
Yalnızlık çelişkisi, yalnızca emeğin teknik-entelektüel düzeyinden kaynaklanmıyor. Emeğin içinde geliştiği maddi üretim ilişkilerinin niteliğinden kaynaklanıyor. İnsanın yalnızlaşması ve yalnızlık duygusunun giderek genişleyip derinleşmesinin nedenlerini emeğin düzeyiyle açıklayamayız. Çünkü, feodal toplumda, örneğin, yalnızlık sorunun biçimi, derinliği, içeriği ile kapitalist toplumdaki biçimi, içeriği, derinliği farklıdır. Bunu en açık biçimde her iki toplumun sanatsal üretiminde gözlemleyebiliriz. Kapitalizm toplumsal iş bölümünü derinleştirirken ve değişim değerini evrenselleştirirken insanın yabancılaşma ve yalnızlaşma olgusunu da derinleştirdi. Oysa, sorunu yalnızca emeğin teknik düzeyine indirgediğimizde, emeğin düzeyindeki gelişmenin, yalnızlık sorununu, geliştiği oranda çözmesini beklememiz gerekirdi.
Emek üretkenliğinin ve teknik düzeyinin gelişmesi, tek başına insanın yabancılaşma ve dolayısıyla yalnızlaşma sorununu çözmemektedir. Yalnızlık ve yabancılaşma sorunun çözümü, üretim ilişkilerinin insancıllaşma süreci ile yani, üretim ilişkilerinin kolektifleşme süreci ile ilgili bir sorundur. Toplumsal olarak üreten insan, bireysel olarak tükettiği ve kendi bireysel tüketimi, kendi yeterlilikleri tarafından belirlendiği sürece, yalnızlaşma ve yabancılaşma sorunu çözümlenemez. Kapitalizm bireycilik ve bencillik üretiyor. Oysa, yalnızlık sorunun çözümü, emeğin toplumsal niteliği ile uyumlu kolektif üretim ilişkileri gerektirir. Üretim ilişkileri kolektifleşmedikçe ve kolektif yaşam kültürü genelleşmedikçe, insanın yalnızlık ve yabancılaşma sorunu, emeğin teknik-entelektüel düzeyi ne olursa olsun çözümsüz kalacaktır.
Sosyalizm proletaryanın ideolojisidir. Sosyalizm, yani, bir proletarya diktatörlüğü/ demokrasisi dönemi yaşanmadan komünizm olanaksızdır. Komünizme giden sürecin diyalektiği budur. Sosyalizmi olanaklı kılan şey emeğin toplumsallaşmasıdır. Yabancılaşmayı yaratan nesnellik, emeğin toplumsal niteliğine rağmen mülk edinmenin özel biçimidir. Bu çelişki çözülmeden yalnızlık ve yabancılaşma da dahil insanın insancıl niteliklerinin özgürleşmesi mümkün değildir. Post modern formülasyonlar, komünizmi, emeğin bilim emek düzeyine yükseleceği bir belirsizliğe ertelerken, emeğin söz konusu düzeye kapitalizm koşullarında evrensel olarak ulaşılabilirliğine bir yanıt oluşturmamaktadır. Kapitalizm koşullarında teknik emek ve bilimsel emek sanayi emeği içinde nüve olarak gelişse de kapitalizm genel olarak sermayenin değişmeyen sermaye kısmını geliştirip değişen sermayeyi, yani, ücrete karşılık gelen canlı emek etkinliğinin yeniden üretim koşullarını kölelik ilişkisi içinde tuttuğu için kapitalizm koşullarında genel olarak emek teknik emek ve bilimsel emek biçiminde evrenselleşemez.
Bu sürecin gerçekleşebilirliği, emeğin toplumsal niteliğini temsil eden proletaryanın, toplumsallaşmış olan emeği sermaye tahakkümünden özgürleştireceği bir diktatörlük / demokrasisini zorunlu olarak gerektirir. Post modern senaryolarda ise emeği toplumsallaştırmış olmakla sınıfsız topluma giden yolu açmış olan proletarya tarihin bir figüranı konumunda ele alınmaktadır. Ayrıca, yabancılaşma ve yalnızlık birbirine bağlı olgular olmasına rağmen bir ve aynı kavramlar değildir. İnsanın, kendi emek sürecinin sonuçlarına yabancılaşması olgusu, emeğin toplumsal niteliği ile mülk edinmenin özel biçimi arasındaki çelişkinin çözülmesine bağlı olarak çözüldüğü oranda minimalize olma eğilimi gösterirken, yalnızlık sorunu da kısmen aynı çelişkiyle ilişkisi içinde, toplumsallaşmış emeğin niteliğine uygun kolektif üretim ilişkilerinin gelişmesine bağlı olarak minimalize olma eğilimi gösterecektir.
Ancak, yalnızlık sorunun öznel biçimlerini tamamen ortadan kaldırmak mümkün değildir. Yalnızlık ve yabancılaşma sorununda, ancak nesnel nedenlerin ortadan kaldırılması ile bir gelişme sağlanabilir. Sonuç olarak, Emeğin bilimsel emek düzeyine yükselebilmesinin koşulu, emeğin sermaye tahakkümünden özgürleşebileceği bir proletarya diktatörlüğü/ demokrasini zorunlu olarak gerektirirken, bilimsel emeğin evrenselleşme koşulları da proletarya diktatörlüğü/ demokrasisinden başka bir biçimde, yani, kapitalizm koşullarında olanaksızdır. Yalnızlık sorununa dair emeğin bilimsel emek düzeyine yükseldiği tarihsel süreçler için, bu sorunun alacağı olası biçimlere dair ise bugünden öngörülerde bulunmak hem olanaksız hem de gereksiz bir faraziye olmaktan öte bir anlam ifade etmez. Ayrıca, yabancılaşma sorunu tamamen emeğin toplumsal niteliği ile mülk edinmenin özel biçimi arasındaki çelişkinin yarattığı nesnel bir sorunken, yalnızlık nesnel koşullardan bağımsız, tamamen öznel bir seçim de olabilir. Dolayısıyla, seçilmiş yalnızlığa, insanın, yemek, içmek, uyumak kadar ihtiyacı vardır. Bu anlamda, yalnızlık, tamamen olumsuzlanacak bir olgu değildir.
Bütün tarihsel emek biçimleri toplumsallaşmış emek değildir. Örneğin, zanaatçı emeği bireysel emek formundadır. Çünkü, zanaatçı ürettiği ürünün tamamını kendisi üretir. Dolayısı ile zanaatçının hem bireysel emek süreci ve hem de ürettiği ürün üstünde tasarrufu tamamıyla kendisine aittir. Oysa, proletarya ürünün yalnızca bir parçasını üretir. Yahut sanayi emek formunda, proletaryan emek, örneğin, vida sıkmak, hamallık, çekiç kullanmak, mala kullanmak gibi işin bir parçasına yöneliktir.
Dolayısıyla, hem gerekli- emek zamanı olarak ücrete karşılık gelen çalışma süresi ve hem de artı- emek zamanı olarak kara karşılık gelen çalışma zamanı bölünmüştür.Bu bölünme, kapitalist piyasa koşullarında, genel olarak, çalışmanın kendisini çalışmanın sonuçlarından soyutlama olanağı yaratarak, somut emek, yani, kullanım değeri yaratan emekle, soyut emek, yani değişim değeri yaratan emeği birbirinin karşısına koyar ve birbiriyle çelişik hale getirir.Çünkü, kapitalizmde somut emeğin gerçekleşmesi, soyut emeğin gerçekleşmesine, yani, kullanım değerinin gerçekleşmesi, değişim değerinin gerçekleşmesine bağlıdır. Ancak, kapitalizm kendisini değişim değerinin yeniden üretimine endeksleyen bir ekonomik formasyon olduğu için son tahlilde, kapitalizmde, kullanım değerinin yeniden üretimi, değişim değerinin yeniden üretimini gerektirir. Bu durum, sonuçları itibari ile hiç de basit bir olgu değildir. Kullanım değerinin, yani somut emeğin yeniden üretiminin, değişim değerinin, yani soyut emeğin yeniden üretimine endekslenmesi, yani piyasa için üretim kapitalizmin yasasıdır.
Söz konusu yasa, emek sürecinde, somut emeğe dair bütün insancıl niteliklerin yadsınarak, çalışmanın, emek- zamanı biçiminde, kullanım değerinden soyutlanarak değişim değerine eşitlenmesi anlamına gelir. Yabancılaşmanın kaynağında, insanın emek etkinliğinin, insancıl niteliklerinden soyutlanarak değişim değerine eşitlenmesi vardır. Emek etkinliğini toplumsallaştıran sınıf proletaryadır. Dolayısı ile toplumsallaşan emek, nasıl ki üretim sürecinde toplumsal bir nitelik olarak evrenselleşmişse, paylaşım sürecinin de kolektifleşmesinin nesnel zeminini yaratarak sosyalizmi ve sonrasında komünizmi olanaklı hale getiren nesnel tarihsel şartları yaratır. Oysa, zanaatçı emeği ya da serf emeğinin sosyalizm için nesnel bir zemin yaratması olanaksızdır. Bu, birincisi emeğin toplumsal niteliğinin henüz gerçekleşmemiş olması sebebiyle; ikincisi, üretici güçlerin gelişme düzeyinin, henüz, sosyalizm için yetersizliği sebebi ile olanaksızdır. Sosyalizmin nesnel koşulları sanayi emeğiyle, emeğin toplumsal bir nitelik kazanması ile gerçekleşir.
Yabancılaşma sorunu, proleter kolektivizm koşullarında, emeğin değişim değerinin değil kullanım değerinin, dolayısı ile somut emeğin esas alındığı bir paylaşım hukuku ile emekçiye, emeğinin insancıl, kolektif niteliklerine karşılık toplam toplumsal ürünlerin kullanım hakkının verilmesiyle ve böylelikle, kapitalist piyasanın ruhsuz emek- zamanı yasasının aşılması ile kerte kerte çözülecektir. Somut emeğin kullanım değeri demek, yalnızca, emek- zamanı olarak ifade edilen çalışma süresi değil, çalışmanın bizzat insancıl nitelikleri olan her türlü moral, etik, kültürel birikim ve değerler demektir. Proleter kolektivizm, emek etkinliğinin kullanım değerini hukuklandırarak, kapitalizmin piyasa yasalarını aşarak, emeği eşitsiz gelişme yasasına karşı özgürleştirmekle, üretici güçlerin gelişme diyalektiğini, tarih karşısındaki tepetaklak konumundan ayakları üstüne dikerek komünizme giden yolu açar.









