, türlerin kökeni, enerjinin sakınımı ve dönüşümü gibi buluşlar Marksist felsefenin gövdesinin oluşumuna önemli katkılar sunarken, idealist felsefeyi yerlere serdi. Doğa bilimlerindeki büyük buluşların felsefedeki karşılığının çok önemli ve değerli olduğunu bir kez daha yineleyelim. Mevcut gelişmeler diyalektik mataryalizmin zaferini, metafiziğin çöküşünü gösteriyordu.
Doğa bilimlerindeki ilerleme ve gelişmeler özellikle 15. yüzyıl ile 19. yüzyıl arasında önemli veriler sunmuş ve beraberinde felsefedeki birçok sorunun yanıtınında bulunmasını sağlamıştır. Doğa, toplum ve düşüncede açıklanamayan, mütemadiyen tartışma konusu olan, akıl yürütmeleriyle ispatlanmak istenen şeylerin doğa bilimlerindeki buluşlarla netleştiğini, mataryalist felsefeye müspet katkıda bulunduğunu görmekteyiz. Diyalektik mataryalsit bilgi kuramında ve yönteminde, izafilik ve mutlaklık içiçe, yanyanadır. Hareket daimi olduğundan her şey izafidir. Masa üzerindeki elma bir gün önceki elma değildir. Elmaya dair bilgimizde bu değişimle farklılaşır/değişir. Bugün geçerli sayılan bilginin, olgunun yarın geçerli olmayacağını gösterir. Mutlaklığı da an’la bulunduğu zamanlaması ya da yumurtadan omlet-yemek yapmak yarının sorunudur. Kırk yıl önceki Türkiye’nin bugün hala aynı olduğunu iddia etmek bu kuramın içini boşaltmaktır, insan aklıyla dalga geçmektir.
İdealist düşünce hareketi maddesiz olarak ele alırken, mataryalistler ise maddesiz hareketin, hareketsizde maddenin olmayacağını, hareketin maddenin varoluş biçimi, madde gibi hareketlerinde yaratılmadığı gibi yok da edilemeyeceğini savunur. Hareket çelişkinin ta kendisidir. Hareketi sağlayan maddenin aynı anda hem kendisi hem de kendisi olmamasıdır. Hareketi “maddenin varoluş biçimi” olarak tanımlamaktayız. Bununla beraber maddenin kendine içkin hareketini de hatırlatmakta fayda vardır. Yaklaşma ve uzaklaşma, büzülem ve genişleme, çekme ve itme harekette biçimsel, nicel-nitel değişikliklerin meydana gelmesini sağlar. Bu durum mutlak ve evrenseldir. Biçimde kastımız tabi ki farklılıktır. Farklılığın da çelişki olduğunu belirtmemize gerek varmı? Hâsılı maddenin hareketi ısı ve ışıktır, elektriktir, birleşme ve ayrışmadır, yaşam ve bilinçtir. Bu pragrafı hareketin üretilmeyeceğini ancak aktarılacağının vurgusunu yaparak kapatalım.
Doğada, toplumda, düşüncede aslolan çelişkidir
Çelişkisiz yaşam olmaz. Organik ve inorganik maddelerde çelişki mutlak ve daimidir. Her olgunun, olayın ortaya çıkma, gelişme ve sıçrama aşamalarında çelişkinin başat olan yanı sürekli varlığını korur, yanısıra karşıt ve varlık nedeni olan taraflarda çatışmasını sürdürür. Evrensel ve mutlak olan çelişki, süreçlerin belli bir evresinde, ortasında veya sonunda meydana çıkmaz, ta başından itibaren vardı/vardır. Doğada, toplumda ve düşünsel alanda da bu yasa daimidir. Hareket ya da çelişkiyi “maddenin varoluş biçimi” olarak addettiğimiz andan itibaren, birbirini iten, çeken, değiştirip dönüştüren, karşılıklı etkileyen, devamlı çatışma durumunda bulunan bir veye birden fazla çelişkilerin sürekliliğinden bahsetmiş oluruz. Bu çatışan karşıt kutupların mevcudiyetini kabul etmemek ise olguyu ve olayı tanımlayıp hakkıyla çözümlemek anlamına gelir.
Çelişkinin evrenselliğini ya da mutlak oluşunu Hegel’den, Marks’tan, Engels’ten, Lenin’den yararlanarak sadeleyip özetleyen Mao’nun “Teori ve Pratik” eserine dayanarak başlıklar halinde verecek olursak;
1- Çelişki bütün şeylerin gelişme sürecinde bulunur. 2- Her şeyin gelişme sürecinde başından sonuna kadar bir karşıtlar hareketi bulunur. 3- Çelişki basit ve karmaşık hareketin esasdır. 4- Çelişkinin bittiği yerde yaşam yok demektir. 5- Çelişki evrensel olarak bütün süreçlerde vardır.
Çelişki kavramını ilk defa Hegel’den duyarız. Çelişkiyi yaşamın, her türlü hareketin kökü olarak görmektedir. Çelişkinin mutlak ve evrensel olduğunu Marksist ustalardan da duymaktayız. Doğayı, toplumu, düşünceyi çelişkisiz düşünemeyeceğimizi, çelişkinin diyalektiğin temeli olduğunu daima vurgularlar. Çok genişletmeden vurgusunu yapalım; Yunan filozoflarından Herakleitos’un birin ikileşmesi ve çelişkili parçaların kavranması öğretisi ile Hegel’in tüm yaşamın, hareketin kökü olarak belirlemesi marksisit felsefenin referansı olduğunuda söyleyelim.
Marks’ın “kutsal aile” ya da “eleştirel eleştirinin eleştirisi” eserinde “bunlar bir bütünün iki yüzüdür demek yetmez” sözü her iki yanın, yani karşıtların birçok yönünün olduğunu bildirir. Sürekli birlik ve mücadele halinde olan karşıtlar, varlıklarını, mevcudiyetini yıkıp yok etmeye çalıştığı taratıcısından bulur. Makale ve yazılaırmızda sürekli proletaryanın yaratıcısı olan burjuvaziye dönük savaşımını örnek vermemiz daha bir anlaşılabilir olması içindir.
Engels, Lenin ve Mao yoldaşlar tarafından yargılar geliştirilerek zıtların birliği (çelişki) yasası formüle edilip bütün alanlara uyarlanarak açıklanmaya çalışılmıştır. Çelişki yasasının diyalektiğin kavranıp anlaşılmasında anahtar olduğunu belirten Mao, 1937’de kaleme aldığı “çelişki” üzerine makalesinin sade anlaşılır olması bu yasanın kavranmasında bizlere kolaylık sağlamıştır. Artı ve eksinin matematikte, hareket ve karşı hareketin fizikte, ayrışma ve birleşmenin kimyada, üretici güçler ve üretim ilişkileri ile sınıflar ve sınıflar arasındaki savaşımın, sosyal bilimlerde saldırı ve savunmanın, askeri alanda idealist metafizik düşünce ile diyalektik mataryalist felsefenin birbirlerinin karşıtı olduğunu, aynı zamanda birinin olmamasının diğerinin de olmayacağının anlamına geldiğini görmekteyiz. Olguyu değişime iten/zorlayan bu diyalektik bağdır. Doğum ile ölüm, soğuk ile sıcak, gece ile gündüz, rahat ile zor, iyi ile kötü vb. gibi anlam yükleyen, kategorize eden karşıtıdır ve birinin olmaması diğerinin dimağımızda yer bulmayacağı anlamına gelir.
Olay ve olgular ancak evrensel çelişkinin içindeki özel çelişkilerin saptanması ile tanımlanabilir
Hareketi iç ve dış, yani diyalektik ve mekanik hareket diye ikiye ayırmamızın esas nedeni, çelişkiye etkide bulunan yönü/tarafı tespit etmek, o yanı öncelikle irdelemektir. Misal, bir Alman’ın ya da Burmali’nin ülkesinden kalkıp Rojova’ya gitmesi içkinliğinde kaynaklanırken, Rojova’da IŞİD çeteleriyle çatışırken Kürtlerin yüz yıllardır gadre uğrayıp yok sayıldığını öğrenmesi ve bu sıcak mücadele sahasında yararlanması dışsaldır, mekanik harekettir. Bahsettiğimiz Burmalı ya da Alman’ın Rojova’da olup olmaması içkinliğinin değişimine etkide bulunmktadır.
Nasıl ki evrendki kütlelerin, elementelerin, atomların yer değiştirmesi hareketi meydana getiriyorsa, düşüncedeki farklılığın, olumlu veya olumsuz yer değiştirmesi insanın duruşunu, konumunu belirlemektedir. Hâsılı, Rojova’da cenge katılan enternasyonalist şervanın başka bir niteliğe büründüğünü de buraya kayıt düşelim.
Nitel ve nicel değişimi bildik örneklerden ziyade, enternasyonalist şervanımız üzeridnen izah edelim. Ölüm-yaşam, sıcak-soğuk, dar-geniş, az-çok, yavaş-hızlı, iyi-kötü vb. örnekler bir çoklarımız tarafından bilinmektedir. Nitel değişim/farklılık enternasyonal şervanda iki yönde görülmektedir. Birincisi; evvelinde var olmayan, fakat şimdi açığa çıkan yönü, kendi ülkesinde, barbar IŞİD çetelerinin ekrana yansıtılan insanlık dışı görüntüleri ve bu güruha karşı imkânsızlıklar içerisinde mücadele eden kadınlı-erkekli, genç-yaşlı kürtlerin haklı savaşımını duyumsarken, göreli olan refah içindeki “huzurlu” yaşamına son verir ve yönünü Ortadoğu ya çevirir. İkincisi; daha önceden var olan ama şimdi olmayan tarafı, önceden bireysel tatmini çalışıyor, eğleniyor, geziyor ve küçük bir çevre dışında kimseyle iletişim kurmuyordu. Rojovaya gelmesiyle, kimileri, hatta çoğunluk için önemsenen olanaklardan “mahrum” kalmış oldu.
Tabi ki burada nicel bir değişimde meydana gelmiştir. Şervanımız ev-işyeri arasında mekik dokurken çok da hareketli değildir. Bu da kilolu olmasına nedenlerden biriydi. Düzensiz, aşırı yemek tüketimi de eklenince semirmişti. Rojova’da bir saldırı esnasında bacağına saplanan şarapnel parçası kaval kemiğine gelmiş ve sakat kalmasına neden olmuştur. Kiloluyken zayıflamış ve de saldırı esnasında bacağına saplanan şarapnel parçası sebebiylede artık yürümesi değişmiştir. Yaşamı sırasında geçirdiği bir değişiklik/farklılıktır bu. Bunada nicel bir değişim denebilir. Tekrara olsa da yineleyelim, hareketsiz değişim olanaksızdır. Hareket daimidir. Hareketin tüm aşamaları neden ve etki olarak birbiriyle ilişkilidir. Mütamadiyen biri diğerinin nedeni olmakt, sıçramalara yol açmaktadır. Eski durumdan yeni bir duruma/pozisyona geöilmektedir. Daha önce var olanın yerini yeni alırken, yaratıcısını, kendisini açığa çıkaranı yadsımaktadır.
Formüle edersek; maddi dünya içerisinde her hangi bir nesnenin, düşüncenin kaybolup yerini bir başkasının olmasına yâdsıma denir. İlk defa, Hegel tarafından formüle edilen bu yasa, yaratıcısı tarafından sadece düşünsel alanda ele alınıp idealizme hizmet etse de Marksistlerce doğa, toplu, düşünce alanınınada uyarlanıp baş aşağı duruşu çevrilip ayakları üzerine oturtulmuştur.
Doğa, toplum ve düşünce alanındaki bütün gelişmelerin/ilerlemelerin aşamalarını olumlama-yâdsıma-olumlama olarak tarif etmekteyiz. Bir diğer değişle ilk aşama tez, ikincisi anti tez ve üçüncü aşamaya da sentez demekteyiz. Anti tez, tezin karşıt kutbudur. Sentez de, tez ile anti tezin çatışması sonrası varılan sonuçtur. Sentezin, tez ve anti tezin niteliklerini içerisinde hep barındırdığını belirtelim.
Kısa ve öz, iki paragrafla konuya giriş yapıp okuyucuya bol soru işaretleri bırakarak yazımızı sonlandıralım. Felsefe, soru sormak, düşündürtmek ve de değiştirmek değil mi? O halde sorular bırakılmasında her hangi bir beis yoktur. Mao, doğru fikirlerin “üretim içinde, sınıf savaşımı ve bilimsel denemeler” yoluyla edinildiğini “teori ve pratik eserinde” belirtir. Evet, mataryalizme varmanın ön şartı pratiktir. Doğru bilginin sınandığı yerin pratik olduğunu sadece Mao’dan duymayız. Marksist önderlerin hemen hemen tamamı pratiğin önemine dikkat çekerler.
Marks, “Alman ideolojisi” adlı eserinde “her toplumsal yaşam, özünde pratiktir” derken, Lenin’de “yani insanın ve insanlığın pratiği bilginin nesnelliğinin gerçekleşmesidir, ölçütüdür” ile pratiğin, bilginin, doğru fikirlerin edinilmesinin önemine vurgu yapar. Yani armudun tadını bilmek için yemek, dişlemek, yüzmeyi öğrenmek istiyorsan suya atlaman gerekir benzeri vecizelerle pratik sürecin doğru bilginin kapılarını açacağı anlatılmaktadır…







