Wallerstein’in deyimiyle; “(…) Bir dizi sistem karşıtı hareketin doğmasına yol açtığını iddia ettiğimiz tarihsel kapitalizm dünya sistemidir”. (1)
Kapitalist sistem her şeyden önce mevcut yapı üzerinden hareketle, kendisinden yana olmayan emekçi ve yoksulların doğuş sebebi olmuştur. “Bu sistem karşıtı hareketin” toplumsal boyutu kapitalizm için hep bir tehdit unsuru olma özelliğinde konumlanmıştır. Sistem mevcut tehdit karşısında (antiemperyalist güçler) toplumu hedef gösterirken müdahale ve kalıcı olabilmenin sınırını zorlayarak belirleyici olmak istemiştir. Bu süreklilik başvurudan hareketle ülke emekçilerini, yoksullarını ve aydınlarını mümkün olduğunca işlevsiz kılmak ve ”Ortadoğululuşmadan beslenmek” anlayışına tabi tutarak -yeni durumda başka koşulların yaratılması üzerinde hep yoğunlaşarak yükselmiştir. Emperyalist güçlerin tıpkı “işgal demokrasisinden” ve “Ortadoğululaşmadan beslenmek” anlayışında ki yoğunlaşması gibi etkili ve de güçlü olmaya “bir” süreklilik kazandırmak istemiştir. Sistemin hedefine ulaşmadaki yöntemi ise savaş ortamı, toplumu çıkmaza sürüklemek ve bir diğer önemli oluşum ise yerli işbirlikçi yapının optimal düzeyde işler hale getirmek olmuştur.
“Burjuvazi kendisini sürekli bir savaş içerisinde bulur”. (2)
Bu yaklaşım özünde emperyalist güçlerin birer “savaş projesi” olarak görmek gerekiyor. Zira, günümüzde herhangi bir coğrafyada yaşanan bütün toplumsal gerginlikler, baskılar ve de mevcut çözümsüzlükler sözünü ettiğimiz müdahalenin(lerin) “savaş” senaryosu ile içselleşmiştir.
Marx’ın deyimiyle, “(…) Tek kelimeyle kapitalizm, kendi suretinde bir dünya yaratmaktadır”. (3)
Yukarıda sözünü ettiğimiz emperyalist “proje” geçmişten günümüze amacına ulaşmak için tank ve top kadar etkili olan medyayı da ısrarla yanında bulundururken ve onu hep kullanmak istemiştir. Vietnam savaşının sonlandırılmasında önemli rol oynamış olan savaş karşıtı medya, tarihe kaydedilmiş ve unutulmaz bir zaman dilimine damgasını vurmuştur. Zira, tarihin hiçbir döneminde örneğine rastlanmamış günümüz savaş ve kriz bölgelerinde “tek yanlı” sermaye güçlerinin önemli bir yan kolu olarak işlev gören bir medya oluşturulmuştur. Savaşlara neden olan güçler öncelikli olarak kendi kamuoyunu etkilerken doğru ve yanlış haber vermeyi düşünmeksizin medyaya el atar ve çıkarları doğrultusunda onu besler. Gerçek o ki bu işgüzarlık sürekliliği arz etmiyor; çıkarlar söz konusu oluncaya kadar ve de mevcut siyasal rejimin “başarı” ivmesi paralelinde hep pusulayı kullanmıştır. Egemenler hiçbir tereddüt göstermeden onları savaş alanına takviye ederken bir yandan haklı olma çabası ve diğer yandan da trol medyayı cesaretlendirmek istemiştir. Bu bağlamda yapılan “habercilik” anlayışı daha çok savaştan yana ve giderekten bağımlı ve savaş koşullarına adapte olmuş tam bir trol “medyacılık” yaratılmıştır. Bu süreçten itibaren “trol medya” arasında kıyasıya bir haber verme yarışı başlar. Bu, doğruları yazmak için değil de savaşa hizmet eden trol yarışına dönüşür; kim daha çok onları besleyenlerden yana olur çabası etkili olur. Tam da bu ortamda “kirli” habercilik anlayışı denilen yapı oluşur ve yönünü belirler. Trol medya genel anlamda uluslararası savaş ortamını veya çatışma alanlarının haksızlığını dünya kamu oyununa servis yaparak deşifre etmek olmamıştır. Bu anlayış en genelde mevcut sisteme olan bağlılığı ve ona daha yakın olmanın bir meslek anlayışındaki icraatıdır, demek yerinde olur.
Adı geçen sürece adaptasyonunu sağlanırken de o “medya”, içte yükselen yoğun şoven, ırkçı ve gerici destek söylemlerine paralel doğru iş yaptıklarını düşünür ve bu sayede gerçek habercilik karartılır. Ve tam da bu noktada ‘evrensel medya sorumluluğu’ denilen meslek etiği onlar için hiçbir değer ifade etmez olur. Çünkü onlar, o andan itibaren “iç” ve “dış” düşmanların (muhalif düşünenler) kendilerine karşı olduğu algısıyla beslendiklerinden; yaptıklarının doğruluğuna inanırlar. Böylesi bir medya anlayışına teslim olanlar, halkların bölgesel sorun ve acılarını gündeme taşımak yerine; sırtını arka plan bütünlüğüne dayanarak mezhep, kültür ve dini çıkarların öncelediği yoldan ilerlemek isterler. Bu nedenle “Ortadoğululaşmadan beslenmek” anlayışı ile politik, askeri ve savaş sonuçlarının acı ve gözyaşının önemi yoktur onlarda. Kara Afrika’nın “Ortadoğululaşmadan beslenmek” anlayışı ile adım adım ve daha şimdiden egemen güçlerin etki alanına teslim edildiğini gözlemlemekteyiz. İşgalci güçler bu bölgeye göz dikerken, sadece güçlerine güvenerek değil de ve daha çok bunun iç güçlerle (yerli işbirlikçiler) ortak çıkarların oluşmasına ağırlık verir ve “gelecek” ilişkisine özen gösterirler.
Medya nedir?
Oysa medya, bilgi ve veya verilerin toplanarak en geniş halk kitleleriyle paylaşma çabasının iş, emek ve risk alanıdır. Bu farklı yöntem ve kanallar üzerinden yürütülerek yapılırken; radyo, televizyon, dijital basın, gazete gibi iletişim kanalları önemli enstrüman araçlarıdır. Bu iletişim kanallarının çoğu sistemin denetimi dışına çıkacak kadar özgür ve de bağımsız medya iradesinde değiller ve sonunda çıkarları gereği hep yönetenlerden yana tavır almışlardır. Gerçek habercilikten yana bağımsız ve özgürlükçü medya demokrasiden ve ezilenlerden yana olduklarından yaşama şansları hemen hemen yok derecede olmuştur. Bu müdahale daha çok maddi olanak ve koşullar üzerinden yürütülerek olanaksız hale getirilmek istenmiştir.
Mevcut siyasal koşulları bir fırsat bilen taraf medya bilgi ve veri kirliliği ile ülkenin, bölgenin ve hatta dünyanın haber iletişimini tek yanlı olarak tekelinde tutmaya devam etmektedir. Bu anlayışın dışına çıkan devrimci ve ilerici medya ya uluslararası güçlerin gizli servislerince çalışma alanı engellenir olmuş veya ülke yöneticilerinin yoğun baskı ve şiddetiyle olanaksız kılınmıştır.
Geçmişten günümüze gelen tarihsel süreçte medyanın insan iletişimindeki vazgeçilmezliği kaçınılmaz bir öneme sahip olmuştur. Buna karşın; mevcut düzenden yana kalemini kullanan troller beslenirken, bağımsız ve antiemperyalist çizgideki medyanın sürekli baskı ve yaşanılmaz bir konumda kalması sağlanırken -ve bile bile ağır yaptırımlarla kelimenin tam anlamıyla iflasa zorlanır hale getirilmek istenmiştir. Doğru haberciliğin kirletildiği bir ortamda gerçek habercilik ve medya kültürü yok edilir olmuştur. Oysa biliyoruz ki gerçek habercilik baskılanır olmuş olsa da yok edilmemiştir. Çünkü o mesleğin varoluş ivmesini hep halktan yana kullanmıştır ve bu nedenle yalnız kalmamıştır. Örneğin; Vietnam’daki napalm bombalarının yakıcı etkisinden çırılçıplak kaçanları haber yapan gazeteciliğin önemi ve bu savaşın ABD leyine sonuçlanmış olması çok da yazılıp çizildi.
Latin Amerika ülkelerindeki ABD destekli iç savaş (1950 – 1990) konsepti veya Kafkas ve Uzak Doğu ülkeleri (1970 …). Çin, Endonezya, Filipinler, Doğu Timur, Laos, Tayland, Kamboçya, Myanmar, Bangladeş, Pakistan ve Sri Lanka gibi ülkelerde iç istikrar bozucu ve emperyalist müdahalelerle kelimenin tek anlamıyla bir “Ortadoğululaşmadan beslenmek” sürecin bir döngüsü içinde olan ülkelerdir. İşgalci güçlerin tüm tehdit ve baskısına rağmen, gerçek medya bu ülkelerdeki tüm bilinmezliklerin sır perdesini aralarken mevcut durumu dünya ile paylaşabiliyor. Bu habercilik her şeyden önce din ve mezhep üstü bir anlayışla yapılırken, şüphesiz belli çevreler esas sorunu kendi dini ve mezhep çıkarlarıyla harmanlayarak öne çekmek istedikleri de bilinmektedir.
1969’da kurulan İslam İş birliği Teşkilatı (İİT) benzeri de 1963 yılında da Afrika Birliği Örgütü )ABÖ) kurulur. İlginç olan da bu örgüt birliğinde istenildiği zaman ve durumlarda bir üyeyi rahatlıkla saf dışı bırakabiliyor ve de işin kolayına kaçarak gayriciddi bir işleyişe sahip olmakla anılır.
9 ayda iki kez askeri darbe Mali’de yönetime el koyar ve Afrika’nın en istikrarsız ülkesi olarak yorumlanır. 25 Mayıs 2021’de ikinci darbenin olduğu Mali, Haziran 2021’de ABÖ üyeliğinden atılır. Batı basını Malideki son darbeyi alaycı ve de aşağılayıcı dille eleştirirken pek dikkat çekici yorumlara neden olmuştu; “Darbeciler Fransa’yı ve Fransa da darbecileri iyi bilirler” (4), tarzındaki analiz, esas olarak Fransa’nın Kara Afrika üzerindeki etki ve gücünü gösteriyordu. Bu durumdan sorumlu olan da şüphesiz yıllar boyu ülkeyi sömürge olarak yöneten Fransa’dır. ABÖ, askeri darbeyi gerekçe göstererek Mali’nin üyeliğine son verilir. (5) Zira üyelerin örgütten atılması gibi durumlar daha çok İİT’de sıkça gündeme gelir. Üyeliğine son verilen ülkenin örgüt statüsüne aykırı tutum veya davranışlar neden olmamıştır. Daha çok benzer kararlar öncelikli olarak birliğin en zengin ülke kralının anlık kararları olarak hep yorumlanmıştır. Bir ülkenin ansızın üyeliğine son verme kolaylığı gibi de tekrar üyeliğe alınır olmuş olması, esaslı olarak birlik içinde zengin ülkelerin güç gösterisi olarak hep yorumlanmıştır. Aksini iddia etmek doğru değildir, çünkü bu birliğin bütün üyeleri antidemokratik ülkelerdir. Suriye’deki savaştan ötürü bu ülke 2012’de üyeliği askıya alınır ve nedeni ise üye ülkelerin çoğunluklu olarak Sünni inançtan olmuş olmaları etkili olmuştur. Oysa günümüzde birbirleriyle halen savaş halinde olan birçok İİT veya ABÖ ülkelerin örgüt üyeliğinin devam etmiş olması, bir başka çelişki, etik değildir ve de sorgulanması gereken bir çıkmazdır.
(Gelecek yazımızda Doğu ve Batı Afrika ülkelerinin oluşturduğu Afrika Birliği Örgütü’nün Batı ülkelerince nasıl baskılandığını ve de yön vermek istenildiğini; buna paralel olarak da bölge zenginlikleri üzerinde oturan egemen güçlerin kalıcılaşma müdahalesine değineceğiz…)
Kullanılan ve yararlanılan kaynaklar
- Wallerstein, A. H., “Sistem Karşıtı Hareketler”, Metis Yayınları, İstanbul 1995, sayfa 9-36.
- Marks, K. & Engels, F., “Komünist Parti Manifestosu”, Birinci Baskı, Sol Yayınlar, 1976 İstanbul, sayfa 14.
- Marks, Karl & Engels, Friedrich, “The Communist Manifesto”, Harmondsworth: Penguin/NLR, 1967, s. 84. (Aktaran: Wallerstein, A. H., “Sistem Karşıtı Hareketler” (1995) sayfa 14).
- De Volkskrant, 31 mei 2021 Nederland.
De NRC Handelsblad, 30-31 mei 2021 Nederland.
- De Volkskrant, 3 juni 2021 Nederland.
Devam edecek…
