
Yazar: Sinan Köksal
Bir Ölüm Yıldönümünden Fazlası
18 Mayıs, ülkemiz devrimci hareketinin hafızasında yalnızca bir devrimcinin ölüm tarihi değildir. Bu tarih aynı zamanda düzenle uzlaşmayı reddeden bir çizginin, ağır işkence koşullarında bile teslim alınamayan bir siyasal iradenin sembollerinden biri hâline gelmiştir. Diyarbakır zindanında katledilen İbrahim Kaypakkaya’nın adı bugün hâlâ yalnızca geçmişe ait bir figür gibi anılmıyorsa bunun nedeni tam da budur. Çünkü Kaypakkaya, yalnızca cesaretiyle değil; Türkiye ve Kürdistan’da sosyalist hareketin düşünsel sınırlarını zorlayan, dönemin yerleşik kabullerini ve putları parçalamaya çalışan yaklaşımıyla da tarihsel bir önem taşır.
Bugün kampüslerde, liselerde ve fabrikalarda gençlik yeniden hareketleniyor. Uzun yıllar boyunca depolitizasyon, bireycileşme ve geleceksizlik kıskacında büyüyen yeni kuşaklar yeniden siyasal arayışlara yöneliyor. Üniversitelerde başlayan forumlar, boykotlar, kitlesel yürüyüşler ve polis barikatlarına karşı gelişen refleksler yalnızca anlık öfke patlamaları değildir. Bunlar aynı zamanda yeni bir tarihsel yönelim arayışının işaretleridir. Tam da bu yüzden son dönemde gençlerin yeniden Deniz’e, Mahir’e ve İbrahim’e dönmeye başlaması önemlidir. Bu durum, başlı başına bu devrimcilerin cüretinin başarısıdır!
Bu bir geri dönüş nostaljisi değildir. Gençlik bugün geçmişin fotoğraflarına değil, düzen dışı bir çıkış ihtimaline bakıyor. Çünkü düzen siyasetinin bütün kanalları giderek tıkanıyor. Parlamentarizm, kariyer vaatleri, bireysel kurtuluş anlatıları ve liberal özgürlük söylemleri gençliğin yaşadığı gerçek sorunlara cevap üretemiyor. Barınamayan, işsizleşen, güvencesizleşen ve geleceksiz bırakılan gençlik doğal olarak tarihsel kopuş anlarına yöneliyor.
Tam da bu yüzden bugün 71 devrimci kopuşunu yeniden tartışmak gerekiyor. Fakat bunu yalnızca romantik bir kahramanlık anlatısı olarak değil; tarihsel, teorik ve siyasal içeriğiyle yapmak gerekiyor. Çünkü 71, yalnızca birkaç silahlı çıkıştan ibaret değildir. 71, Türkiye sosyalist hareketinin düzenle kurduğu ilişkinin parçalanmasıdır. Legalizmin, parlamentarizmin, pasifizmin ve kurucu ideolojiye bağımlılığın aşılmasıdır.
İbrahim Kaypakkaya ise bu kopuşun teoriyi pratikle birleştiren en ileri halkalarından biridir.
Gelenek Meselesi Yük mü, Dayanak mı?
Bugün sosyalist hareket içinde en önemli tartışmalardan biri gelenekçilik meselesidir. Genç kuşakların önemli bir kısmı geçmişe bakarken iki uç arasında sıkışıyor. Bir tarafta geçmişi bütünüyle kutsayan, tarihsel deneyimleri eleştirel süzgeçten geçirmeden tekrar eden anlayışlar var. Diğer tarafta ise bütün tarihsel birikimi yük gibi gören, her şeyi sıfırdan başlatmak isteyen köksüz eğilimler bulunuyor.
Oysa devrimci mücadele ne geçmişsiz kurulabilir ne de geçmişe hapsedilebilir.
Marksizm tam da bu yüzden bilimsel bir yöntemdir. Geçmiş deneyimlerden öğrenir fakat onları dogmalaştırmaz. Çünkü toplumsal koşullar sürekli değişir. Sınıf ilişkileri dönüşür. Kapitalizm yeni biçimler alır. Dolayısıyla geçmişte doğru olan her şey bugün aynı biçimde ve aynı etkiyle doğru kalamaz.
Türkiye sosyalist hareketinin uzun yıllardır yaşadığı sorunlardan biri tam da budur. Belirli tarihsel dönemlerde ortaya çıkan analizler, zamanla değişmez doğrular gibi ele alınmaya başlanmıştır. Oysa Marksizm yaşayan bir yöntemdir. Eğer tarihsel gerçeklik değişmişse siyasal yaklaşım da değişmek zorundadır.
Bugün hâlâ Türkiye’yi yarı-feodal kalıplarla açıklamaya çalışan ya da 1970’lerin örgüt modellerini aynen tekrar etmeye çalışan anlayışların ortaya çıkması tesadüf değildir. Bu durum yalnızca teorik bir donukluk yaratmıyor; aynı zamanda kitlelerle bağ kurmayı da zorlaştırıyor.
Çünkü bugünün işçi sınıfı, gençliği ve kent yaşamı 50 yıl öncesiyle aynı değildir.
Tam da bu yüzden gelenek meselesine yaklaşımda eleştirel bir sahipleniş gerekir. Geçmişin deneyimleri bugüne ışık tutabilir fakat bugünün mücadelelerini birebir belirleyemez. 71 devrimci kopuşunun tarihsel önemi de burada ortaya çıkar. Çünkü o dönem genç devrimciler kendilerinden önceki sol anlayışları yalnızca tekrar etmediler; onların sınırlarını aşmaya çalıştılar, aştılar…
Bu açıdan bakıldığında 71’in mirası yalnızca belirli örgütsel biçimlerde değil, yöntem anlayışında aranmalıdır. Türkiye’de uzun yıllar boyunca sosyalist hareketin önemli kısmı düzen içi alanların dışına çıkmaktan çekinmiştir. Parlamentarizm, yasal sınırlar ve “makul muhalefet” çizgisi zamanla bir tür siyasal konfora dönüşmüştür. Oysa 71 komünist kopuşu tam da bu sınırların parçalanmasıyla ortaya çıkmıştır.
Bugün de benzer bir tehlike vardır. Sosyalist hareketin belirli bölümleri giderek kendi dar çevresine sıkışmakta, gerçek toplumsal dinamiklerden uzaklaşmaktadır. Gençlik hareketinin yükseldiği anlarda bile birçok yapı refleks geliştirmekte zorlanmakta, ortaya çıkan enerjiyi kavrayamamaktadır. Bunun önemli nedenlerinden biri geçmişin biçimlerini tekrar etmeye çalışırken geçmişin ruhunu kaybetmektir. Devrimci gelenek, sloganların korunması değil; kopuş iradesinin sürdürülmesidir.
68 Hareketi ve Düzen Solunun Krizi
Kaypakkaya’nın tarihsel gerçekliği, yaşadığı coğrafya ve dünyadaki sosyalizm deneyimlerinin bir ürünü olarak önümüzde durmaktadır. 1960’lı yıllar dünya çapında büyük toplumsal sarsıntıların yaşandığı bir dönemdi. Vietnam direnişi, Küba Devrimi, Afrika’daki ulusal kurtuluş mücadeleleri ve Çin’de devam eden Büyük Proleter Kültür Devrimi dünya gençliği üzerinde büyük etkiler yarattı. Üniversiteler yalnızca eğitim kurumları olmaktan çıkıyor, siyasal mücadele alanlarına dönüşüyordu.
Türkiye’de de benzer bir süreç yaşandı. Üniversite gençliği giderek daha radikal bir hatta yöneldi. Anti-emperyalist mücadele gençlik içinde ciddi bir karşılık buldu. Amerikan 6. Filosuna karşı gerçekleştirilen eylemler, NATO karşıtı gösteriler ve üniversite işgalleri bu dönemin en önemli örnekleri arasındaydı.
Fakat aynı dönemde Türkiye solu içinde önemli bir gerilim ortaya çıkıyordu. Bir tarafta düzen içi siyaset sınırlarını aşmak istemeyen, kurucu burjuva ideolojiden kopamayan anlayışlar vardı. Parlamenter mücadeleye aşırı anlam yükleyen, gençliğin radikal çıkışlarını frenlemeye çalışan bu çizgi özellikle yükselen gençlik hareketiyle ciddi bir çelişki yaşamaya başladı bununla beraber gençlik, hayatın gerçekliğiyle karşı karşıyaydı. İşsizlik, emperyalizm, devlet baskısı ve toplumsal eşitsizlikler yalnızca meclis konuşmalarıyla çözülemezdi. Düzenin sınırları içinde kalındıkça mücadele giderek etkisizleşiyordu. 71 kopuşu tam da bu tarihsel sıkışmanın içinde ortaya çıktı.
Burada önemli olan ve asla atlanmaması gereken nokta, 71 komünist kopuşunun yalnızca “kızgın gençlerin öfkesinin” sonucu olmadığıdır. Bu kopuş, parlamento pasifizmine ve kurucu ideolojiyle araya sınır koymaya çalışan teorik bir arayışın ürünüdür. Genç devrimciler dünya devrimci hareketini yakından takip ediyor, Latin Amerika’dan Çin’e kadar birçok deneyimi tartışıyordu. Türkiye’deki düzen solunun tıkanıklığı, dünya ölçeğinde yükselen devrimci dalgayla birleşince yeni bir kopuş zemini ortaya çıktı.
Bu nedenle 71’i yalnızca silahlı mücadele tartışmalarına indirgemek eksik olur. Esas mesele düzenle kurulan ilişkinin niteliğidir. Çünkü o dönemin genç devrimcileri yalnızca başka mücadele yöntemleri önermiyordu; aynı zamanda sosyalist hareketin topluma bakışını değiştirmeye çalışıyordu.
71 Devrimci Kopuşu Tarihsel Önemi
Yukarıda belirttik, tekrar edelim; 71 devrimci kopuşu, Türkiye’de sosyalist hareketin düzenle kurduğu ilişkinin parçalanması anlamına gelir. Bu kopuş yalnızca pratik bir yönelim değil; aynı zamanda ideolojik bir kırılmadır.
İlk kez geniş bir devrimci gençlik kesimi sosyalizmi yalnızca teorik bir fikir olarak değil, doğrudan mücadele pratiği olarak ele almaya başladı. Anti-emperyalizm artık yalnızca slogan düzeyinde değil; sistemin bütününe yönelen anti-kapitalist ve anti-faşist bir mücadele biçimiyle birleşiyordu.
Mahir Çayan ve yoldaşları şehir merkezli devrimci mücadele hattını geliştirirken, Deniz Gezmiş ve arkadaşları gençlik içinde anti-emperyalist bir önderlik sembolü hâline geldi. İbrahim Kaypakkaya ise bu süreç içinde teorik düzeyde en radikal kopuşu temsil etti.
Kaypakkaya’nın farkı yalnızca cesareti değildi. Onu ayıran temel nokta, Türkiye’deki egemen ideolojiyi doğrudan hedef alan çözümlemeler geliştirebilmesiydi. Özellikle Kemalizm ve ulusal sorun konusunda geliştirdiği yaklaşım, Türkiye solunun uzun yıllardır aşamadığı sınırları zorluyordu.
Bu yüzden İbrahim’i yalnızca işkence karşısında direnen bir figüre indirgemek büyük bir eksikliktir ve haksızlıktır. O aynı zamanda düşünsel bir müdahaleyi temsil eder.
Kaypakkaya’nın teorik çıkışlarının önemli bir kısmı Türkiye’de sosyalist hareketin resmî ideolojiyle kurduğu örtük uzlaşmayı hedef alıyordu. Uzun yıllar boyunca solun belirli bölümleri Kemalizm’i ilerici bir tarihsel miras olarak ele aldı. Oysa Kaypakkaya, bu yaklaşımın sınıfsal sınırlarını göstermeye çalışıyordu.
Bu durum yalnızca tarihsel bir tartışma değildi. Çünkü egemen ideolojiyle hesaplaşmadan gerçek bir devrimci kopuşun gerçekleşemeyeceğini düşünüyordu. Bu nedenle onun müdahalesi yalnızca bir örgütsel ayrışma değil, aynı zamanda ideolojik bir hesaplaşmaydı.
Bugün hâlâ Kaypakkaya’nın etkisinin sürmesinin nedenlerinden biri budur. Çünkü o, dönemin tabularına ve putlarına dokunabilmişti. Gençlerin ellerine Kaypakkaya posterlerini almasının temel nedeni Kaypakkaya’nın devrimci ve uzlaşmayan çizgisidir.
Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin Etkisi
Kaypakkaya’yı anlamak için yalnızca Türkiye’ye değil, dünya komünist hareketinin yaşadığı tartışmalara da bakmak gerekir. Çünkü onun mücadeleyi şekillendirdiği dönem aynı zamanda Çin’de Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin sürdüğü yıllardır.
Kültür Devrimi yalnızca Çin içindeki bir iktidar mücadelesi değildi. Dünya komünist hareketi açısından büyük bir tartışmanın parçasıydı. Temel meselenin ayaklarından biri ise “Sosyalist bir devrim gerçekleştikten sonra bürokratikleşme ve kapitalist restorasyon tehlikesi ortadan kalkar mı?” gibi bir sorudan oluşmaktaydı. Bu yaklaşım neticesinde Kaypakkaya, yalnızca Kemalizm ve ulusal soruna Marksist açıdan yaklaşan bir komünist olmanın ötesinde dünyanın ilk sosyalist devrimi neticesinde kurulan Sovyetler’e de eleştirel bir açıdan bakabilen, dersler çıkarabilen bir devrimci olma özelliği kazanmıştır. Koca koca putları paramparça eden bir köylü çocuğu, bugüne bu anlamda bir miras devretmektedir.
Kaypakkaya, devrimin yalnızca iktidarın alınmasıyla tamamlanamadığını görebildi. Sosyalizmde sınıf çelişkilerinin varlığını yeniden tespit etti. Devrim sürekli olarak yeniden üretilmeliydi. Bu yaklaşım özellikle genç kuşak devrimciler üzerinde büyük etki yarattı. Çünkü devrim artık yalnızca devlet aygıtını ele geçirmek değil; toplumsal ilişkileri dönüştürmek anlamına geliyordu.
Kaypakkaya’nın örgüt anlayışı üzerinde de bu etkinin izleri görülür. O, devrimci örgütü halktan kopuk, kendi içine kapanmış bir yapı olarak düşünmüyordu. Tam tersine örgüt kitlelerin içinde öğrenen, dönüşen ve mücadeleyi onlarla birlikte kuran bir araç olmalıydı.
Bu yaklaşım Mao’nun “kitle çizgisi” anlayışıyla doğrudan bağlantılıdır.
Kültür Devrimi’nin Türkiye’de yarattığı etkinin önemli yanlarından biri de anti-bürokratik reflekslerdi. Özellikle genç devrimciler açısından devrim artık yalnızca “iktidar hedefi” değil; aynı zamanda yeni insan ilişkileri yaratma meselesi olarak görülüyordu. Bu nedenle öğrenci hareketleri içinde hiyerarşik, buyurgan ve kitlelerden kopuk yapı biçimlerine karşı ciddi eleştiriler gelişmeye başladı.
Bugün bu deneyimlerden çıkarılması gereken önemli dersler vardır. Çünkü sosyalist hareket yalnızca devlet baskısıyla değil; kendi içinde oluşan bürokratikleşme eğilimleriyle de zayıflayabilir. Kitlelerden kopan, yalnızca kendi iç işleyişine kapanan yapılar zamanla toplumsal etkisini kaybeder ve yozlaşır. Kapitalizm kendini tekrar var eder.
Kültür Devrimi’nin bütün tarihsel tartışmalarından bağımsız olarak bıraktığı en önemli miraslardan biri budu. Devrimci hareket kendisini sürekli yenilemek zorundadır.
Kitle Çizgisi ve Örgüt Meselesi
Kitle çizgisi, halk adına konuşan bir öncülük anlayışını reddeder. Bunun yerine halkın içindeki deneyimleri, çelişkileri ve talepleri anlamaya çalışan bir yaklaşımı ifade eder. Bu anlayışa göre devrimci örgüt yalnızca emir veren bir merkez değildir. Kitlelerin içinde öğrenir, onların deneyimlerini süzer ve mücadeleyi bu zeminde örgütler. Örgüt, kitleler tarafından denetlenebilir, şeffaf bir mekanizmadır.
Bugün sosyalist hareketin önemli sorunlarından biri tam da bu bağın zayıflamasıdır. Birçok yapı gerçek kitle ilişkileri kurmak yerine kendi dar çevresine sıkışıyor. Sosyal medya görünürlüğü gerçek örgütlülüğün yerini almaya başlıyor. Politik faaliyet giderek performatif bir alana dönüşüyor.
Oysa kitle çizgisi tam tersini gerektirir. Bir fabrikada aylarca işçilerle ilişki kurmak, bir mahallede güven oluşturmak, gençliğin gündelik sorunlarını anlamak ve bunların içinden siyasal bağ kurmak sabır isteyen süreçlerdir. Fakat gerçek devrimci örgütlenme tam da burada şekillenir.
Bugün Kültür Devrimi deneyiminden çıkarılması gereken en önemli derslerden biri budur. Devrimci hareket kendisini halktan üstün gören bir yapıya dönüştüğünde bürokratikleşmeye başlar ve bürokratikleşen her yapı zamanla mücadele kapasitesini kaybeder.
Tam da bu nedenle bugünün sosyalist hareketi açısından mesele yalnızca doğru sloganlar üretmek değildir. Esas mesele gerçek toplumsal bağlar kurabilmektir. Çünkü işçi sınıfı, gençlik ve yoksul halk yalnızca ideolojik söylemlerle değil; kendi gündelik deneyimleri üzerinden politikleşir.
71 kuşağının en önemli özelliklerinden biri tam da buydu. Onlar mücadeleyi yalnızca teorik bir alan olarak değil; halkın somut yaşamı içinde kurmaya çalışıyordu. Bugün yeniden ihtiyaç duyulan şey de budur. Bugün, tarihimizden öğreniyor ve geleceğe yürüyoruz. Kaypakkaya’nın uzlaşmaz çizgisini takip ediyor ve onu da coğrafyamızın en ileri mevziisini de aşma iradesini ortaya koyuyoruz!
Gençlerin ellerindeki komünist devrimcilere, tarihten öğrenen, tarihe yön verecek iradeye selam olsun!








