
Elli yıllık politik geleneğimizde, radikal bir devrimci aydınlanma devrimine duyulan ihtiyaç, gelecek kuşaklara bırakılamayacak kadar kendisini tarihe dayatmaktadır. Ekonomik süreçlerden ve dolayısı ile tarihten yalıtılmış bir tek toplumsal sorun yok gibidir. İş yapma enerjisi güçlü teorilerin, etkili proleter politikaların ve dolayısı ile toplumsal kurtuluş yolundaki gerici sınıfsal dağları tepeleyecek tarihsel eylemlerin ortaya çıkması için kolektif devrimci bir eleştirel aydınlanma ve inisiyatif hareketinin ortaya çıkması gerekmektedir. Geçmişte gerçekleşen ve etkileri günümüzde hala dünyanın çeşitli bölgelerinde süren Çin kültür devrimi, birazda kendi tarihsel döneminin ihtiyaçları doğrultusunda, bahsettiğimiz benzer argümanlara cevap olabilmenin gerekliliğinden doğmuştur.
Maddelere dair enerji alanındaki hiçbir hareket kendi öncelinin bir varoluşsal tekrarına yol açmadığı için, hiçbir kültür devrimi de bir başka kültür devriminin kopyası olamayacaktır. Tarih de tıpkı madde gibi durağan değildir ve dolayısı ile madde ve onun varoluş biçimi olan tarih, kendi seceresinden bir kareyi yeni bir döneme kopya olarak aktaramamaktadır. Tarih bir kez oluştuktan sonra üretim güçlerinin gelişmesi ile beraber evrensel bir nitelik kazanmakta ve böylece tarihin dışarısı kalmamaktadır. Emperyalizm çağı ile beraber modern sömürü ilişkilerinin yerkürenin her köşesindeki insan topluluklarına ulaşması ve oradan artık dünya doğasına ve uzaya dayanmış olması bu durumu görünüyor kılsa da aslında çok eski zamanlarda da Amazon ormanları ve Hint okyanusu gibi bazı yerlerdeki tarihsel gelişimden etkilenmeden yaşayan istisnai kayıp klan topluluklarını saymazsak durum genelde aynıydı. Tarihte ilkel köleci toplum ilişkilerinin Grek- Roma ve Ortadoğu benzeri dünyanın belli bölgelerinde yoğunlaşmış olması, bu ilişkilerin coğrafi keşifler ile yaygınlaşmadığı ve bu egemen sosyo ekonomik formasyonun dışında kalan bölgelerde özel mülk ilişkilerinin bireysel ve Asyatik toplumlarda görüldüğü gibi, devletçi biçimlerinin yaşanmadığı anlamına gelmiyor. Üretim güçlerinin eski tarihsel formasyonu içinde tarih niceliksel bir farklılaşma ile hareket edip yeryüzünü kaplıyordu. Kapitalizmin yapısal olarak sürdürülemez olan son çürümüş aşamasında ise bu niceliksel hareket parametreleri daha çok adeta tekilleşme aşamasına gelerek niceliksel ayrımları daha yakınlaştırıp dizayn ederek kendi doğa dışı yabancı yasalarının dolayımlamasından geçirmektedir. Bu direkt ve indirekt yollardan dolayımlamaya uğramayan şeyler dünyası kalmamış gibidir.
Eski çağlarda sömürü ilişkileri doğduktan sonra bile dünyanın herhangi bir köşesinde bir insanın aç kalmasına neden olan başka bir sebep bulunurken, günümüzde sebebe dair niteliksel ve niceliksel ayrılıklar ortadan kalkarak bütün olayların sebebi tekilleşmiştir. Mesela gün boyu nehirde balık avı becerisinin başarısız geçmesi nedeniyle besinsiz kalma olayı gibi. Artık meta ilişkisinden yalıtık insan ilişkisi kalmadığı gibi bu ilişkilerden soyutlanmış bir fakirlik ya da yoksunluk durumu da ortadan kalkmıştır. Çünkü artık yerküremizde ücretli modern kölelik sistemi ve dolayısı ile devlet vergisinden muaf kalan bir kişi kalmamıştır. Zira artık kapitalizm, doymak bilmez kâr hırsı nedeniyle nehirleri kirletmekte ve balıkları da öldürmektedir. Bu anlamda sözü getirmek istediğimiz yer, politik geleneğimizin sosyolojisi içinde ortaya çıkan klan öbekleşmesi, kapitalizmin gelişim yasaları ile çelişmeli görünüyor olsa bile bu tamda özü çarpıtılmış ekonomik insan etkinliğinin kapitalist hale içkin tarihselliği ile uyumlu durmaktadır.
Son birkaç on yıllık sosyo ekonomik geçiş dönemi nedeniyle esasta sancılı ve sınıf ayrımları çok belirgin olmamaktan daha belirgin olmaya doğru tasfiye olan köylü üretim tarzının kültür salınımından artta kalan artık ile, liberal yıkıcılığın içi çe geçmişliği, bizdeki klanın sosyo kültürel dokusunu ele vermektedir. Mesela artık birey otuz yıldır İstanbul’da ya da Avrupa’da yaşamaktadır, artık değişen bir sınıf ve sosyal dokunun bileşenine dönüşmüştür gerçekte ama doğal olarak hala geçiş toplumu öncesi arkaik sınıfın kültür ve düşünüş modelinin taşıyıcısı durumundadır. Çünkü ekonomik formasyonlar biçim değiştirse bile, eski formasyonun üst yapı değerleri daha uzun bir süre varlığını korumaya devam eder. Yalnız burada bunu yüksek sesle belirtmek gerekiyor ki, klan yapılanmasının sosyal ve ritüel hareketlenmesi köylü motifli görünse bile esasta eylemlerine ve sorun çözme noktasında davranışlarına yön veren militan liberalizmdir. Bu durum proleter geleneği, sosyal çevresinde ki bu paradoksu halk arasındaki çelişkiler kapsamında kontrolde tutup çözme gibi bir devrimci politika uygulamada zorlayacağa benziyor. Aslında bunun sebebi son yıllarda yaşanan ideolojik, davranışsal, kültürel ve kavramsal post modern mutasyondur.
Memur tipi demokratik kadro, sivil yaşam ile toplumsal sorumluluk alanı arasındaki niteliksel farklılıkların ortadan kalkıp silikleşmesi, devrimci görevlerin boş zamanlarda yapılacak ikinci bir ek iş olarak görülmesi, akrabalık/kan bağı ve ahbap – çavuş, hemşeri – hısım ve aşiret – ocak ilişkileri, ticari ilişkiler, kültürel yozlaşma, tükenmiş kişilik sendromu, etik ve insani ahlak yitimi, başkalaşmış post modern değer ve ilişkiler örüntüsü ve patolojik/psişik yapı bozukluğu gibi nedenlerle toplumsal reaksiyon azaldığı için gericilik hukuk tanımıyor. Sorunların kaynağı toplumsal olsa da, peki bunun sorumlusu toplum mudur yoksa Sosyalist demokratik kurumlarda çalışan devrimciler midir? Sosyalist demokrasi mücadelesini engellemek isteyen muhtelif bir avuç sabotajcı eğer hesaba katılmazsa, bütün radikal motifli davranışına rağmen yozlaşıp çürüdüğünden, farkındalık anlamında bile henüz haberi olmayan klan dünyasının sakinlerinden biz değişim gibi devrimci erdem bekleyebilir miyiz?. “Eğer ben çürümüşsem bütün dünyayı şantajla, tehditle ve öfkeyle çürümeye zorlarım.” diyen bu gerici cahil cesaret ruhunu nereden alıyor? Tatbiki çoğunlukla, etrafındaki kafa kol ilişkilerinin esiri olmuş ve kaliteli, ilkeli sosyal ilişki niteliğini kaybetmiş, edilgen “ sosyolojik” zeminden alıyor. Günümüzde bu tür prototip devrimcilerin sayısının epey fazla olması, bir dönüşüm ve inşa sürecinin hızını kesen önemli bir etken rolündedir. Eğer bizim “gelenek toplumu” olarak sosyal ilişkilerimiz ilkeli ve nitelikli bir hale gelirse, kaçınılmaz olarak bu sosyal vandallık gerileyecektir.
Sosyolojinin kurucusu Emile Durkheim, sosyal olayların gözlemlenmesine ilişkin kuralları açıkladıktan sonra, normal olan ile anormal olan olayları da birbirinden ayıran yasalara ihtiyacımız olduğunu bizlere bildiriyor. Bizim klan yapılanması ile ilişki biçimimiz, normal, yani olduğu gibi olan olaylar ile, anormal, yani olması gerekenden farklı olan olaylar arasındaki ayrımın ortadan kalktığı biçimiyle olamaz. Normal ile patoloji arasındaki ayrıma varamayan bireylerin komünist olma iddiası gülünçtür. Eğer anormal yada patolojik bir olay tıpkı Durkheim’ın açıkladığı biyolojik olaylar gibi kendisi olarak kalıyorsa burada o devrimci çevre ilişkileri patolojinin bir sosyal deneği olmaya aday hale gelmiş demektir. Anormal olanı kınamamak ve tepki göstermemek de başka bir anormalliğin varlığını ele vermektedir.
Klan sosyolojisi bir modern proleter hareket tarafından barışılacak bir konu asla değildir. Proleter hareket, örgütsel sosyolojisi dışındaki toplumsal alanda bile klan sosyolojisi ile ileri ve geri karşıtlığı temelinde bir çelişme ve çatışma halindedir. Örgütsel sosyoloji etrafında ise bir klan oluşumuna müsaade edilemez. Sosyalist demokrasinin bugünden yarına yapısal politikasında, bu tür gerici öbekleşmeleri dönüştürmek yada demokratik disiplin tüzüğünü aktive etme hakkı vardır. Saflarını, harekete geçirmeye çalıştığı işçi ve emekçi sınıfın kurtuluşuna ve sınıfsal dokusuna uygun tahkim etmek zorunda olan her sınıf öncüsü, insan malzemesini İkna edip dönüştürmek zorunda olduğu kadar, dönüşüme direnen ve kazanımı tüketen ve çürüten unsurları kovmayı da aynı ölçüde sorumluluk olarak görür. İkisi de uygulamanın niteliği bağlamında oldukça hukuki ve demokratiktir. Sınıf bilinçli sosyalist işçi sınıfı kendi örgütlerinde eli kolu bağlı değildir bu konuda. Bizim açımızdan demokrasi demek, proletaryanın müttefiki olan halk sınıf ve katmanları ile beraber kendi ekonomi politiğinden doğan kolektif hukukunu azınlık sömürücü büyük sınıflara karşı dayatmak ve uygulamak demektir. Bu hukuku tanımayanların demokrasimizin doğal bileşeni olmaya hakkı yoktur.









