
Yazar/ Zeynep Hayır
1 Mayıs yaklaşırken Türkiye yine tanıdık bir eşiğe geliyor. Bu ülkede uzun zamandır birçok ses zaten duvarların arkasında tutuluyor. Gazeteciler, sendikacılar, hukukçular, siyasetçiler, belediye başkanları, sanatçılar, öğrenciler ve gençlerle birlikte, yaşadıkları coğrafyada doğa talanına karşı çıkanlar, köylerine ve ağaçlarına sahip çıkanlar, ekolojik yıkıma karşı söz söyleyenler de. Toplumun farklı kesimlerinden, emeğine, doğasına, diline, kültürüne, inancına sahip çıkan ve itiraz hakkını yükselten kesimler çoktan suçlanmış, ötekileştirilmiş ve hapishanelere kapatılmış durumda. Sözün önemli bir bölümü zaten içeride tutuluyor.
Ve içeride olan sadece bedenler değil. Aynı zamanda ihmal edilen hayatlar var. Hapishanelerde tedaviye erişemeyen tutuklular, ağır hastalıklarla baş başa bırakılan insanlar var. Yüksek güvenlikli hapishanelerde sağlık hakkı çoğu zaman erteleniyor, geciktiriliyor ya da fiilen yok sayılıyor. Hastalık ilerliyor, zaman geçiyor ama müdahale edilmiyor. Böylece içeride geçen zaman sadece bir ceza değil, bir çeşit ölüme terk edilme haline dönüşüyor. Ama bununla da yetinilmiyor. Her yıl olduğu gibi bu yıl da 1 Mayıs yaklaşırken başka bir hareket başlıyor. Henüz meydanlar dolmadan, henüz alanlara çıkılmadan, insanlar 1 Mayıs’a katılacakları gerekçesiyle, eylemde yer alacakları gerekçesiyle sabahın erken saatlerinde evlerinden alınıyor. Daha gerçekleşmemiş bir itirazın kendisi cezalandırılıyor. İtiraz edecek olan sesler daha ortaya çıkmadan susturulmak isteniyor. Bu bir an değil, tekrar eden bir alışkanlık.
Tam da böyle zamanlarda başka bir yerden başka bir ses yükseliyor. Ankara’da, yerin altından gelen bir ses. Sarı baretlerini başlarına geçirmiş maden işçileri yan yana duruyor. Ellerindeki baretleri yere vurdukça çıkan ses sert ve tok. Açız diyorlar. Bu kelime bir slogan değil, bir hayatın içinden kopup gelmiş gibi. Çünkü yerin altına inen bir işçi sadece çalışmaz. Orada zaman değişir, nefes ağırlaşır, karanlık insanın içine işler. Ve her çıkış bir kurtuluş değildir. Bazen eksilerek çıkılır, bazen hiç çıkılmaz. Bu yüzden Ankara’daki o ses sadece bugünün sesi değildir. O sesin içinde yıllar vardır, birikmiş ölümler vardır, yarım kalmış hayatlar vardır. Toprağın altında sadece kömür yoktur, bir hafıza vardır. 1983’te Armutçuk’ta 103 işçi, 1990’da Yeni Çeltek’te 68 işçi, 1992’de Kozlu’da 263 işçi, 1995’te Sorgun’da 37 işçi, 2004’te Küre’de 19 işçi, 2006’da Dursunbey’de 17 işçi, 2009’da Bursa’da 19 işçi, 2010’da Zonguldak’ta 30 işçi ve 2014’te Soma’da 301 işçi yaşamını yitirdi. Bu bir liste değil, biriken bir sessizliktir. Her rakam bir hayatı, bir evi, bir eksilmeyi anlatır.
Üstelik bu eksilmeler yalnızca bir anda yaşanan patlamalarla sınırlı değildir. Yeraltında başka bir yavaşlık da vardır. Bir maden işçisi yıllarını yerin altında geçirdikten sonra sadece yorgunlukla çıkmaz. Nefesi değişir, ciğerleri ağırlaşır, tozla ve gazla geçen yıllar bedenin içinde birikir. Daha emekli olmadan, daha hayat biraz olsun hafiflemeden. Birçok madenci akciğer hastalıklarıyla, meslek hastalıklarıyla ve çoğu zaman kanserle karşı karşıya kalır. Akciğer kanseri, solunum yetmezliği ve silikozis gibi hastalıklar çoğu zaman çalışırken kendini gösterir. Yani maden sadece bir anda öldürmez, bazen yavaş yavaş eksiltir.
Cumhuriyetin ilk yıllarından beri madenler büyümenin adı oldu. Ama bu büyüme yukarı doğru olduğu kadar aşağı doğru da ilerledi. Daha derine, daha karanlığa. 1940’larda insanlar zorla indirildi o ocaklara, sonrasında taşeronluk yayıldı, üretim hızlandı. Ama hayatın değeri aynı hızla büyümedi. Çünkü mesele sadece üretmek değildi, mesele nasıl üretildiğiydi. Özellikle son yirmi yılda bu tablo daha da keskinleşti. Bağımsız araştırmalara göre bu dönemde madenlerin büyük bölümü özelleştirildi ve özelleştirme oranı yüzde seksenlerin üzerine çıktı. Kamu denetiminin zayıfladığı bu süreçte üretim artarken risk de büyüdü. Aynı dönemde en az iki binden fazla maden işçisi hayatını kaybetti. Bu ölümler tek tek kazalar gibi anlatıldı ama gerçekte aynı üretim anlayışının tekrar eden sonuçlarıydı. Aynı dönemde yalnızca madenler değil, ekonominin bütünü yeniden şekillendi. Rant alanları genişledi, kamu kaynakları belirli sermaye gruplarına aktarılırken toplumun geniş kesimleri giderek yoksullaştı. Ekonomik uçurum derinleşti. Bir yanda hızla büyüyen bir sermaye birikimi oluşurken diğer yanda yoksulluk genişledi ve kalıcı hale geldi. Orta sınıf giderek eridi, geniş kitleler güvencesizleşti.
Bu süreçte bir yanda yerin altında çalışan işçiler açlıkla sınanırken diğer yanda bu emeğin üzerinden büyüyen bir sermaye ortaya çıktı. Yıllar içinde palazlanan şirketler, iktidarın politikalarıyla büyüyen, denetimsizlikle güçlenen, emeği peşin alan ama karşılığını vermeyen bir yapı haline geldi. İşçilerin ücretlerini ödemeyen, aylarca ücretsiz izne çıkaran, sigorta primlerini yatırmayan, zaten açlık sınırının altında kalan ücretleri bile çok gören bir sınıf oluştu. Buna rağmen büyümeye devam eden bir sınıf. Bu yüzden Ankara’daki direniş yalnızca bir ücret talebi değil aynı zamanda bir eşik anlamına geliyor. Çünkü başkentte, ülkenin yönetim merkezinde, göz önünde kazanılacak bir hak, başka işçiler için de bir örnek haline gelebilir. Bu durum iktidar açısından bir geri adım olarak görülmektedir. Bu nedenle süreç yalnızca ekonomik değil aynı zamanda politik ve bürokratik bir biçimde uzatılmakta, talepler doğrudan karşılanmak yerine zamana yayılmaktadır.
Ankara’da direnen işçiler yalnız değildir ama yalnızlaştırılmak istenmektedir. Günlerdir süren direniş polis ablukasıyla çevrelenmektedir. İşçilerle toplumun arasına tek bir hat değil, katman katman barikatlar kurulmaktadır. Tıpkı matruşka bebekleri gibi bir barikatın içinden bir başka barikat çıkmakta, her katmanda yeniden kurulan polis hatlarıyla alan daraltılmaktadır. Polis yalnızca alanı değil teması da kesmektedir. İşçilerle toplumun arasına doğrudan bir sınır çekilmektedir. Bu tablo tesadüf değildir. Bu tablo bir tercihin sonucudur. Çünkü bu düzende emek bir değer olarak değil, bir maliyet olarak görülür. Ne kadar düşürülürse o kadar kâr sayılır. Risk ortadan kaldırılmaz, hesaplanır. Yoksulluk ortadan kaldırılmaz, yönetilir. İtiraz yok edilmez, bastırılır. Böylece yoksullaşan ama çalışmaya mecbur kalan, güvencesiz ama sessiz kalması beklenen, üreten ama karşılığını alamayan kitleler yaratılır.
Bu yüzden insanlar sadece çalışırken değil yaşarken de zorlanır. Sadece üretirken değil konuşurken de baskı hisseder. Ancak hiçbir düzen sonsuza kadar değişmeden kalmaz. Her baskı bir birikimdir ve her suskunluk içinde bir ses taşır. Bazen o ses yerin altından gelir. Ankara’da sarı baretlerini yere vuran işçilerin sesi gibi. Bu ses sadece açlığı anlatmaz, bir sınırı anlatır. Dayanılan son noktayı. Ve şunu hatırlatır, hiçbir karanlık sonsuza kadar kapalı kalmaz, hiçbir hesap sonsuza kadar gizli tutulmaz.
1 Mayıs yaklaşırken yerin altında çalışanların, yeryüzünde geçinemeyenlerin, sesi bastırılmaya çalışılanların ve görünmez kılınanların sesi birbirine karışmaktadır. Ve o sesler birleştiğinde artık sadece bir gün değildir, bir hafıza olur. Geçmişten bugüne uzanan bir çizgi olur. Bu hafızanın bugün Ankara’da direnen maden işçilerinin sarı baretlerinin ritminin sesiyle, geçmişin bütün emek mücadeleleriyle birleşmesi dileğiyle, 1 Mayıs emekçilerin birlik mücadele ve dayanışma günü kutlu olsun.








