Connect with us

Editörün Seçtikleri

“Post Yapısalcı-Post Marksist” Düşünce Sistematiğinin Öcalan Çizgisindeki Teorik-Politik Üretimine Eleştiriler- 2

Marksizm ve sosyalizmin evrensel değerlerinden mahrum bir çizgide, tarihsel olarak buluşturulması olanaklı olmayan fikir ve düşünürlerden bir bulamaç oluşturarak fikirlerine dayanak yaratması paradoksun bir yanı. Ama asıl sorun, Öcalan tarihi analiz ederken tarihsizliğin çerçevesini çiziyor olmasıdır. Marksizm üzerinden Marksist tarih bilimini hedef almasının amacı da budur zaten.

“Rojava, Halkların Demokratik Kazanımıdır; Bu Kazanımları Savunmak İçin Birleşelim, Mücadele Edelim!”

Yazı dizimizin ikinci bölümü hazırlanırken, “Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetim” alanları, Kürt ulusunun ağır bedeller ödeyerek elde ettiği meşru demokratik hakları, ABD-İsrail-“TC” ve HTŞ denkleminde kurulan kapsamlı bir askerî saldırıya uğradı ve bu saldırılar Kobanê’ye doğru yayılarak devam etmektedir. ABD emperyalizminin, kara cüppeli IŞİD çetelerini HTŞ kimliğinde “resmileştirdiği” ve meşru olmayan bu bileşenlerin öncülüğünde Rojava’ya gerçekleştirilen bu saldırılar, ABD’nin “TC” ve İsrail gibi bölgesel güçler üzerinden Suriye dizaynının bir ayağı olarak, IŞİD çetelerinin HTŞ kimliğiyle yeniden üretimiyle devrededir.

Esad rejiminin akabinde, ABD icazeti ile bölgede Kürt ulusunun demokratik ulusal hakları çizgisinde bir statüye kavuşturulacağı beklentisine karşı, Rojava ve SDG’yi çevreleyen gerici güç denklemlerindeki kırılma hatlarını gazetemiz sayfalarında ortaya koymaya çalışmıştık. Özellikle, ABD’nin bölge siyasetinde fiilî olarak öne çıktığı koşullarda, Suriye ve bölgenin ABD stratejisine göre dizayn edilişinin bir üretimi olarak gündeme gelen “TC”-PKK “müzakereler” süreciyle, SDG’yi kuşatan gerilim hatlarının SDG’yi geriletme, tasfiye etme planıyla devreye konulacağı açıktı. İsrail işgalinin Suriye iç sahasına yayılması, HTŞ’nin askerî ve nüfuz olarak palazlanması, ABD’nin İran’a müdahale etme planı ve “TC”nin bu projede, Kürt ulusunun bölgedeki her türlü demokratik kazanımlarını tasfiye etme amacını temel koşul sunarak yer alması; Alevi ve Dürzilerin kitlesel katliamlarıyla uygulanmış ve Rojava saldırısıyla yeni bir safhaya taşınmıştır.

Bu saldırının askerî-pratik uygulayıcıları, HTŞ-IŞİD çeteleri ve kontra güçlerle, hava desteğiyle “TC” faşizmidir. Bu plan, ABD emperyalizminin bölgesel dizayn planıdır. “TC” ile koordinasyon hâlinde hareket eden HTŞ üzerinden, önemli bir dönemdir sürdürülen pazarlıklar, Rojava ve Kürt ulusunun demokratik ulusal haklarına yönelik kapsamlı saldırılarla devreye konulmuştur. “Diplomatik” basınçla, gerici dizaynın bir parçası hâline getirilemeyen SDG, askerî operasyonlarla, katliamlarla, ekonomik ve yaşamsal kuşatma ile “entegrasyon” adı altında her türlü silahsızlandırılmak istenmektedir.

ABD emperyalizminin hegemonya stratejisinin bölgedeki karşılığı olarak gündeme gelen askerî saldırılar ve katliamlar, “TC” ve PKK arasında kurulan “müzakereler sürecinin baltalanması” olarak tanımlanıp siyasal pozisyon almak, sürecin niteliğiyle örtüşmemektedir. Yaşananlar bir sürecin baltalanması değil, sürecin niteliğidir. HTŞ’nin ABD emperyalizmi çıkarlarına göre aldığı pozisyon, İsrail-HTŞ anlaşması, “TC”nin dâhil edilmesiyle oluşturulan savaş koalisyonu; Kürt ulusunun demokratik ulusal hakları dâhil askerî gücünü tasfiye etme ve silahsızlandırılmış bir nitelikle bölge stratejisine entegre edilmek istenmektedir. Bunun için IŞİD karanlığı yeniden üretiliyor; sahte “barış ve demokrasi” söylemlerinin “TC” aktörleri, kin ve nefret kusan salyalı ağızlarıyla “bitirin haritadan silin taş taş üstünde bırakmayın” naraları atıyor.

Mücadelenin her kesitinde olduğu gibi, ezilen Kürt ulusuna saldırı ve katliamların bölgesel düzlemde geliştirildiği bu tarihsel kesitte, ideolojik mücadele görevlerimizle siyasal mücadele görevlerimiz karşı karşıya konulmamalı; ideolojik mücadele atmosferi, siyasal ve demokratik mücadele duruşumuzu zayıflatmamalıdır. Somut olarak, Öcalan’ın teorik-ideolojik, pratik politik değerlendirme ve pozisyon alışını eleştirmek ideolojik mücadele görevimiz iken; Rojava şahsında, halkların demokratik kazanımlarına, Kürt ulusunun meşru haklarına sahip çıkmak, vahşi yöntemlerle gerçekleştirilen katliamlara karşı mücadele etmek siyasal görevimizdir. Bu bilince sahip olan okurlarımızdan öte, genel kamuoyunda oluşabilecek hatalı eğilimlere karşı bu açıklamayı yapmayı gerekli görmekteyiz. Maoistlerin çağrısı bu konuda açıktır. Kabul edilmelidir ki, saldırılar yalnızca özerk yönetim alanlarını, buralardaki ekonomik kaynakların yeni Suriye yönetimine dâhil edilmesini hedeflememektedir; aksine ve daha da önemlisi, özerk yönetim alanlarında oluşturulan ve yaşatılmaya çalışılan farklı inanç ve ulusların ortak yaşamını, birlikteliğini; ilerici değerlere, demokratik bir kültüre yaslanan, kadın mücadelesinin kazanımlarını önceleyen demokratik özerk yönetimi tasfiye etmeyi amaçlamaktadır. Emperyalistlerin ve başta “TC” devleti olmak üzere bölge gerici devletlerinin HTŞ çeteleri eliyle yürürlüğe soktukları bu saldırılar karşısında Kürt ulusunun ve Özerk Yönetim alanlarındaki halklarının demokratik kazanımlarına sahip çıkmak görevdir, tarihsel bir sorumluluktur.

Nitel Aşamalar ve Marksist Bütünlüğün Kavranması

Marks ve Engels, tarihsel dönemin en ileri sistematiği olarak, üç sac ayağına (klasik Alman felsefesi, klasik İngiliz ekonomi-politiği ve Fransız ütopik sosyalizmi) dayanıp, nitel ilerlemeyi temsil eden komünizmin teori, program ve taktiğini geliştirdiler. Bu sürgit bir tekrar değil, keskin eleştirilerle köklü bir kopuştur. Diyalektik materyalist felsefe, Marksist ekonomi politik, bilimsel sosyalizm gibi üç başlıca bileşenden oluşan komünist öğretimizin evrensel temel dayanakları, sınıf mücadelesinin canlı pratiği içinde, nesnel-subjektif idealizm, kaba materyalist vb. gibi felsefi akımlarla, bilim dışı burjuva ekonomik-politik ile ve küçük burjuva sosyalizminin tüm biçimleriyle hesaplaşarak oluşturuldu. Düşünce ve metot bütünlüğünde, proletarya ideolojisinin gelişiminde ilk mihenk taşı olan Marksizm; Leninizm ve Maoizm ile, toplumsal ve bilimsel gelişmeler sonucu niteliksel aşamalar olarak temsil edilir. Bu anlamıyla, Marksist bütünlüğü doğru okumak ve kavramak, günümüzde temsil edilen niteliksel aşamalarını anlamakla doğrudan bağlantılıdır. Konumuz, Marksizm’in bilimsel ve toplumsal gelişmeler akabinde, hangi nitel aşamalarla ilerlediğini tartışmanın ötesinde, bilimsel Marksizm kavrayışının bu nitel aşamalar üzerinden tayin edilmesi gerekliliğine dair bir vurgudur. Bu nitel ilerlemeler kavranmadan, tarihin küflü raflarında aşılmış bazı fikir babalarını referans alarak Marksizm’i “aşma” iddiasında olanlara, bu gerçeği hatırlatmayı gerekli görüyoruz.

Marksist- Leninist- Maoist omurganın önemli dayanak noktaları vardır. Burada birinci ayak, gelecek sınıfsız dünya ütopyamız için tarihsel anlamda dinamik, sahiplenilmesi gereken birikimdir. İnsanlığın tarihsel süreçler boyunca (niteliklerinde Marksist öge aranmaksızın) ezilenlerin elde ettiği devrimci-ilerici birikimlerin savunulması, eksik olan yönlerinin materyalist tarzda eleştirilerek günümüz ezilenlerin mücadelesinde tecrübe edilmesi, tarihsel bağlantılarıyla bu birikimlerin bilimsel ele alınmasıdır.  Proletarya bilimimizin ikinci ayağı ise, bilimsel keşiflerdir, bilimsel ilerlemelerdir.  Proletarya ve ezilenlerin devrimci siyasetinde, bilim-yöntem yol haritasıdır. Bu anlamıyla tarihsel ve diyalektik materyalizm, sadece idealist-burjuva çarpıtmaları alt etmede önemli bir devrimci silah değil; aynı zamanda MLM’nin toplumsal gerçeklikle bağlarını kuran, hangi sınıfa karşı hangi toplumsal sınıf ve katmanlarla mücadele edilmesi gerektiğini net bir şekilde tanımlayan, gerçekleştirilmesi gereken devrimci kalkışmanın ve sürdürülmesi gereken devrimin niteliğini doğru ortaya koyan bilimsel bir silahtır. Ve bilimimizin en önemli bir ayağı da pratik, politik bütünsellikte ortaya konulan devrimci siyasettir. Lenin yoldaşın “somut durumun somut tahlili” olarak formüle ettiği devrimci siyasete niteliğini veren bilimsel bütünlükle, proletarya ve ezilenlerin burjuva gericiliklere karşı mücadelesinde tayin ettiği siyasal çizgi, MLM’nin devrimci toplumsal dönüşümdeki “yıkıcı pratiğinde” bilimle bilenmiş kılıcıdır. Yani bu temel niteliklerinden koparılmış bir “Marksizm”, ölü-donmuş-işlevsiz bir “bilgi”den ibarettir. 

Marks ve Engels’in Proletarya Bilimi Üzerine Araştırmaları

Marks ve Engels, proletarya biliminin bu temel dayanakları üzerinde uzun süre araştırma yapmışlardır. Marksizm’in başyapıtlarının tarihsel ve güncel önemi bu bilimsel özden gelmektedir. Engels’in Anti-Dühring adlı eseri, sadece Dühring’in tarihsel kesitte Alman işçi sınıfı üzerindeki etkisini kırmaya dönük politik bir hamle değil; aynı zamanda materyalist felsefe sisteminin ayağa doğruluşu ve yaşanan yöntem krizine diyalektik bir yanıttır. Dühring’in idealist ve mekanik materyalist görüşlerini Marksist yöntem (diyalektik ve tarihsel materyalizm) sistematiği ile aşan Engels, Marksizm’in sadece felsefi temellerini değil, aynı zamanda devrimci siyasi ve eleştirel metodunu da ortaya koyar. İdealist “mutlak ilkeler”le, “aklın saf esiri içinde olup bitenlerle” izah edilen doğa ve toplumsal olaylara, gerçek dünya ve üretim ilişkileri temelinde bilimsel sosyalizm savunusunu ortaya koyar. Özetle Anti-Dühring, burjuva ideologlarca politika alanından koparılmış birçok alanı politik alana çekmesiyle; politik alanla hiç alakası yokmuş gibi soyutlanan toplumsal alanları politikleştirmesiyle ayrı bir yerde durmaktadır. Burjuvazi, toplumsal alanları; insan ile doğa ilişkisini ve bu ilişkide toplumsal sistemlerin direkt rolünü parçalamaktadır. Doğa-bilim ve siyaset arasındaki ilişkiyi devrimci tarzda üreterek bu alanları birleştirmek Marksizm’in ayrıştırıcı özelliği ise, Engels yoldaşın Anti-Dühring adlı eseri bu konuda başyapıttır. Burjuvazi, toplumlar tarihinin devrimci birikimlerini yok sayarak, egemen sınıfların yaşam hikâyeleri ve kişisel kahramanlık ilişkileri üzerinden bir tarih kurgusu oluşturur. Dühring de toplumların devrimci birikimini reddetmekle burjuvazinin saflarındadır. İnsanlığın devrimci birikimleri arasında organik bağ kurarak, ezilenlerin tarihinin ayağa doğruluşunda Marksizm köklü bir kopuştur. Engels’in Anti-Dühring eseri bu yönüyle de sadece özel değil, tarihsel ilerlemeler gerçeğinde yol göstericidir.

Aynı paralellikte, burjuva ekonomi politiği keskin eleştiriye tabi tutmada diyalektik-materyalist yöntemde en ileri seviyeye ulaşan Marks’ın yöntem konusundaki gelişimini gözlemlediğimizde, bunu Proudhon ile girdiği eleştirel süreçle başlayarak olgunlaştığını görebilmekteyiz. “Kutsal Aile”de Proudhon’dan övgü ile söz etmekte, Proudhon’un proleter olduğunu, Mülkiyet Nedir? adlı kitabın proletaryanın bilimsel bir bildirgesi olduğunu (bkz. Kutsal Aile, Sol Yayınları, syf. 69) savunan Marks ve Engels, daha sonra Felsefenin Sefaleti (bkz. J. B. Schweitzer’e mektup, Proudhon üzerine, Felsefenin Sefaleti, Sol Yay., s. 205) eserinde bu değerlendirmelerini değiştirmektedir.

Proudhon’u 1846 yılında yayımlanan Sefaletin Felsefesi’nde, tarihsel yöntemi ve mantıksal yöntemi tutarlı kullanmadığı için “Hegel’ci süprüntü” olarak tanımlayan Marks, Sefaletin Felsefesi’ne yanıt olarak yazdığı Felsefenin Sefaleti’nde, sadece Proudhon’un yöntem, felsefe ve kapitalist ekonomi “eleştirisi” boyutuyla sefilliğini belgelememiş; aynı zamanda Alman felsefesinin de sefaletini belgelemiştir.

Özet olarak Marks, Felsefenin Sefaleti’nde, gerçeklikten kopuk, salt fikrin birbirini izleme sıraları içinde ele alınan mantıksal sıralamaya haklı olarak karşı çıkmakta; özellikle eserinin ikinci bölümündeki “Yöntem” başlığı altındaki bölümde, mantıksal yöntemin idealist temelini köklü biçimde eleştirmekte, Proudhon’un defterini dürerek tarihin tozlu raflarına koymaktadır. “M. Proudhon, kavrayıştaki dizilerden, kategorilerin mantıksal sıralamasından söz ederken, tarihi, zaman sırasına göre, yani M. Proudhon’un görüşünce, kategorilerin kendilerini ortaya koydukları tarihsel sıralamaya göre vermek istemediğini kesinlikle bildirmiş. Demek ki onun için şey, aklın saf esiri içinde olup bitmiştir.” (Felsefenin Sefaleti, s. 122)

Marks’ın Diyalektik-Materyalist Çözümlemesi ve Proletaryaya Ufuk Açması

Proudhon’un ekonomik teorileri ve küçük burjuva sosyalizmi hakkında köklü değerlendirmeler yapan Marks, onun değer teorisini (sentetik değer–emek-değer teorisini çarpıtarak burjuva ekonominin gerçek hareketini görmezden gelen ütopik çözümler), para anlayışını ve tarihsel materyalizm yerine ikame ettiği idealist yaklaşımlarını ayrıntılarıyla tahlil etmiş ve Marksist bilimsel çözümlemeler getirmiştir. Kapitalist sömürüyü “adil değişim” fikriyle gizleyen Proudhon, “tarihin gerçek hareketini” değil, kendi dünyasında idealleştirdiği toplum düşününü tasavvur etmektedir. Hegel’den aldığı diyalektik yöntemi idealist bir şekilde kullanarak, Marks’ın deyimiyle bilimde şarlatanlığı, politikada uzlaşmacılığı; düşünce akımı olarak “küçük burjuva sosyalizmi”ni temsil etmektedir. Özetle Marks, Proudhon’u kapitalist sistemin temellerini, sömürünün kaynağını ve sınıf antagonizmasını çözümlemek yerine, kapitalist sistem içinde “adil çözümler” üreten bir şarlatan olarak teşhir etmiş ve diyalektik-materyalist felsefenin bilimsel ışığında proletarya ve ezilenlere yeni dünyanın ufkunu göstermiştir.

Tarihsel bir tecrübe ve Marksist fikirlerin olgunlaşması açısından, Marks ile Feuerbach, Marks ile Hegel arasındaki tartışmaları da referans alabiliriz. Marks’ın tüm bu süreçlerde ilk başta belli bir boyutuyla olumladığı, daha sonra cepheden reddettiği birçok değerlendirmesini bir tutarsızlık olarak ortaya koymaya çalışan yeni “dehaların”, bilimimiz karşısında bir hükmünün olmadığını belirtmek isteriz.

“Marksizm, Marksist öğreti ve düşüncelerinin metodunun bütünlüğüdür. Proletarya ideolojisinin gelişim tarihinin ilk büyük kilometre taşı, birinci nitel aşamasıdır. Yoldaş Mao’nun dediği gibi, doğru düşünceler ne gökten iner ne de bellekte kendiliğinden doğarlar. Bunlar sosyal pratikten (üç başlıca sosyal pratikten: üretim, sınıf mücadelesi, bilimsel deney) kaynaklanır. Kıymeti kendinden menkul düşünceyi sosyal pratikten kopuk, dahi-hünerli beyinlerin marifeti çizgisiyle ele alan Dühring, kendi dışındaki tüm teorileri küçümsüyor; adeta bir reklam şirketi misali, kendi kendisini övüyordu. Marks ve Engels, “saygısız ve gelişmemiş adam” olarak tanımladıkları Dühring’in idealist ampirizmini açığa çıkardılar. Düşüncenin nesnel gerçeğin yansıması olduğunu çarpıtan Dühring’in yaptığı, aklın sosyal pratikten koparılması, kendi başına doğuştan itibaren var olduğu safsatasıydı. Üç başlıca sosyal pratik temelinde mantıksal çıkarma yoluyla edinilen bilgiyi anlayamıyor; nesnel gerçeklerden kavramlara gidileceğine tersini yapıyorlardı. Dühring, Hegel felsefesini sözde reddederken (!) Engels’in deyimiyle aslında onun “çılgın fantezilerini” alıyordu. Dühring’in yaptığı da nesnelerin baş aşağı çevrilmesiydi. Ona göre sosyalizm, sosyal gelişmenin, toplumun nesnel yasalarının bir sonucu değil; evrensel-adil bir ilkenin sonucuydu… Tarihin dehalar tarafından yaratıldığı, toplumun tek başına akılla değiştirilebileceği, bilginin sosyal pratikten kopuk, aklın kendi başına bir hüneri olduğu anlayışı idealist felsefe ve idealist tarih anlayışıdır. Kaba materyalizmde diyalektik yoktur. Açıktır ki düşüncenin de maddi şeyler üzerinde etkisi vardır; hatta bazı durumlarda tayin edici bir etkisi vardır. Düşünce, nesnel gerçekleri kavrayıp gereksinmelere cevap olabildiğinde, kitleler tarafından benimsendiğinde, dünyayı değiştirecek büyük bir maddi güce dönüşür. Marksizm böyle bir öğretidir. Sosyal pratikten kopuk dahilik, zekâ–beceri–yetenekçilik idealist bir çarpıtmadır.”
(MKP ideoloji belgesinden, s. 23–24)

Marksizm ve kuramcıları Marks, Engels, devamında nitel aşamalarının temsilcileri Lenin ve Mao, tarihsel gerçekler yadsınarak açıklanamaz. Aynı biçimde Marksist fikirlerin olgunlaşma süreçleri, temel (felsefe-bilim- iktisadi ve sınıf mücadelesi pratiği) ögelerdeki ilerlemeler yok sayılarak, idealist bir tarzda formüle edilemez. Engels yoldaşın deyimi ile “Sosyalizm, şu veya bu hünerli beynin tesadüfen bulduğu değil, tarihsel olarak gelişmiş iki sınıf (proletarya ve burjuvazi) arasındaki mücadelenin gerekli olarak patlak vermesidir.” Engels yoldaşın bu sözü, kendiliğindenci işleyen bir süreç olarak okunmamalıdır. Yazı girişimizden buraya kadar çıkardığımız özet, bunu ortaya koyuyor.

Öcalan’ın Marksizm’e Getirdiği “Eleştirilerin” Özeti, Tarihsel Maddi Belirlenimleri Yok Sayma ve Ezilenlerin Tarih Bilincini İdealizmin Kıskacında Ters Yüz Etmedir!

Marks, yaptığı zengin araştırmalarla birlikte, kafasında gittikçe daha da netleşen sonuçları “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı”nın girişine almayı gerekli bulmamışsa da ulaşmış olduğu ve ulaştıktan sonra da araştırmalarına ışık tutmuş olan ve pratikte de doğrulanan sonucu kullandığı yöntemin materyalist temelini, “Katkı”ya yazdığı ön sözde şöyle ifade etmiştir: “Ulaşmış olduğum ve bir kez ulaştıktan sonra incelemelerime kılavuzluk etmiş olan, genel sonuç, şöyle formüle edilebilir. Varlıkların toplumsal üretimde, insanlar, aralarında zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal ilişki şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üst yapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey bilinçleri değildir; tam tersine onların bilincini belirleyen toplumsal varlıklardır.” (Marks, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya önsöz)

Devamında Lenin yoldaştan bir paragraf paylaşmak, konumuzu daha anlaşılır kılacaktır: “Dünya ekonomik sistemi içerisindeki tek tek her üretici, üretim tekniği içerisinde şu ya da bu değişikliği soktuğunun farkındadır, her mülk sahibi kendisinin bazı ürünlerini başkaları ile değiştirdiğini çok iyi bilir; ama bu üreticiler ve mülk sahipleri, böylece toplumsal varlığı değiştirmekte olduklarını bilincinde değillerdir. Bu değişikliklerin kapitalist dünya ekonomisi içindeki bütün dal ve budaklarıyla birlikte kavranmasına yetmiş tane Marks bile yetmezdi. En önemlisi şu ki, bu değişikliklerin yasaları bulundu ve bu değişikliklerin ve bunların tarihsel gelişmelerinin nesnel mantığı esas çizgileriyle ortaya çıkarıldı” (Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm, Sol Yayınları, s. 363)

Bu iki alıntıdan da anlaşıldığı gibi, Marks burjuva ekonomi politiği eleştirirken ve devamında Lenin bu yöntem devamlılığında emperyalizmi tahlil ederken, hiçbir zaman ilişkilerin belirleyiciliğini üretim araçları ve tekniğe indirgememişlerdir. Ekonomik indirgemecilikle; sosyal, kültürel veya politik etkenler göz ardı edilerek, arz-talep-üretim-tüketim denkleminde bir iktisadi eleştiri ve tarih bilincine Marksizm’de rastlayamazsınız. Marks, Engels, devamında Lenin ve Mao, sınıflı toplumlarda üretici güçleri ve üretim ilişkilerini, insanın toplumsal faaliyetinin birbiriyle olan antagonizmasını ortaya koyarlar. Üretim araçlarının insan ve insan bilinci üzerindeki belirleyiciliğini, üretim araçlarının mülkiyet (sizlilik) biçimi üzerinden ve insanın toplumsal faaliyeti yoluyla ortaya koyarlar. Üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin insan bilinci üzerindeki belirleyiciliğini bu bütünlük içinde açıklarlar. En önemlisi de “bilinç yaşamı belirlemez, bilinci yaşam belirler” genel fikrinin izahı şudur: Maddi yaşam dediğimiz, insanın üretim ve yeniden üretim pratiğidir. İnsan-doğa ilişkisindeki ilkel çağdan “modern” kapitalist “uygarlığa” kadar bu böyle konulmuştur. Ve Marksizm bununla sınırlı kalmaz. Maddi yaşamın üretim koşullarının ve ilişkilerinin değişiminde, tarihsel özne olan insanın dinamik rolünü, yani bilincini, önemle vurgular. Kapitalizmin şafağıyla bunun adı, proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf savaşımıdır; özne, proletaryanın sınıf bilincidir. Toplumsal dönüşümün öznesi sınıf mücadelesidir ve toplumsal ilerlemenin tayin edici niteliği proleter devrimdir. Bu genel, evrensel bir veridir. Ama tarihsel koşullar itibarıyla farklı sosyal-ulusal-etnik çelişkilerde nasıl biçimleneceği meselesi özgün bir konudur ve ayrı bir inceleme konusudur.

Proletarya biliminin teorik-ideolojik ve siyasal çizgisini çarpıtma, demagoji ve inkâr saldırısı, tam da bu bilimsel niteliğine gelmektedir. Marks’ın bilimsel eleştirel değer kuramı ve tarihsel maddi belirlenimi yok edilerek, Marksist tarih bilimine; tarihsel ve diyalektik materyalizme saldırı, post-yapısalcı ideolojik akımın geliştirdiği saldırılardır. Tüm dertleri, toplum bilimi ve tarih anlayışından Marksizm-Leninizm-Maoizmi kovmaktır. Bu, burjuvazinin hedefleriyle bir uyumdur. Ki burjuvazi için bilimin önemli tek tarafı, sermayenin aşırı kâr hırsına yaptığı katkıyla kapitalist “piyasa bilimi”dir.

Doğayı-toplumu-emeği, insanın tüm kültürel-sosyal birikimlerini dolaysız ve bütünden piyasa ve sermaye kârına sunma, burjuva biliminin mantığıdır. Post-yapısalcılık, burjuvazinin bu beyhudeliğine çanak tutarak toplumlar bilimine, daha somut olarak Marksizm’e saldırıyor; sosyalizm ve ezilenlerin devrim deneyimlerini, devrimci siyasal pratiklerini “eleştiri” adı altında yığınların hafızasından silmeye çalışıyor. Hâkim kılınmaya çalışılan bilim-dışılığın, her türlü “bilinmezciliğin”; tarihsiz-bütünsüz, nesnesiz-öznesiz, kuramsız-tutarsız kavramlar yığınının özeti budur. Tutarsız, spekülatif, kuşkucu, inkârcı; belirlenimsiz ve geleceksiz yap-boz mantığıyla işletilen kavramlar yığınının hedefi MLM’dir; MLM’yi “aşma” iddiasıdır. “Aşma” iddiasıyla imdada çağrılanlar Dühring’dir, Hegel’dir, Feuerbach’tır, Kautsky’dir, Kruşçev’dir, Lin Biao’dur. Yani proletarya biliminin pratik, politik, teorik ve ideolojik gücüyle defteri dürülmüş anlayış ve kişiliklerle gidilecek yol, burjuva anlayışla bulandırılmış “bilinmezcilik”, belirsizliktir; kaba materyalizm, idealizm ve pozitivizmdir…

Öcalan’ın Paradigmasını Besleyen Tarihsiz Toplum ve Referansları!

Öcalan da Marksizm’e dönük “eleştirilerinde” bu kaynaktan beslenir. “Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda”, Marks ve Lenin’e “eleştiri” altında sıraladığı, Mezopotamya’daki “uygarlıklara” inme adı altında hikâyevari ele alış, aslında tarihi bilimsel tarzda irdelemekten uzak, tarihi belirsizleştirme yaklaşımıdır. “… A. Badiou’nun ‘numenclature’ dediği seçkinler ile aslında modern kastı tanımlar. Buna oligarşi de deniliyor. Reel sosyalizm, sınıf ve proletarya kavramlarını çokça kullandı ama bu kavramlar gerçeğin izahında zayıf kalmıştır. Frankfurt Okulu, sınıfçılık konusunda çeşitli haklı eleştiriler geliştirmiştir. Geliştirdiğimiz yeni kavram setimiz hem pratiğe yansıyacak hem de tarihsel olarak yaşanan muğlaklığı ortadan kaldıracaktır. Gramsci ve Negri’nin çözemediği, çağın filozoflarından Žižek’in ve A. Badiou’nun çözüm aradığı sorunlara yeni kavram setiyle yanıt oluşturmaya çalışıyorum.” (Barış ve Demokratik Toplum belgesinden)

Marksizm ve sosyalizmin evrensel değerlerinden mahrum bir çizgide, tarihsel olarak buluşturulması olanaklı olmayan fikir ve düşünürlerden bir bulamaç oluşturarak fikirlerine dayanak yaratması paradoksun bir yanı. Ama asıl sorun, Öcalan tarihi analiz ederken tarihsizliğin çerçevesini çiziyor olmasıdır. Marksizm üzerinden Marksist tarih bilimini hedef almasının amacı da budur zaten. “Gramsci ve Negri’nin çözemediği, Zizek ve Badiou’nun çözüm aradığı kavram setiyle” oluşturmaya çalıştığı yanıt, antropoloji ve sosyoloji sosuyla ardı ardına sıralanan hikâyelerle oluşturulmaya çalışılan bir “tarih(sizlik) bilinci” olmaktadır. Kürt tarihindeki isyanlardan Gılgameş’e uzanan hikâyevari, bilim soslu ama anti-bilimsel anlatım, yüksek dozda popülizm ile döneme uygun ürettiği pratik-politik çizginin şerbetidir. Kadın meselesinde radikal feminizme, doğa sorununda küçülmeci ekolojizme, ulusal sorunda “demokratik uygarlığa”, sınıf çelişkisinde uzlaşmacı çizgiye, inanç sorunlarında tüm dinler ve geleneklerin harmanlanmasına dayanak olacak bir tarih anlayışı, Öcalan’ın yeni paradigmasının üretimidir.

“‘Kürtler’de varlık bilinci ve farkındalık’ konusuyla başlamak istiyorum. Hani o meşhur ‘Kürtler var mı yok mu? Varlarsa ne kadar var olabildiler? Ve daha da önemlisi, varoluş ile özgürlük ne kadar iç içedir ve birbirlerini ne kadar olanaklı kılarlar?’ yaklaşımları vardı. PKK, Kürt varlığını kanıtlama ve özgürlüğün kapısını aralama hareketidir. Fakat tam özgürlük sağlanamadı. Bu noktada bir tıkanma var işte. Yıllar sonrası dönem biraz bunu ifade ediyor. Bunun için daha yakın bir geçmişe bakış atalım. Örneğin, geleneksel Kürtlükte son etkili iki kalkışmanın, yani iki ayaklanmanın sembol önderleri Şeyh Sait ve Seyit Rıza’nın idam sehpasındaki son sözlerini nasıl yorumlayabiliriz? Bunu biraz açabilirim. Bu, geleneksel Kürtlüğün yok edildiğini ifade ediyor. Bu sözlerin anlamı bu. Geleneksel Kürtlük demek, geleneksel Kürt varlığı demektir. Ve o Kürt varlığının son iki önderi, idam sehpasında bitişi ifade etmişler ve bir miras bırakmışlardır. Neydi Şeyh Sait’in sözleri? ‘Hani savcı bey vaat etmiştin, birlikte bir ziyafet çekecektik, kuzulu-muzulu, ne oldu?’ diye bir soru soruyor. Bu, dinî bir gaflettir; çünkü dindar bir Nakşî şeyhidir. Aslında hazin bir trajik yanılgının ifadesi oluyor; o sığındığı ideolojinin ne kadar yanılgılı olduğunu ortaya koyuyor, bunu yüzüne vuruyor. Seyit Rıza’nın da işte benzeri, ‘ben sizinle baş edemedim, bu bana ders olsun; ama ben de sizin önünüzde diz çökmedim, bu da size dert olsun’ sözü daha anlamlı bir sözdür. Bu söz hem kandırılmayı ifade ediyor hem de son anda teslimiyeti dayatmışlar: ‘Teslim ol, idamdan kurtul.’ ‘Hayır, teslim olmam; bu da size dert olsun.’ diyor. Gerçekten dert kaynağı olarak Dersim’i bırakıyor… Bunu ifade ediyor. Sonuçta iki gelenek de, hem Nakşî geleneği hem Alevi geleneği ya da Sünni-Alevi geleneği, aslında her ikisi de uydurma. Kapitalist modernite, ulus devletçilik ideolojik olarak gelişirken, Kürt inkârının temelini bu iki kavramla atıyorlar. Böyle bir uydurma Alevilik, 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlangıcında inşa ediliyor. Bu iki aldatmacayla bir Kürt geleneksel varlığı yok ediliyor aslında; özü bu. Ama hâlâ izleri çok çarpıcı: Hem Bingöl hem Dersim somutunda yaşanıyor. Ve bu önderler aslında bunu ifade etmiş oluyorlar; idam sehpasında olması çok önemli. Bir ölü gerçekliği ifade ediyor; hasta değil, yaralı da değil: Ölü bir gerçeklik.” (Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu, giriş bölümü)

Tarihteki Kürt isyanlarını; önderlik niteliklerini, dönemin özelliklerini ve tarihsel olarak Kürt ulusal bilincinin zayıflığının toplumsal gelişim düzeyiyle bağı ile yaşadığı tarihsel kırımlardan koparılarak bir tarih bilinci oluşturulması sorunlu bir yan iken, Kemalist iktidarın inkâr ve imhaya dayalı tekçi çizgisine dair tek bir kelime ifade etmemesi, sorunlu yaklaşımın diğer yanıdır. Kürt ulusunun inkâr ve imhayla parçalanmasının maddi temeli nedir? I. Dünya Savaşı, emperyalist paylaşım ve kapitalist sistemin ulus-devlet süreci; Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu’da nasıl şekillendi? Tarihsel inkâr ve imha, asimilasyon ve soykırım, hangi ekonomik-politik egemenliğin üretimidir? Önce Kasr-ı Şirin, ardından Lozan ile parçalanan Kürdistan ve bu süreçte kanla bastırılan Kürt isyanlarında, “ölü gerçeğin” “mimarları” böyle bir anlam kargaşasıyla ortaya konulabilir mi? Burada, tarihi açıklama ve günümüz sürecine dinamik olacak öğeleri öne çıkarma yerine, parça parça, bölük pörçük tarihsel kesit anlatımıyla belirsizlik yaratılmaktadır. Son derece karmaşık tarihsel-toplumsal süreçler, aşırı basitleştirilmiş imajlarla metalaştırılamaz. Tıpkı sınıflı toplum gerçeğinde, egemen sınıfın ezilen sınıf üzerindeki sömürü ve baskı aygıtlarını, egemenlik tarzını ifade etmek yerine, toplumsal genellemenin “kötü ruhu” olarak “kastik katil” türetisine başvurulması gibi.

Tarih Bilincinin Materyalist Temeli

Marks ve Engels tarih bilincini, üretim ilişkileri ve maddi koşullar olan toplumsal varlığın belirlediği bir süreç olarak ele alır. İnsanın doğanın esiri olduğu tarihsel koşullardan, insanın doğayı kendi gereksinimleri için ürettiği tarihsel koşullara ve oradan sınıflı toplum egemenlerinin doğayı kendi iktisadi-politik ihtiyaçlarına göre sömürmesi sürecine kadar, tarihsel materyalist yöntemle oluşturdukları sentezler üzerinden insanlık tarihini açıklarlar. Toplumsal gelişmelerin motor gücü sınıf mücadelesidir. Bu yaklaşım dayanak yapılarak, Marks ve Engels’in sınıflı toplum öncesi uzun bir tarihsel aşama olan insanlık sürecini yok saydığını iddia etmek, koca bir çarpıtmadır. Friedrich Engels’in, Doğanın Diyalektiği eserinde yer alan “Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü” adlı makalesi ve Marks ile İlkel Komünal Toplum süreci analizleri, Marks ve Engels’in insanlık tarihine diyalektik-materyalist yöntemle gerçekleştirdikleri bilimsel yolculuğu ifade ederler. Doğa filozoflarının eserlerini de büyük bir titizlikle inceleyerek yapılan bu bilimsel yolculukta, dik yürüyüşe geçiş, el ve alet yapımı ve ihtiyaçlarını gidermek için girdiği üretim süreci sayesinde beyin gelişimi, dil gelişimi ve sağlanan insanlaşma konusunda bilimsel veriler ortaya koymaktadır Engels bu makalesinde.

İnsanı insan yapan temel etken sadece biyolojik evrim değil, emektir. Emek, bilinçli bir alet yapma faaliyetiyle, insanın doğayı değiştirmesi ve ona egemen olması gibi tarihsel bir ilerlemenin ilk eylemidir. İnsansı maymunların ağaç dallarında tükenen açlık ihtiyacını giderme, besin değerlerine içgüdüsel olarak duyduğu ihtiyaçtan yere inmeleri, bununla elde ettiği dik yürüyüş, taşıma ve savunma amacıyla el kullanımı, özelleşmiş bir emek organının gelişmesine ve bu organ sayesinde karmaşık alet yapmaya evrilen gelişme. Bununla birlikte dil ve toplumsal ilişkiler (kan bağına dayalı klanlaşma), doğayı ihtiyaçları için değiştirebilme emeği ve hayvandan ayrılış, zihinsel gelişim ve düşünebilme yeteneği. Klan yaşamı, toprağı işletme ve artık ürün oluşumu, klan içindeki güç ve otorite sahipliğinin artık ürüne el koyması ve sınıflı topluma evriliş… Bu kendi başına açıklamalara muhtaç bir konu. Burada üstünde durduğumuz nokta şu: Komünist Manifesto’nun girişinde, “insanlık tarihi sınıf mücadelesi tarihidir” tespiti, insanlığın somut tarihinin bununla sınırlı olduğu tezini doğrulamaz. Fikirler ve tinsel özlerin insanlık tarihini belirlediği mistik fikrinden özgürleştirilerek, maddi üretim ilişkileriyle insanlığın toplumsal sistemlerle geldiği düzey ve bu düzeyde tarihsel gelişmelerin motorunun ne olduğu sorusuna verilen bilimsel cevaptır bu. Ve ilkel komünal toplumdan kapitalist topluma ulaşan insanlığın, nihai kurtuluşu olan komünizme ulaşmasının tarihsel bilincini, tarihsel öznesini ortaya koyması boyutu ile belirleyici, bilimsel bir doğruyu ortaya koyar. Maddi üretim ve üretim ilişkileri, bunlar üzerinden belirlenen insan (sınıf) bilinci (her sınıfın kendi bilinci ayrımı unutulmasın) ve her sınıfın bu bilince göre eylemi… Tarih bilinci bu ögeler yadsınarak bilimsel ortaya konulamaz. Ki Marksizm, teori ve pratik arasındaki tutarlı diyalektikle, diğer dünya görüşlerinden ayrı bir yerde durur. Marks ve Engels’in Marksizm’i üzerinde inşa ettiği teorik-siyasal-ekonomik miras ve sınıf mücadelesinin tarihin belirli evrelerinde ve tarihin özgünlüklerine göre ortaya konuluşu, insanlığın kurtuluş projesi…

Sözü Mark’a bırakalım: “1. Sınıfların varlığının ancak üretimin gelişimindeki belirli tarihsel evrelere bağlı olduğunu; 2. Sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne vardığını; 3. Bu diktatörlüğün kendisinin bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma geçişten başka bir şey olmadığını kanıtlamak olmuştur.” (Marx’tan J. Weydemeyer’e 5 Mart 1852 tarihli mektup, Felsefe İncelemeleri, Sol Yay., 1979, s.182)

Bu insanlığın kurtuluş anlamında somut bir hedefi ortaya koyar. Bu anlamıyla, dünya görüşü, nihai kurtuluş hedefi için tarih bilinciyle bilimsel bir bütünsellik şarttır. Gerçeğin bilgisine ulaşmada, devrimci olmakla tutucu olmak arasındaki sınıfsal tercih nitelikte tayin edicidir. Gerici toplumsal sınıflar, günümüz egemen sınıfı olması gerçekliğiyle burjuvazi, kapitalist sistemin sürdürülmesi için, bu sisteme “meşruiyet” zemini sağlayacak, destek olacak, genişlemesini sağlayacak bilgiye ihtiyaç duyarlar; buna uygun oluşturdukları “tarih bilinciyle” güncel gelişmelere yön verirler. Kapitalist dünya, emperyalist haydutlukla vardığı yayılmacılık sürecinin dünyada yarattığı çürüme, onun doğa bilimlerinde, toplum bilimlerinde orta koyduğu “deli saçması” varsayımları, bilimin gelişim düzeyine karşın “cehaletini” değil, çürümüş sınıf ideolojisinin tercihi olarak devrededir.

Sınıflarla Parçalanmış Toplum ve Proletaryanın Rolü

Geleceği temsil eden devrimci sınıf (proletarya) için gerçeğin bütünlüklü bilgisine ulaşmak sınıfsal bir ilkedir. Her şey değişim halindedir. Toplumsal değişimdeki harekete bilinçli bir müdahale, tarihsel kırılmaları sağlayacak bir müdahaledir. Bu müdahale, “nesneye” doğru bilinçle inme ve özneyi doğru siyasal-ideolojik-felsefi bütünlükle donanımla donatma gerektirir. Somut olarak, emperyalist kuşatma koşullarında, ezilen ve sömürülenlerin özgürleşme mücadelesi, nihayetinde sınıflarla parçalanmış toplum gerçeğini sosyalist devrimlerle sınıfsız topluma ulaştıracak olan proletaryanın bütünlüklü bilincine aktaracak bir yönteme ihtiyaç duyar. Tarihin ve bugünün bilincini, öznesini berrak bir şekilde ortaya koyacak olan bu yöntem diyalektik materyalizmdir.

Bu iki keskin dünya görüşü arasında bocalayarak kendisine yön bulmaya çalışanlar, belirsizlik ve yön kaybını icra etmektedirler. Günümüz koşulları açıktır. Emperyalist barbarlık, ulusal eşitsizliklerin, işgal ve ilhakların, sömürünün, cins baskısının, ezilen halklar üzerinde estirilen terörün ve doğa yıkımının temel belirleyicisidir. Buna karşı bugünü ve tarihi bulanıklaştırmak; “kriz” durumunun yarattığı kaygı ve korkularla ya da pratik-politik siyasal tercihlerle, felsefenin cevabını verdiği temel sorulara “yeniden” cevap arayışı olmak, bir sıçramayı değil, geriye düşmeyi ifade eder.

Öcalan, “Manifestonun” giriş ve “Doğa-Toplum” başlıklı bölümünde, belirsiz, bulanık, somut bağlamından koparılmış “hikayeler” arasında tarihe ve topluma, toplumsal gelişmelere sorular soruyor. Kürt isyanları tarihinden, Hristiyanlık, İslam, Budizm fikirlerine kadar bir “bilgi” harmanlaması oluşturarak bir belirsizlik yaratıyor. Belirsizlik ve gizem havasında fikir dünyasına kazandırılan “yenilik”, yanlış, yanıltıcı yanıtlar. Yunan mitolojisi ve efsanelerden, doğa üstü güçlere havale edilen toplumsal gerçeklerden insanın yaşadığı toplumsal yarılmaları açıklıyor. Diyalektik tayin edicidir diyor; ama akabinde diyalektiği ters yüz ederek idealizmi savunuyor. Sonra, “oda doğru olmayabilir” diyerek insanlığın düşünce dünyasındaki gelişmeleri “bilinmez” kılıyor. Gılgamış’teki tanrıça ve krallardan, efsane yaratım olan Enkidu’nun “ihanetinden”, İştar’ın öfkesinden, kadın-erkek eşitsizliğinin nedenlerini ortaya koyuyor. Devamla, kadın-erkek eşitsizliği ve kadınların erkekler tarafından köleleştirilmesinin miladını “avcı erkekler kulübünün” obsidyen taşıyla yapılan bıçaklı darbesiyle açıklıyor. Ve bu “kastik katiller”, kölelik, yamyamlık, savaş, katliam ve devlet denen o büyük belanın yaratıcıları olarak bilincimizde yeni bir sıçrama yaratılıyor.

Bu fikirlerin özeti nedir.? “Cehalet” çağına dönüş mü? Hayır. Mistik güzellemelerle insanlığın tarih bilincine, tarihsel özneye dair bir tasfiyedir bu. Ki diyalektik konusunda yapılan yorumlar ve çelişki yasasının ele alışı, bu tasfiyeci anlayışının meramını daha berrak açıklıyor. Gelecek bölümde buradan devam edeceğiz…

Yazının birinci bölümünü okumak için tıklayın.

Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Şubat-2026 tarihli 57. sayısında yayımlanmıştır.



Şubat 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728 

More in Editörün Seçtikleri