
Yazar/Düzgün Kobani
Yazının daha en başında belirtilmelidir ki devrimci-halkçı yerel yönetimler; devrimci niteliklerini programlarından alan yönetimler olduğundan onları değerlendirirken esas alınacak temel de bu programlarıdır. Sözgelimi, sendika, dernek, vakıf, kooperatif ve siyasi partilerin niteliği nasıl ki programlarında ifade edilen amaçlarla tanımlanıyorsa devrimci halkçı yerel yönetimleri değerlendirirken ve egemen sınıfların yerel yönetim anlayışıyla arasındaki farkı tanımlarken de öncelikle yerel yönetim programları üzerinden yapabiliriz. Dolayısıyla, programın öznelerinden herhangi birinin tekil bir davranışı üzerinden bütünün niteliği açıklanamayacağı gibi; programın hem uygulanmış hem de henüz deneyimlenmesi için zaman ve koşul gerektiren “eksiklikleri” üzerinden söz söylemenin abesliğini de görmüş oluruz.
SMF’nin Devrimci-Halkçı Yerel Yönetimler Anlayışı ve Sahadaki İttifak Siyaseti, Tecrübe Kazanımlarını Görmek ve Doğru Tanımlamak.
SMF, üzerinde yükseldiği siyasal zeminine uygun olarak ortaya koyduğu ittifak siyasetiyle Türkiye–Kuzey Kürdistan’daki devrimci siyasi hareketlerin ve öznelerini her zaman öncelik olarak görmüş ve ittifak zeminini, nitelik olarak karşı-devrimci olmamakla birlikte çeşitli yönleriyle daha geri duran kurumlarla da kurmayı başarmış ve bu doğrultuda Dersim Demokratik Halk Dayanışması (DDHD) ile sahaya inmiştir. Tarihin bazı kesitlerinde kimi ilçe ve beldelerde yerel seçimlere tek başına girildiği dönemler olsa da bu süreçlerde dahi ittifak siyasetinin bütün gereklerini en çok zorlayan olmuştur.
SMF’nin Hozat’la başlayıp, Mazgirt, Ovacık ve Dersim merkeze taşınan ve yaklaşık yirmi yıla yayılan devrimci-halkçı yerel yönetim siyaseti yalnızca kendi coğrafyamızda değil, aynı zamanda çeşitli ülkelerdeki ilerici, devrimci ve sosyalist hareketlerin de dikkatini çekmiştir. Fransa, İspanya, İngiltere ve Avusturya gibi ülkelerden delegasyonlar ziyaret etmiş; aynı şekilde SMF’nin yerel yönetim temsilcileri de bu ülkelerin bazılarına giderek temaslarda bulunmuştur. Bu ziyaretlerde düzenlenen sempozyumlar, paneller ve brifingler aracılığıyla devrimci–halkçı yerel yönetim deneyimi kapsamlı şekilde aktarılmış, uluslararası düzeyde tartışılır ve sahiplenir hale getirilmiştir.
Peki genel olarak halk sınıf ve tabakalarının temel çıkarlarını esas alan SMF yerel yönetimlerini sisteme alternatif hale getiren uygulamaları nedir?
Öncelikle, şeffaf yönetim anlayışı doğrultusunda belediyenin gelir ve giderlerini halkın denetimine açık hale getirerek hesap verebilir bir yönetim modeli oluşturmuşlardır. Buna paralel olarak belediyenin kapılarını halka açmış, bürokrasiyi zayıflatan ve belediyeyi halkın hizmetinde bir kurumu olarak yeniden konumlandıran bir yaklaşım sergilenmiştir.
Yerelde hayata geçirdiği kooperatiflerle toprağın işletilmesi ve üreticiliğin teşvik edilmesi yönündeki uygulamalarla, üretim kültürünün yeniden canlanmasına katkı sunulmuştur. İşçilerin temel haklarını belirlerken egemen sınıfların çizdiği sınırları zorlayan bir tutum sergilenmiş; Türkiye işçi sınıfının tarihsel mücadelesinin simgesel bir momenti olan 15–16 Haziran Direnişi’ne atıfla belediye işçilerine 15–16 Haziran ikramiyesi tanımlanarak işçi sınıfından yana siyasal bir kazanıma meşruluk kazandırmıştır.
Emek sömürüsüne karşı, işçilerin temel haklarından biri olan sendikalaşmayı değil zorlaştırmak, aksine tüm çalışanları sendikal örgütlemeye teşvik etmiş, sözleşmelerde son sözü sendikaya bırakarak, maaş ve ücretlerde Türkiye standartlarının en üst düzeyine ulaşan bir iyileştirme gerçekleştirilmiştir. Bu çerçevede sendika ile imzalanan resmi protokol kamuoyuna açık bir biçimde ilan edilmiştir. Aynı perspektiften, işçi sınıfının tarihsel mücadele ve kazanımlarını simgesel düzeyde görünür kılan 1 Mayıs Anıtı, Dersim merkezde inşa edilerek kamusal alana yerleştirilmiştir. Bu anıt, Marksist literatürde ‘zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan’ proleter öznenin tarihsel-politik konumunu temsilen bir sembol olarak, emekçi sınıfların kolektif belleğini mekânsal düzlemde görünür kılmıştır.
Ataerkil iktidar, kültür ve normlarını tanımayarak, kadını üretimin örgütlenmesi ve yönetmesinde iradeleşmesine olanak, teşvik ve koşul yaratmış; kadın kooperatifleri kurulmuş, sahada kadının üretim gücünü ve özgüvenini artıran önemli adımlar atılmıştır. Kadın doğasının zorunluluğu tarafından tanımlanan özgünlükleri üzerinden dinlenmelerinin meşru olduğundan hareketle ayda bir gün regl iznini hukuklandırmıştır. Bunun yanı sıra yine halkın temel ihtiyaçlarını gözeten bir perspektifle, Dersim merkezde kurdukları aşevi aracılığıyla 200’ün üzerinde yoksul haneye düzenli gıda desteği sunarak sosyal yeniden üretim alanına müdahalede bulunmuştur.
Devrimci-halkçı yönetim, kamusal hizmet alanlarından biri olan su ve ulaşımın, piyasa odaklı tarifeler üzerinden ücretlendirilerek geniş halk kesimleri için ciddi bir ekonomik yük haline getiren geleneksel siyaseti reddederek hem su ücretlerini hem de yol ücretlerini sembolik düzeye indirmiş; böylece kamusal hizmetlerin piyasalaştırılmasına karşı alternatif bir belediyecilik pratiği ortaya koymuştur
Devrimci-Halkçı Yerel Yönetimlerin Kazanımları ve Devrimci Hareketlerin Sınavı!
Bu yazıda, devrimci–halkçı yerel yönetim programının somut uygulamalarını ortaya koyduk. Şimdi, bu deneyimin sınıf hareketleriyle kurduğu ilişkiyi ele almak gerekmektedir. Genel olarak bakıldığında, sınıf hareketlerinin bu kazanımları sahiplenme ve ileriye taşıma kapasitesinin zayıf kaldığı görülmektedir.
Öncelikle altı çizilecek gerçeklik şudur: Devrimci–halkçı yerel yönetimler, egemen sınıfın topluma yönelik saldırılarını bütünüyle bertaraf etme kapasitesine sahip değildir. Ancak bu deneyim, söz–yetki–karar süreçlerinde kitleleri özneleştiren ve doğrudan denetime dayalı bir siyasal mekanizma kurarak, karşı bir pratik üretmenin mümkün olduğunu göstermiştir. Dolayısıyla, bu program, yerel ölçek üzerinden sınıf mücadelesinin kurumsallaştırılabilir ve genişletilebilir bir zemine sahip olduğunu hem teorik hem de pratik düzeyde doğrulamıştır. Kapitalist bir sistemin hukukuyla sınırlanmış bir düzlemde, sosyalist bir devrim yapılacağı iddiasında değiliz. Ancak bu deneyim, toplumun temel ihtiyaçlarına yönelik sosyalist bir programın yerel ölçekte prototip biçimlerde inşa edilebileceğini göstermiştir.
Dersim halkının sosyalist bir program etrafında birleşerek belediyeyi kendi temsiliyetinin kurumsal alanı haline getirmeye aday olması, önemli bir siyasal kazanımdır. Bununla birlikte, bu süreçte ortaya çıkan kazanımların sınıf çıkarları doğrultusunda kolektifleştirilmesi yerine, grupsal kaygılar doğrultusunda görmezden gelinmesi ve yer yer itibarsızlaştırılması, devrimci hareketlerin temel zaaflarını da işaretlemiştir. Devrimci–halkçı programın kazanımlarını sahiplenmek yerine, temsiliyet alanlarındaki kimi yetersizlikleri merkezine alan karşıt söylemler bu zaaflara en somut örnektir. Programın öznesi olan aktörlerin her girişimi, magazinel bir dil aracılığıyla itibarsızlaştırılmaya çalışılmış; böylece politik rekabet, yapıcı eleştiriden ziyade yıpratma pratiği üzerinden kurulmuştur. Daha da vahim olan, devletin halkçı-devrimci yerel yönetim programına karşı aldığı rövanşist tutumla Maçoğlu hakkında “kamu zararı” davası açmasına karşı DİSK’in kadınlar ve işçiler lehine kazanılan hakların geri alınmasında tavırsız kalması ile sınıf hareketinin kimi öznelerinin seyirci tavrıdır.
Halbuki Maçoğlu başkanlığındaki Dersim Belediyesi ile DİSK arasında yapılan ve kamuoyuna ilan edilen protokol, emek lehine birçok ilki barındıran tarihsel kazanımlar içermekteydi. Şimdi ise bu kazanımlar, devlet tarafından hedef haline getirilerek belediyenin sendika ile ortaklaşa elde ettiği haklar bu kez ‘belediyeyi zarara uğratma’ argümanıyla kriminalize edilmeye çalışılmış ve ilgili dönemin belediye başkanı hakkında dava açılmıştır. Buna karşın, başta sendika ve odalar olmak üzere Dersim’deki birçok demokratik kurumun bu durum karşısında sessizliğini sürdürmesi; özellikle de devrimci hareketlerin aynı tutumsuzluğu devam ettirmesi, kendi tarihsel çıkarları ile eylemsel pratikleri arasındaki kopuşu daha da görünür kılmıştır. Bu örnekler, sınıf hareketlerinin karakterinin aşınmakta olduğuna ve kolektif sınıf çıkarları yerine grup-merkezli perspektiflerin belirleyici hale geldiğine işaret etmektedir.
Sonuç
Dersim halkı ve coğrafyası tarihsel olarak Türk hâkim sınıflarının sistematik baskı ve saldırı politikalarına maruz kalmıştır. Güncel dönemde bu saldırılar, kültürel yozlaşma, uyuşturucu ve fuhuş gibi araçlar üzerinden toplumsal iradeyi çözmeye ve teslim almaya yönelmektedir. Egemen sınıflar, sınıf mücadelesinin öznelerini zayıflatarak toplumun direncini kırmayı hedeflemekte; bu nedenle saldırı konseptini güncelleyerek sürdürmekte, Dersimlinin ‘bizim çocuklarımız’ dediği devrimci öznelerle dersim halkının ilişkisini koparmaya dönük bir strateji işletmektedir. Bu süreç hem devrimci öznenin hem de toplumsal dayanışma ağlarının savunma kapasitesini zayıflatan bütünlüklü bir hegemonya projesi olarak işlev görmektedir.
Siyasal mücadeleyi egemen sınıfın saldırı stratejilerini gözetmeksizin yürüten ve sınıfsal çıkarlar yerine fraksiyonel çıkarları önceleyen hiçbir “devrimci hareket”in hareket veya devrimci kalamayacağının kanıtını arayacağımız yerde yine tarihtir. Her sınıf işini yapar…







