
Burada bahse konu olan sorunumuz, “Kaypakkaya Hareketinin” sosyolojik doku çevresine uzun bir tarihi öyküden sonra bir miktar sirayet etmiş olan, tarihsel ve arkeolojik özellikler gösteren kültür devletinin inatçı arkaik kalıntılarıdır. Bu durum, artta kalan pre kapitalist üretim ilişkilerini bağrında taşıyan yarı feodal toplumların, üretici güçlerin gelişimine paralel olarak toplumsal ilişkilerini değiştirmek zorunda kaldıkları yeni geçiş süreçlerinde, işçi sınıfının siyasetini ve kurumsal politik örüntüsünü geren bir sorun olarak kendisini dayatmaktadır. Eğer bir politik motifli marjinal grup, toplumsal kurtuluşa dair yolun üzerinde ki problemlere ilgi duymayıp, bunları bilgi, pratik ve akıl yürütme yoluyla çözmekten çok, kutsal ayinler ve popüler radikal söylenceler eşliğinde dejenerasyon ve yozlaşmayı üretmeyi tercih ediyorsa, orada en pespaye ve geri mülk ilişkilerinin hâkim olduğu çürümüş bir yaşam alanının üstü, dokunmanın günah sayıldığı kutsal bir çarşaf ile örtülüyordur. Proletarya hareketinin sosyal dokusu içinde paralel bir örgüt gibi davranmaya çalışan klan kültürünün öne çıkan en önemli iki motifi, ölü sevicilik ve cinsel günah korkusudur.
İnsan, ilk cinsel özgürlük eylemi nedeniyle “cennetten” kovulduğu için daha doğuştan “günahkardır!”. Bu nedenle en ideal insan, cinsel fonksiyonlarından atıl kalmış ve dolayısıyla asla günaha girme şansı olmayan ölü insandır. İşte klanın dünyasında yaşanan abartılı şehit ikon kültünün altında yatan bilinç altı, bu türden ilkel sosyo psikolojik faktörlerle doludur. Klan üyesinin bakire ve Budist rahip bir örgüt arzulamasının sebebi, kendi öz yaşam öyküsünün ikili yaşam ve gizli lümpenlik ile dolu olmasından ileri gelir. Böylece insanın kendisinden ve dolayısı ile kendi öz geçmiş hikayesinden en büyük kaçışı gerçekleşmektedir.
İnsan denen primat soyu, kendi ruhunu on bin yıldır çarmıha geren mülkü en kutsal mertebeye oturtarak, kendi çarmıhçılarına tapınan bir türe dönüşmüştür adeta. Kendisine değme komünistim diyen klan üyelerinin önemli bir kesimi, coşkun bir gönüldaşlık ile kendi öz doğasının kıyıcılarına bağlılıklarını bildirmektedirler. Bilişsel Kapitalizm ve ürettiği yansımal ilişkiler, yeni tipte hormonlu devrimci tipolojiyi yapmaktan öte, insanı en ucuz ve pespaye bir yöntemle yeniden gerçekleştirdi. İnsanın kendisini ve başkalarını tasarımlamak ve kendisi ile başkaları arasındaki ilişkilerin niteliğini yapmak için öz yaşam etkinliğine ihtiyaç duymak yerine, artık cepte taşınan bir mobil telefon, ya da klavye, masa ve sandalyenin yeterli olduğu aptal bir çağdayız. Bir insanın ahlaklı ya da ahlaksız, iyi ya da kötü, devrimci ya da karşı devrimci ve haklı ya da haksız olduğuna karar veren insanın gerçek sosyal rollerindeki eylemlerinin sorumluluğu değil, onun saptırılmış algısını klavyeye dokunarak belirleyen kimliği belirsiz parmaklardır artık!
Marksist literatürde ki yabancılaşma kavramı neredeyse tarih olma eğiliminde. Yabancılaşma, kapitalizmin bu son evresi ile birlikte yeni bir senteze ulaşarak, içinde insan fizyolojisine dair bir tek atom tanesinin olmadığı elektronik plazmadan oluşan Matriks bir dünya yaratmıştır. Bu yeni durum, sınıf zeminden yoksunlaşmış ve kendini gerçekleştirecek sosyal sorumluktan ve bu durumun her bireyi koşulladığı kafa veya kol emeğine de yabancılaştığından ezilen ve uyutulanların uyandırılıp örgütlenmesinde bulma etkinliğine sırtını dönmüş “devrimci” tipoloji artık gerçek maddi dünya ile yeniden ilişkilenme yetisini kaybetmiştir. Bu gibilerin gerçek hayatta bedenine ve ruhuna çakılan çarmıh çivilerinin acısını bir anlık da olsa hissetmeyeceği, mülkiyetin ebediliği lehine uygun değerler ve ilişkiler silsilesini oluşturduğu ve bunları yüksek gönül bağı ile içselleştirdiği yeni bir aşamaya işaret eder. Özürsüzlüğü yüceltmek ve sosyal değişimin ebesi olan zor yasasını özneleri üzerinden töhmet altında bırakma amacında birbirini bulurken, bu başkalaşmış ölçü ve değerleri içtenlikle onaylayan bir akıl ve sanal duyu ili karşı karşıya olduğumuz artık bir gerçektir
Klanın zamana uyumla ürettiği bu sol cilalı hastalıklı yeni fikirler, verili dünya ile felsefi, ideolojik ve kültürel bir gerçek çatışma yaşamamakta, bilakis mülkiyetin daimiliğinin, iki yüzlü bir şekilde mülksüzlerin jargonu ile devam ettirilmesinin tamamladığı bir aşamaya doğru evirilmektedir. Tarihsel mülkün mutasyonuna uğrayan bu yeni tip “Komünist” tipolojik model, gölgesinde döktükleri timsah gözyaşları ile mülkiyet dünyasının üstündeki kanı yıkarken, suçladıkları da kanı dökülenler oluyor. Küçük burjuvazinin ideolojik olarak marjinal ve sapkınlaşmış kesimlerinin ya da başka bir deyim ile ellerindeki bu mülk kırıntısını büyütebilmenin dayanılmaz arzularından mustarip küçük lortların, mülksüzler adına siyaset yaptığı bu modele klan tipi “solculuk” diyoruz.
İçinde mülksüzlerin arzu, özlem, dürtü, sorun çözme ve biliminin olmadığı bir yeni “devrimcilik” icadı olan bu klan siyasetinde, baldırı çıplakların kimsenin umurunda olmadığı, alttakilerin dramının mağduriyet endüstrisine çevrilip, kişinin kendisini pazara huşu ile çıkardığı bir maymun cenneti tasavvuru vardır.
Çoğunluğa hükmeden aptal ve ahlaksız imtiyaz sahiplerini karşısına almaktan korkulan zamanlardayız.
Kolektif akıl tutulması ve kanıksamanın hüküm sürdüğü, ölen bir kişinin arkasından yas tutmanın gereksizleşeceği kadar özgün farklılıkların yitirilip herkesin birbirine benzediği yeni ve tuhaf bir zamandayız.
Bu zamanda, arkaik özellikler gösteren politik bir dünyada gizem dışı, tarihsel maddeci açıdan tanımlanabilinir bir eylem bulunmaz. Bir politik çerçici üretimi olarak anı anlatıcılığına konu olan geçmişin bütün eylemleri, klan dünyası için bir ritüeldir ve burada felsefi bakış açısının ortaya koyduğu kavramsal çerçeveye yer yoktur.
Klan dünyasının siyasi dili, simgeler, ayinler, fısıltılar ve sloganlardan oluşmaktadır. Yani algılanan gerçeğe benzer görüntü, bu bahsettiğimiz ilkel motifler aracılığıyla dile getirilebilmektedir.
En ilginç olanı, bu tür ilkel politik ilişkiler dünyasında hiçbir nesne ve eylem, açık bir şekilde, bağımsız ve kendine içkin değeri ile bulunmaz. Politika bilimine konu olan nesnel koşullar ve eylemler, onları aşan bir mahiyette metafizik özellikler kazandıkça garip bir şekilde birer gerçeğe dönüşürler.
Arkaik kültür kalıntılarından mustarip siyasal klanın dünyasında para ile ilişkiler oldukça bozuk olup, birikimde tutuculuk, mülk ediniminde gizli bir bencil hırs ve miras hukukunda ataerki gibi yaşam özellikleri baskındır.
Toplumsal cinsiyetin ürettiği bölünmüş ve hastalıklı bakış açısı nedeniyle cins ilişkilerine dair algı biçimi, daha başından ilan edilen ve karanlıkta kalan dejenere bir sağduyu sistemden gücünü almaktadır. Namus kavramını kutsal bir değer kabul eden ve eşcinsel tercihi ise fiziki doğada kaynağı belirsiz bir fobi olarak gören, özel mülke dair bir antik manzumeler dünyasını andıran klanın metruk düşün dünyası, komünist aydınlanmadan öfke ve korku duymaktadır…









