Connect with us

Makale

Fikret Karavaz Yazdı: Yabancılaşma Kapitalizmin Yasal Bir Sonucudur- 2

   İnsanlığın özel mülkiyet ilişkileri içinde kendi emeğinin sonuçlarına ve kendisine yabancılaştığı tarih öncesi dönem üretici güçlerin eşitsiz gelişme yasasının dolaysız egemenliği altında geliştiği dönemdir.

   Doğanın insan emeği ile değiştirilmesi sonucu insanın kendi kendini yaratması süreci insanal tarihi oluşturur. İnsanal tarih doğa tarihine organik olarak bağlı bulunduğundan, bunun sonucu, insanlığın her gelişme evresine doğanın bir insanallaşması süreci karşılık gelir. İnsanın kendi kendini yaratma sürecinin belirleyici öğesi Marks’ın sanayi tanımı altında belirttiği üretim araçlarıyla gereksinmelerin karşılanmasıdır. Bundan dolayı tarihin gelişmesi sayesinde insanın doğayı kendi yapıtı haline getirdiği sanayinin gelişmesiyle iç içe bir süreçtir.

   Marks, iktisatçılardan “üretimin önemi” görüşünü alır. Ama buna karşılık üretimi salt yararcı bir açıdan değerlendirmez. Marks, bu süreçte insanın kendi emek etkinliği aracı ile kendi kendisinin tarihini gerçekleştirmesi gerçeğinden hareket eder. İnsanın doğa ile dolayımsız ilişkisinin yerine insanın kendi üretimi ile ilişkisini geçiren sanayi, böylelikle insanın dopdolu gelişmesinin nesnel koşullarını yaratır. Ancak, bu nesnel koşulların insanın insanal niteliklerinin açılıp serpilebilmesini sağlayabilmesi için emek etkinliğini çevreleyen özel mülkiyet ilişkilerinin yarattığı insanın kendi kendine yabancılaşmasının ortadan kaldırılması gerekir.

   Sanayinin ilerlemesi şimdiye kadar Marks’ın teknik geliştirmeyi kolaylaştırmış olmasını yadsımadığı özel mülkiyet ilişkileri altında gerçekleşmiş bulunduğundan, insanın insanlaşması yerine insanın kendi üretimine ve kendisine yabancılaşmasına neden olmuştur. Bununla birlikte, sanayinin özel mülkiyet rejimi altında gelişmesi varlıklılarla yoksullar arasındaki sınıf çelişkilerini kızıştırarak proletaryanın özel mülkiyet rejimini kaldırarak komünizmi gerçekleştirmesinin nesnel koşullarını da yaratmıştır.

   Tarihsel gelişme içinde özel mülkiyet sisteminin oluşup gelişmesinden ve komünist bir sistemle değiştirilme zorunluluğundan tarihin iki döneme bölündüğü anlamı çıkar: İnsanın yabancılaşmanın egemenliği altında kendini gerçeklemeye çalıştığı dönem ve yabancılaşmanın nesnel koşullarının ortadan kaldırılarak insanın evrensel varlığının özgürce geliştiği yeniden insanallaşma dönemi.

   Özel mülkiyet sistemi tarafından yaratılan sınıf savaşımları çerçevesinden doğanın insan emeğiyle değiştirilerek insanın kendi kendisini yaratması felsefesi üstünde geliştirilen bu materyalist tarih görüşü, iktisadi ve toplumsal gelişmelerin açıklanması ile birlikte bunlar tarafından belirlenen ideolojilerin açıklanmasını da verir.

   İnsanın pratik etkinliği kadar kuramsal etkinliği de toplumsal varlığı tarafından belirlenmiştir, dolayısıyla, ideolojisi, yani, düşüncesinin din, felsefe sağtöre, sanat, hukuk, bilimler gibi biçimleri kendisi de üretim ilişkilerinin gelişmesi tarafından belirlenen toplumsal gelişmenin yansımalarından başka bir şey değildir.

   İnsanlığın özel mülkiyet ilişkileri içinde kendi emeğinin sonuçlarına ve kendisine yabancılaştığı tarih öncesi dönem üretici güçlerin eşitsiz gelişme yasasının dolaysız egemenliği altında geliştiği dönemdir. Özel mülkiyet ilişkilerinin hukuku eşitsiz gelişme yasasının üretici güçlerin gelişme diyalektiği üstündeki dolaysız hakimiyetini tescil etmekten başka bir şey yapmaz. Sanayinin gelişmesi ile birlikte emeği toplumsal bir etkinlik haline getiren proletarya sınıfının doğuşu ile insanlık, doğanın ve toplumların birincil yasası olan eşitsiz gelişme yasasının da üretici güçlerin gelişme diyalektiği üstündeki dolaysız egemenliğini kaldırmanın nesnel koşullarını yaratır. Böylelikle insanlık tarihin kendi iradesi dışında tamamen doğal yasaların özne rolünü üstlendiği karanlıklar çağından tarihin insan iradesinin nesnel sonucu olarak şekillendiği aydınlık bir çağa ilerlemenin tarihsel olanağına kavuşur.

   Özel mülkiyet sistemi ile birlikte eşitsiz gelişme yasasının bu aşılma olanağı proleter sınıfın üretim araçları karşısındaki konumunu siyasal bir iradeye dönüştüren proleter öncü tarafından gerçekleştirilir. Proletarya sınıfının siyasal örgütlülüğü böylelikle tarihsel gelişmenin iradi öznesi durumuna gelir.

   Proleter öncü tarihsel özne, sınıf ise onun nesnesi olduğu gibi sınıfın tek tek bireyleri de kendi öznellikleri olan birer özne ve onlar için proleter öncü siyasal bir nesne haline gelir. Tarihsel öznenin iradi bir nitelik kazanması ile özne ile nesne arsındaki karşıtlık da aşılma yoluna girer. Sınıf mücadelesinin zorunlulukları proleter özne ile sınıf arasındaki ilişkinin niteliğini belirlerken tek tek bireylerin öznel kolektif nitelikleri tarihsel gelişmeyi ve sınıf mücadelesinin seyrini belirler. Feda ruhu, özveri, dürüstlük, samimiyet vb. gibi kendileri sınıf mücadelesinde örgütlü bireyin nesnel kolektif öznellikleri olan nitelikler bireyler için öznel bir varoluş biçimi olduğu kadar sınıf mücadelesinin zorunluluklarına karşı aynı zamanda nesnel niteliklerdir. Proleter öncü ile bireyler arasındaki ilişkinin niteliği bu nesnel nitelikler tarafından belirlenir ve sınıf mücadelesinin tarihin seyrini değiştirici iradi niteliğini de belirleyen proleter öncünün sahiplendiği, tek tek bireylerde öznel biçimler almış olan bu nesnel niteliklerdir.

   Sınıf mücadelesinin zorunluluklarının özneleştirdiği bu nesnel nitelikler aracılığıyla proleter öncü tarihsel özne rolünü oynar. Bu nesnel nitelikler, özel mülkiyet sisteminin ekonomi politiği için hiç bir değeri olmayan ve onun tarafından değersizleştirilmiş , ancak kolektif üretim ilişkilerinde bir değeri olan eşitsiz gelişme yasasına karşıt olarak gelişmiş birer varoluş biçimleri olarak, sınıf mücadelesinin seyri içinde özel mülkiyet hukukunun aşılmasında ,sınıfa siyasal bir dinamik oluşturacak olan tarihsel nitelikler haline gelirler. Böylelikle, tarihsel özne olarak proleter öncünün sınıf için ve sınıfın da onun nesnesi olarak proleter öncü için bir zorunluluk haline gelmesi ile özne ile nesne arasındaki özel mülkiyet ilişkilerinin yarattığı yabancılaşmanın neden olduğu tarihsel karşıtlık da aşılmış olacaktır. Özel mülkiyet ilişkilerinin emek etkinliğini ve emek ürününü salt bir niceliğe, bir değişim değerine indirgeyen niteliğine karşıt olarak, komünizm, insanal nitelikleri kolektif üretim ilişkilerinin etiği haline getirerek özne ile nesne, emek ile emek ürünü, insan ile insan arasındaki yabancılaşma sorununu tarihsel olarak çözer.

   Burada, Althusser’in öznesiz ve ereksiz tarih tezinin tarihsel materyalizm bilimine aykırı olduğu anlaşılır. Tarihin ereksiz bir süreç olduğuna dair Marks’ın yaptığı tespit, Hegel diyalektiğine karşı bir eleştiridir. Hegel’e göre tarih ”yabancılaşmış zamanın tinidir.” Hegel, tarihi mutlak fikrin kendisini yabancılaşmış bir biçimde gerçekleştirmesi olarak görür. Marks, tarihin mutlak fikrin bir yabancılaşması gibi aşkın bir nitelik taşımadığını, insanlığın maddi yaşamlarını sürdürmek için içinde bulundukları maddi üretim ilişkilerinin çelişkileri sonucu gelişen bir süreç olduğunu ve dolasıyla, bu anlamda aşkın bir erek taşımadığını gösterir. Tarih, tarih olarak ereksiz bir süreçtir. Ancak, tarihi yapan sınıfların ereği vardır. Tarihsel özne ise proletaryanın emek etkinliğini henüz toplumsallaştırmadığı süreç için doğanın ve toplumların birincil yasası olan eşitsiz gelişme yasasıyken, proletaryanın tarih sahnesine çıkması ile onun siyasal Öncüsü tarihsel özne rolünü oynayacaktır.

   Özel mülkiyet sistemi tarafından yaratılan yabancılaşmanın tinsel yansıması olan din, sömürülen insanı köleleştiren üretim ilişkilerinin tahakkümü üstüne tanrıya kulluğu da ekleyerek ve bunu tanrısal istencin bir yansıması olarak göstererek insanın köleleştirilme koşullarını daha da ağırlaştırır.

   Dine karşıt olarak sanat insanal varlığın gerçekleşmesinin en üst biçimini üretir. Çünkü, sanat ile özü içinde değerlendirilen doğanın yeniden üretimi en yüksek yetkinlik derecesine ulaşır. Din insanal varlığın yadsınması olduğu halde, sanat, duyular ve duyu nesnelerinin insanallaşması ile gelişen tarihsel bir olgudur. Ancak, sınıflı toplumlarda sanat da sınıfsal bir nitelik taşır.

   Marks, doğa bilimleri ile insan bilimleri arasında sıkı sıkıya bir bağlantı kurar; çünkü, her ikisi de insan emeği ile doğaya getirilmiş değişiklikler zemininde temellendirilmiştir. Marks, feuerbach gibi doğanın tüm bilimlerin temelini oluşturduğu görüşündedir. Ancak, feurbach’tan farklı olarak doğayı ilkel biçimiyle değil, insan emeği ile, üretim ve sanayi ile değiştirilmiş biçimiyle değerlendirir.

   ”Din, aile, devlet, hukuk, sağtöre, bilimler, sanat vb. üretimin özel biçimlerinden başka bir şey değildirler ve onun yasaları tarafından yönetilirler.” (1844 Elyazmaları – K. Marx)

   Marks, sanayi tarihinin kendisiyle ilişkisi içinde diğer bilimlerin açıklama anahtarını verdiği görüşündedir. Şimdiye kadar bütün bilimler sanayi ile ilişkileri dışında soyut biçimde düşünüldükleri için gerçek bilimler kurulamamışlardır.

  Tüm bilimlerin temel eksikliği, doğanın insan bilimlerinin ve insanın da doğa bilimlerinin nesnesini oluşturduğunun görülememesi ve böylece doğa bilimlerinin insan bilimlerinden ayrılmış olmasıdır. Doğa bilimleri, irdeleme konusu olarak ancak insan tarafından dönüştürülmüş doğayı ele aldıkları ve teknik ve sanayinin gelişmesini göz önünde tuttukları zaman gerçek doğa bilimleri olabilirler.

   Gösterdikleri büyük gelişmeye karşın irdelemelerinin temel nesnesi olarak insan tarafından değiştirilmiş doğayı ele almadıkları için doğa bilimleri soyut ve eksik kalmışlardır. Gelişimini kolaylaştırdıkları sanayi aracılığıyla, doğal bilimler, insanal yaşamın dönüştürülmesine git gide daha çok katkıda bulunmuşlardır, ama, gerçek bilimler haline gelmek ve insanal bilimlere temel oluşturabilmek için insanın pratik etkinliğiyle ilişkilendirilmeleri gerekir.

   Doğa bilimleri, insanal tarihi değerlendirmedikleri için soyut ve eksik kalmışlarsa, insan bilimleri de, insan tarafından dönüştürülmüş doğanın insan yaşamının ve insanal etkinliğin temelini oluşturduğunu göz önüne almadıkları için eksik kalmışlardır.

   ”Sanayi, doğayı tarihe ve dolayısıyla doğa bilimlerini insana bağlayan gerçek bağı oluşturur. Onu insan güçlerinin dışlaşması olarak göz önünde tutarak, doğanın insanal özü ile insanın doğal özünün kavrayışına erişilir. Doğal bilimler o zaman soyut maddi niteliklerini, ya da, daha doğrusu idealist eğilimlerini yitirir ve insanal bilimlerin temeli durumuna gelirler; tıpkı daha önce- yabancılaşma biçimi altında olsa da- insanın somut yaşamının temeli biçimine gelmiş bulundukları gibi. Oysa yaşamın bilimlerinkinden ayrı bir temeli olduğunu düşünmek, çelişkiye düşmektir.” age.

   ”İnsan, doğa bilimlerinin dolayıımsız nesnesini oluşturur. İnsan için duyulur, dolaysız doğa, öteki insanlarda onun karşısına çıktığı biçimde duyulur insanal gerçekliktir. Onun kendi öz duyulur gerçekliği, gerçekte onun için ancak öteki insanların dolayımı aracılığıyla insanal bir gerçeklik durumuna gelir. Doğa da, kendi köşesinde, insanal bilimlerin dolayımsız nesnesini oluşturur. İnsan için ilk nesne, gerçekte doğal duyulur bir varlık olan insan ile, insanın ancak doğal nesneler içinde somutlaşabilen ve ancak doğanın özünün bir çözümlenmesi aracılığıyla gerçekten tanımı anlaşılabilen tikel, duyulur güçleridir. Düşüncenin, onun dışavurumunu sağlayan öğesi olan dilin kendisi de duyulur niteliktedir. Toplumsal doğa gerçekliği ile doğal insan bilimi özdeş terimlerdir.” age.

   İnsanal bilimlerin soyut niteliği, insanal etkinliğin pratik niteliğini ihmal eden ruh bilimde özellikle belirgindir. Doğa bilimleri ile insan bilimlerinin bu pratik ilişkisi sayesinde gerçekte sadece insanı içinde bulunduğu doğa ile birlikte irdeleyen tek bir bilim vardır. O, tarih bilimidir.

   Marksist tarih, varoluş ve öz, öznelcilik ve nesnellik, özgürlük ve zorunluluk, düşünce ve varlık arasındaki ilişkiler sorunu gibi toplumsal gelişmeye bağlı bulunan ve açıklanmalarını ancak toplumsal gelişmenin çözümlenmesi ile bulabilen kuramsal sorunların çözümünü de verir. Bu sorunların çözümleri onların toplumsal yaşamla ilişkileri içinde tahlil edilebilir. Böylelikle, söz konusu kuramsal sorunlar fizik ötesi görünümlerini yitirirler.

   Bu kuramsal sorunlar kapitalist rejimde toplumsal bağlantıların, sınıf ilişkilerinin çelişik niteliğinden kaynaklanır. Gerçek çelişkilerin kendini soyut bir biçimde gösteren yansımalarından başka bir şey değillerdir. Bu biçimde değerlendirildiklerinde bu çatışkılar çözülemez çatışkılar olarak kalırlar. Bu çatışkılar, gerçek çözümlerini ancak üretim ilişkilerinde yabancılaşmanın nedeni olan özel mülkiyetin ortadan kaldırılması ile komünizm de bulabilirler. Söz konusu sorunların nesnel çözümü için yalnızca özel mülkiyetin yerine toplumsal mülkiyetin geçirilmesi gerekli koşuldur, ancak, yeter koşul değildir. Bu çelişkilerin aşılabilmesi için doğanın ve toplumların temel yasası olan eşitsiz gelişme yasasının üretici güçlerin gelişme diyalektiği üstündeki dolaylı ve dolaysız egemenliğinin de aşılması gerekir.

   Varoluş ve öz arasındaki çelişki kapitalist toplumda emek etkinliğinin gerçek doğasının, yani, emek etkinliğinin bireyi her bakımdan olumlaması gereken sonuçlarının, bireyin karşısına, kendisine yabancılaşmış bir biçimde çıkmasından kaynaklanır. Kapitalist üretim ilişkilerinde, proleter birey, yaşamını sürdürebilmek için emeğini satmak zorundadır. Bu zorunluluk sonucu olarak bireyin emeği bir değişim değerine, bir niceliğe indirgenir. Bireyin emeğinin salt bir matematik niceliğe indirgenmesi emek etkinliğinin her türlü insancıl niteliklerden soyutlanması anlamına gelir. Sermaye, artı -değerin oluşum süreci içinde proleterin emeğinin kendi karşısına onu köleleştiren bir güç halinde çıkmış biçimidir. Varoluş ile öz arasındaki kapitalizmin neden olduğu bu çatışkı ancak proleterin emeğinin sermaye tahakkümünden kurtulması ile komünist toplum tarafından çözülebilir.

   “Bu komünizm doğanın insanallaşmasının ve insanın somutlaşması, ‘doğallaşması’nın dopdolu gerçekleşmesi olarak, insanı doğadan ve kendi varlığından ayıran karşıtlığın gerçek çözümü, varoluş ile öz arasındaki, insan güçlerinin somutlaşması ile insan varlığının gerçekleşmesi arasındaki, özgürlük ile zorunluluk arasındaki, birey ile tür arasındaki çelişkinin gerçek çözümüdür.” age.



Şubat 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728 

More in Makale