
Yazar/Deniz Zan
Günümüzde enerji kaynaklarına erişim sorunu küresel ölçekteki gerilimleri tırmandırırken emperyalist-sömürgeci güçler arasındaki rekabeti genel bir savaşa doğru itilme ihtimalini de sürekli canlı tutmaktadır. Yapay zekâ, siber altyapı ve uydu sistemleri gibi teknolojiler bu rekabetin merkezine yerleşmiştir. Bu çerçevede ülkeler arasında oluşan yeni bloklaşmalar, sadece askerî değil, aynı zamanda teknolojik bir üstünlük mücadelesine işaret etmektedir. Teknoloji transferi artık basit bir teknik iş birliği değil; yeni bir sömürü ilişkisi yaratma aracı hâline gelmiştir. Emperyalist güçler, geliştirdikleri sistemleri diğer ülkelere aktararak onları kendi teknolojik ekosistemlerine mahkûm etmektedir.
Bu durumun en somut örneklerinden biri Çin-İran ilişkisidir. Çin, enerjiye erişim sorunlarını aşmak ve bölgedeki nüfuzunu artırmak amacıyla İran ile kapsamlı teknoloji transferi anlaşmaları imzalamıştır. İran ise bu sayede Batı merkezli sistemlere olan bağımlılığını kırmaya çalışmaktadır. Özellikle ABD kontrolündeki GPS sistemine alternatif olarak Rusya’nın GLONASS ve Çin’in BeiDou sistemlerine yönelmesi, bu dönüşümün kritik bir göstergesidir. Bu bağlamda Çin‑İran-Rusya eksenindeki teknolojik ve dijital iş birliği/bağımlılık, klasik sömürgeciliğin topraktan uzaklaşıp dijital madencilik ve veri altyapısına dönüşmesi ABD‑İsrail‑NATO bloğunu dijital ve askerî egemenlik ağı içindeki ki konumunu güçlendirme arayışında bu bloğu sıcak çatışma arzusuna daha yakın tutmaktadır.
Ancak İran örneğinde açıkça gözlemlenen bu gelişme, her ne kadar bir “bağımsızlaşma” adımı gibi sunulsa da aslında farklı bir bağımlılık biçimini beraberinde getirmektedir. İran, Batı’dan uzaklaşırken bu kez Çin ve Rusya’nın sunduğu teknolojilere yapısal olarak eklemlenmektedir. Yani bağımlılık ortadan kalkmamakta, sadece yön değiştirmektedir. Bu, klasik işgal kavramının ötesine geçen, daha dolaylı ama çok daha derin etkiler yaratan yeni bir güç ilişkisidir. Bu durum beraberinde jeostratejik/jeopolitik sürecin, ABD‑İsrail‑NATO üçgeninin uzun süredir sürdürülen enerji, dijital veri, navigasyon ve finansal sistemler üzerinde kurgulanan küresel ölçekli kuşatmanın da bir yansımasıdır.
Emperyalizmin Yeni Mevziisi: Komprador Teknokratlar
Marx’ın ifadesiyle burjuvazi; “üretim araçlarını ve dolayısıyla üretim ilişkilerini, yani bütün toplumsal ilişkileri sürekli devrimcileştirmeden var olamaz.” Günümüzde bu süreç, fiziksel üretim ilişkilerini fabrikalardan dijital algoritma merkezlerine kaydırmıştır. Bu sürecin öncülüğünü ise yerel burjuvaziden ziyade, küresel sermayenin yerel işbirlikçiliğini yapan komprador teknokratlar üstlenmektedir. Geleneksel işbirlikçi güçler günümüzde sadece ticari mallar üzerinden değil; bilgi, veri ve teknoloji transferi aracılığıyla emperyalist sisteme eklemlenmektedir. Bugün üretim araçları sadece makineler değil; bulut sistemleri, yapay zekâ algoritmaları ve devasa veri ağlarıdır. Komprador teknokratlar, bu dijital üretim araçlarının yerel aracılığını yaparak küresel değer zincirine dönüşen emeğin teknik komisyonculuğunu yapmaktadır. Fabrikalardaki denetleyici yaklaşım, bugün teknokratlar eliyle algoritmalar üzerinden yürütülmekte; mutlak artık değer üretimi, dijital gözetim sayesinde iş gücünün her anına yayılmaktadır. Teknokratlar, bu sömürü mekanizmalarını modernleşme adı altında pazarlayarak sınıf bilincini tasfiye etmeyi amaçlamaktadır.
Marx ve Engels için devlet, “burjuvazinin ortak işlerini yürüten bir komitedir.” Komprador teknokratlar, devlet yapısını teknik uzmanlık adı altında yeniden inşa ederek siyaseti siyasetsizleştirme kalıbına sokmaktadır. Karar mekanizmaları; borçlanma, özelleştirme ve dijital dönüşüm yapılandırması ile sermaye diktatörlüğünün rasyonel bir zorunluluğu gibi sunulmaktadır. Lenin’in analiz ettiği mali sermaye yapısı, günümüzde tekno-mali sermaye olarak karşımıza çıkmaktadır. Komprador teknokratlar, metropol ülkelerin teknolojik dayatmalarını yerel altyapılara entegre ederek yeni tip bir sömürgecilik inşa etmektedir. Bu yeni işgal modelinde mücadele, sadece fabrikada değil; algoritmalara, veri mülkiyetine ve teknokratik dayatmalara karşı da verilmelidir. Lenin’in bahsettiği işçi aristokrasisi, bugün yeni eklemler ile dijital aristokrasi formuna bürünmektedir. Emperyalist güçler geçmişte savaşlar ve sanayi bağımlılığı ile sömürürken; bugün devletlerin tapu kayıtları, bankacılık verileri ve e-devlet sistemleri gibi en mahrem verileri Google, Microsoft, Amazon ve Alibaba gibi devlerin bulut sunucularında depolanmaktadır. Finans kapital, varlığını bu yeni alanlarda daha derinlemesine sürdürmektedir.
İran-Çin Ekseninde Teknoloji Transferi mi, Yeni Bir Sömürge Yönetimi mi?
Lenin’in Emperyalizm eserinde ortaya koyduğu sermaye ihracı, günümüz koşullarında teknolojik ve dijital altyapı transferi adı altında yeni tip bir bağımlılık sistemiyle güncellenmiş durumdadır. Dünya hızla yeni savaş yöntemleriyle çevrelenmekte ve emperyalist talan ile ortaya çıkan ekolojik bozulma, sosyal-toplumsal yapıların yozlaşması, devlet sistemlerinin otokratikleşmesi gibi daha fazla örneklendirebileceğimiz bir düzene batmakta ve bu süreç gelişen yapısal özelliklerle daha da hızlanmaktadır. Örneklendirmek gerekirse, emperyalistlerin bir ülkenin tüm kamu verilerini, bankacılık ve askerî-sınai bilgilerini Amazon (AWS) ya da Microsoft (Azure) gibi büyük bulut sistemlerine taşıması, büyük bir modern yalanın içinde dijital işgalin somut bir belgesidir. Komprador teknokratlar, bu gelinen aşamayı süreçsel olarak yönetebilmek için teknik transfer, teknolojik modernleşme ve güç korelasyonu gibi kavramlarla pazarlamaktadır. Bu süreç beraberinde ulusal bağımsızlığı ipotek eden küresel bir sömürü ağı içine çekmektedir. Bir diğer ifadeyle klasik sömürgecilik topraktan uzaklaşıp dijital madenciliğe dönüşmektedir.
İran-Çin ekseninde gerçekleştirilen teknolojik transfer süreci, enerji kaynakları karşılığında yapay zekâ sistemleri ve sözde ulusal internet-veri ağlarının güçlendirilmesidir. Ortaya çıkan yapı, İran açısından bir teknolojik ilerlemeden çok bağımlılık yapısının güçlendirilmesine dönük bir adımdır. Yakın zamanda BBC News’te yayımlanan bir yazıda, İran’da ortaya çıkan protestolarda kullanılan yüz tanıma teknolojilerinin transferine dair bilgiler, gelinen sürecin yapısal sonuçları açısından önemlidir. Bu durum bize İran-Çin ilişkisi açısından sürecin basit bir ticari ilişkinin ötesinde; yazılım, enerji standartları ve askerî navigasyon üzerinden kurgulanan yeni sömürgecilik biçimi olduğunu göstermektedir.
Ne Yapmalı? Nasıl Yapmalı?
Yapay zekâ ve algoritmalar ile üretim araçlarının fiziksel bir yapıdan teknolojik bir sürece evrildiği yeni bir sermaye süreci yaşıyoruz. Bu süreç egemen sınıflara insan varlığının emekten gelen gücünü kırmak için yeni yöntemler geliştirmesine de yeni imkanlar sunmaktadır. Yapay zekâ ve beraberinde gelişen araçlar, sermayeye halk kitlelerine karşı daha fazla baskı, sömürü ve denetim imkânları sunmaktadır. Ortaya çıkan bu yapılanma, sınıfsal çelişkilerin derinleştiği, dünya ekolojisinin yok edildiği yeni bir sürece alan açmaktadır. Nasıl yapmalı sorusu burada daha esaslı bir anlam kazanır. Buna yanıt olarak, öncelikle teknolojik gelişim ile ortaya çıkan determinizmi açığa çıkarıp işçi sınıfı ve ezilen halkları, bu yapısal değişimin gerçeklikleri üzerinde uyandırıp eğitmek ve bu bilinci siyasal bir yapılanma ve örgütlenme alanına dönüştürebilmelidir. Milyonlarca ücretli insanın emeğinin toplam sentezi olan bugünkü teknoloji onu elinde tutan sermaye sınıfı tarafından insan çoğunluğuna karşı kullanılır haldedir. Bu durumu değiştirmenin en kestirme yolu, bu mülkiyet biçimine bir devrimle müdahale edip bu teknolojiyi tüm insanlığın refahı ve yararına hizmet ettirmektir.
İnsanlığın kolektif emeğiyle üretilen bu yeni alan, toplumsal bir mülkiyet olduğu halde kapitalist-emperyalistler tarafından özel mülke dönüştürülmüştür. Mücadele, bu mülkiyet ilişkilerini sorgulamak ve sebep-sonuç ilişkisi içinde yeniden yorumlamakla başlar. Teknoloji tehlikeli değildir; onu yaratan insan çoğunluğuna karşı kullanıldığı için tehlikeli hâle gelmiştir. Albert Einstein atom enerjisini bulduğunda bunun emperyalistler tarafından bir silaha dönüştürüleceğini öngörememiştir. Âmâ gördüğümüz gibi ABD emperyalizmi atom enerjisini bir bombaya çevirerek Japon halkının imhasında kullandı… Marx’ın “makine işçiye karşı mücadele eder” tespiti, bugün de atom bombasından yapay zekâya kadar uzanan süreçte geçerliliğini korumaktadır. Çünkü makinene onu üreten ve çalıştıranın denetiminde değil, sermaye sınıfının denetimindedir. Sermaye, kafa ve kol emekçisinin yaratıcı gücünü ve üretimini, üretenin direnişi ve itirazına karşı bir baskı aracına dönüştürür. Bu bağlamda bilimsel ve teknolojik gelişmelerin insanlığın yararına dönüşmesi, ancak mülkiyet ilişkilerinin kökten değişmesiyle mümkündür.
Sonuç olarak, teknolojinin egemen sınıfların elindeki kullanılış biçimini bir kader olarak görmek yerine emperyalist-kapitalist sisteme karşı mücadelede bu araçları yeni bir mücadele alanı olarak değerlendirmek gerekir. Çünkü ortaya çıkan teknolojik yapı, halklara hizmet eden bir araç değil; emperyalistlerin çıkarlarına hizmet eden bir mekanizmadır. Bunu halkların çıkarlarına göre şekillendirecek olan ise sınıfsal bilinçtir. Bu bilinç, toplumsal öfkeyi örgütlü bir zemine taşıyarak dijital zincirleri kırabilecek gücü yaratacaktır. Bunun yolu ise teknolojik yeteneklerini halkların yararına kullanmak isteyen bireylerin örgütlü bir yapıda birleşmesinden geçmektedir.
“Algoritmik İktidar Siyaseti: Dijital Dünyada Teknolojik Tahakküm, Veri, Güç ve İtaat- 1” başlıklı yazının birinci bölümü ile “Dijital Çağda Devrimci Örgütlenme: Üretici Güçlerin Gelişimi ve Dijital Altyapı- 2” başlıklı ikinci bölümü ve “Sayısal Zihin Yönetimi: Yapay Zekâ Temelli Savaş Stratejilerinin Yükselişi- 3” başlıklı üçüncü bölümünü okumak için başlıklara tıklayın.








