
Başlarken, zan yaratmamak adına not düşmek farzdır… Burada konu edilen isim ve isimler etrafındaki anlatım gerçek değil, soyutlama kurguyla yazılan bir hikaye denemesidir. Ama gerçek yaşamda karşılığı olan bir hikayedir ve bu hikayeden yola çıkarak bir gerçeğe parmak basmayı amaçlamaktayız.
Saygı dilenilmez, saygın olunur!…
Aliminden kamil bir adam vardı, adına Mülayim derlerdi. Mülayim çok bilgili, tecrübeli, yetenekli ve birikimli biriydi. Devrimci bir sanatçı, edebiyatçı ve bilim insanıydı. Buna mukabil, son derece mütevazı ve alçak gönüllüydü. Saf ve temizlik manasında tarif edilen budala cinsindendi. Yaşamı ciddiye alıyordu ama bir parça gırgır-şamatayı seviyor, kendisiyle alay etmekten haz duyuyor gibiydi. Yerli-yersiz kedisini hasrediyordu. Belki bilerek yapıyordu bunu; belki bir kültür, belki bir bilincin oturması için… Kendisiyle alay etmesi ve kendisini hasretmesi belli ki korkusuzluğundan ileri geliyordu. Korkusuzdu çünkü, gizlisi-saklısı yoktu, kendisini çırılçıplak seriyordu alemin önüne ve olduğundan farklı görünme kaygısı da yoktu. Gizleyecek veya gizlediği bir şeyi olmadığı için korkacağı Bir şeyi de yoktu.
Mülayim’in bugünkü hali, geçmişinin üzerine kuruluydu. Dingin olan şimdisine karşın, dünü oldukça dalgalı, serüven doluydu. Doğrusu-yanlışıyla devrimin bir hamalıydı… Geçmişi bugününden çok daha kuvvetli ve bugünü geçmişinden çok daha ileriydi.. İşin özü Mülayim iyisinden bir insan portresiydi. Ne az, ne fazla… Yani, Mülayim insanın gösterebileceği becerilere sahip olmakla birlikte, insanın yapabileceği hatalara da sahipti. Kuşkusuz ki, Mülayim devrimci ve saygın bir insandı. Abartmasak da, en azından bir devrimci olduğunu teslim etmek haktır.
Bu Mülayim, ben de dahil, bir çok devrimciden siyasi yaftalara, hakaret ve damgalamalara maruz kalmış biriydi. Belki bir kısmını hak ediyordu. Ama fazlasını değil… Mülayim, bu suçlamalardan, duymadıklarına da duyduklarına da kısmen duyarsız kalıyordu. O, cevabını genel olarak ürün ve eserleriyle vermeyi yeğliyor gibiydi. Eh her söze yetişecek vakti de, takati de olamazdı. Çıkar yolu yazarak göstermekte bulmuştu. Çok yazdı, yazıyor… Suçlayanların bir kısmı onu anlama durumuna gelse de, bir kısmı kendisinin ona yüklediği role bağlı olarak umduğunu bulmadığı için suçlayıcılığını edebi zorlayan mertebelere çıkararak devam ediyor. Mülayim her zamanki sakinliğini koruyup olup-biteni ‘‘insan hata yapar, ben de hata yaparım‘‘ tadında ters tepki vermeden karşılamaya devam ediyor. Bazen, ağır haksızlıklara isyan etse de, yazarak konuşmanın ötesine inatla geçmiyor; ötesine gerek de duymuyor.
Öyle ya da böyle, Mülayim belli insanlar tarafından ekol alınıyor. Ekol denk değilse, ona özenen, ona benzemeye çalışan ya da onu taklit etmeye çalışan bir çok insan var dersek yerinde olur. İşin kötüsü, onu taklit etmek isteyenlerin, en azından bir kısmının, onun insan portresinden uzak ve kötü birer kopyacılar olduğunu söyleyebiliriz. Bunlar gösteriş meraklısı ve olduğundan farklı görünmeye çalışan tiplerdir. Kullanabilecekleri her şeyi bencil egoları için kullanan ve değerleri basamak etmekten sakınmayan vb. vs. özellikleriyle densiz olup, Mülayim’e hiç benzemeyen tipten portrelerdir. Bu portelerin adı, ben egosuyla özdeştir. Lakayt ve ciddiyetsizdirler. Arlanmazlıkları şu ki, bu özellikleriyle Mülayim’e benzemeye çalışmakta, onunla kendi aralarında bu özellikleriyle bir bağ kurmaya cüret etmektedirler.
Mülayim, entelektüellerin sınıf mücadelesinin belli gündemleri karşısında aldıkları somut tavrı eleştirdi. Kendi kendisine paha biçen gösterişçi, gösterişçi olduğu kadar ben egosuyla yüklü lakayt taklitçi söze girerek, ‘‘sevgili üstadım bizlere biraz haksızlık etmiyor musun?‘‘ diye sordu. Mülayim verecek yanıt bulamadı, içinden hadi oradan densiz diyerek geçiştirdi soruyu.
Mülayim, sözlerini edebiyat ve sanat üzerine sürdürdü. Yaşama dair bolca anlatımdan sonra, resimden, heykelden, romandan, şiirden söz etti… Bunlar üzerine geniş bakış açısını anlatarak, bu alanda devrimci hareketin zayıflıklarına işaret etti… Canlı kulağıyla dinleyip sünger gibi emen dinleyicilerden biri kafasında doğan çelişkiyi soruya dökmeye hazırlandı ki, yine o malum portre hızlı davranarak, ‘‘sevgili üstadım biz edebiyatçılara karşı biraz katı değil misin?‘‘ diyerek bir kez daha çoraptan çıktı. Mülayim ne diyeceğini bilemedi, bocaladı soru karşısında. Biraz durdu… Tabiatı değildi insanı incitmek, ama bir yanıt vermeyi de ihmal etmedi. ‘‘Edebiyatçılardan, devrimci hareketten söz ettim, senden değil!‘‘ diyerek anlayanın anlayacağı tarzdan hokkalı bir yanıt verdi. Bunun yeteceğini sandı… Ama ben egosu yüksek gösterişçi portre, işi arlanmazlığa vuran gırgırla, ‘‘tam da benden bahsediyorsun işte‘‘ diyerek sebep olduğu alaycı gülüşmelere ortak olmaktan geri durmadı.
Mülayim serinlik veren edasını bozmadı. Kibarca duymazdan geldi ve diğer dinleyicilere dönerek konuşmasını sürdürdü. Muhatap alınmadığını gören lakayt portre, ‘‘sevgili üstadım tartışmaktan kaçıyorsun‘‘ diyerek Mülayim’in sabrını zorladı. Milayim, ciddiyetsiz bu tiplere karşı sözün kifayetsiz olduğunu iyice anlamış olmalı ki, gülümseyerek karşılık verdi. Zira, bu gülümseme, ‘‘gülünecek durumdasın‘‘ demeye geliyordu… Fakat oturanların gülüşmelerinden rahatsız olmayan malum portre, Mülayim’in gülümsemesinden hiç rahatsız olmadı; bilakis Mülayim’in kendisine karşı ikrarda bulunduğunu söyleyerek egosuna cila atmayı ihmal etmedi.
Mülayim, istifini bozmadı, yine anlayanın anlayacağı dilden ama yine başka dinleyicilere dönük olma kaydıyla hitabına devam etti… Uzunca anlatıp şu sözlerle sohbetini bitirdi:
‘‘Ciddi meseleler ciddi insanlarla konuşulur. Gayrı ciddi atmosfer ciddi meselelerin konuşulmasına fayda sağlamaz. Oysa, her şeyin bir yeri ve zamanı vardır. Kahvehanede olsaydık normal karşılardım. Kendisini merkeze koyan anlayış ya da kendisini her şeyin merkezinde gören kibir kimseyi yüceltmez, saygın kılmaz. Sizlere önerim, yaşamınızla saygın olmayı hak edin, hiçbir zaman hak etmediğiniz saygınlığı istemeyin ve kendi kendinize kıymet biçmeyin. Bırakın başkaları size saygı duysun, siz saygı dilenmeyin! Saygı dilenciliği zavallılıktır, devrimci insan için en utanılacak durumdur. Kimilerinin durumu maalesef böyledir…‘‘
Mülayim’in hoş bir serinlik veren daimi mizacı son sözleriyle birilerini buz odasına koyarak terbiye etmek için hayli hayli yeterliydi. Büyük bir sessizlik çöktü oturan kalabalığa. Kalabalık sessizliğe bürünürken, istisnasız olarak hepsinin gözleri soğuk terler döken o kim olduğunu ve nerede olduğunu seçemeyen kendine hayranın üzerindeydi… Ve bu kez mamur kalkamadı yerinden, olmayan saygınlığını Ben çantasına koyarak sıvıştı… Mülayim üzüldü; istemediği ama zorlandığı bir sonuçtu… ‘‘Hak etti‘‘ diyerek üzüntüsünü teselli etti.
Mülayim’in başına gelenlerin daha fazlası devrimcilerin başına gelmektedir…
Sohbet bitmesine bitmişti. Ama demokratik zeminde ve canlı-kanlı yüzleşmede mihenk tutturamayanların, kaçak döğüşe tenezzül edip kümelendiği ve “at iziyle it izinin” birbirine karıştığı, sınırsız ve sahte burjuva özgürlükçü alan olan kamuoyuna açık sanal minderde kendilerini tatmin etme ve mahcubiyetlerini telafi etme çabaları bitmedi.
Her türlü kirliliğe, provokasyon ve çirkefliğe vatan olan ilgili sanal alem, gerçek yaşamda dikiş tutturamayan ya da gerçek çabaya gelemeyen burjuva özgürlükçü sorumsuz öbeklerin buluşarak kullandıkları, diz boyu kirliliklerden rahatsız olmayıp bencilliklerine kurban olarak tamah ettikleri ve aynı zamanda karanlık güçlerin devrimci güçlere karşı puslu savaş yürüttükleri özel bir mecradır. Devrimcilerin bu mecrayı kullanması uygun değilken, her türden kirli ve gerici emellerle kullanılış biçimine karşı bilinçli bir tutum içinde olmaları şarttır. Devrimci geçindikleri halde, ucuz ve niteliksiz olan insanların anlamsız kinle karalama, öç alma ve bencil hırslarına yenik düşerek bu mecrayı umar bulması ise, tamamen yabancılaşma, çürüme ve yozlaşmalarının göstergesidir.
Mülayim’in hikayesindeki ilgili muhatap sadece bir örnektir. Ne yazık ki, muhatap dediğimiz bu tipten çok daha kaba, çok daha kötü tarzda ve tamamen manidar-niyetli olarak bu mecrayı kullananlar var. Yerini tayin edemeyen ve bilmeyenler oldukça fazla var. Kast ettiklerimizin çoğu devrimcilik adına bu mecrada boy göstermektedir. Fakat bunların zerre kadar saygınlığı yoktur. Tenezzül ettikleri yöntem, tercih ederek kendilerine uygun gördükleri ve kullandıkları bu mecranın muhtevası ne ise, orayı mücadele aracı olarak kullananların kalitesi de odur. Saygın olan her şey, ancak saygın araç ve yöntemlerle temsil edilebilir. Devrimci kaygı gerici araçlar üzerinden sürdürülemez. Demokratik kültür ve ahlak, hakkaniyetli mücadele biçimlerini kullanır, demokratik şartlarda dövüşür; muhatabına dönük teşhir, karalama, yıpratmada vb. vs. karşılık bulan cezalandırmanın tek taraflı yürütülmesi yargısız infazdır ve devrimci kişilik bunu reva görmez. ‘‘Her yol ”mubahtır‘‘ görüşünden beslenen ‘‘mücadele‘‘ tavrı ve tarzı kirli mücadeledir. Saygın olan ‘‘hasımla‘‘, özellikle ideolojik hasımla eşit-demokratik ve objektif şartlarda yürütülen mücadeledir. Bizleri var eden değerlere saldırmak ve onurlu, saygın olmayan yöntemlerle saldırmak kendimizi inkar eden çürüme halidir. Maalesef bencil hırsların esiri olup gerçeği unutan, gözlerini karartarak kendi değerlerine saldıran ve gerçek düşmanlarına ayırmadığı zaman veya etmediği, edemediği mücadeleyi kendinden olanlara karşı yürüten gereğinden fazla saldırıya tanık olmaktayız. Burjuvazinin kanlı pençesine el kaldırmakta cılız kalanların, devrimci dinamikleri kanatırcasına tırnaklayan saldırgan öfkesi ironiktir.
Ne dediğin kadar, nerede durduğun da en az o kadar önemlidir. Yerini ve dediğini bilmeyenlerin gideceği yer de belirsiz ve bilinmezdir. Lakin devrimci yer ve mekan olmadığı kesindir. Doğru yöntem doğru yere, hatalı yöntem yanlış yere götürür… Mücadelemiz alenidir, yerimiz de… Bizlerle mücadele edenlerin mücadele yöntemi ve amaçlarına bağlı olarak gidecekleri yer devrimci değil, burjuva yaşamdır. Bu defalarca tecrübe edilmiş bir pratik, kanıtlanmış bir süreçtir… İddiada ne kadar devrimci laf edilirse edilsin, gerçek nedenler üzerinden gidilen sonuçlar, laftakine değil, devrimci gerçeğe gider. Bu gerçek sınıflar mücadelesinde durduğumuz yerle sabittir. Lakin, herkes gideceği yere gitmekte özgürdür. Batağa gitmek isteyen de, devrime gitmek isteyen de…
Birlik anlayışı sağlam olmayanların devrim iddiası boş bir safsatadır…
Kimileri o yolla, kimileri bu yolla, kimileri örgütsel, kimileri kişisel hırsla ama her halükarda hepsi bencil hırsta odaklanıp kolektife saldırıp devrime zarar verdiler.
Söz, bencil hırsın batağına saplanan yüksek egolu kimselere para etmiyor-etmez desek yeridir. Kolektif, zengin tecrübesiyle doğruyu da yanlışı da tanıdı. Kolektif konuşalım dedi, onlar dinler gibi yaptılar. Yanlıştır dedi, doğru dediler. Yapmayın dedi, yaptılar. Usul bozuk dedi, adap bilmediler. Hata yapmayın dedi, hatayı büyüttüler. Savrulmayın dedi, uçmakta ısrar ettiler. Parça-bütün ilişkisini esas alın dedi, parçayı tercih ettiler. Kolektifi kişisel kaygıya kurban etmeyin dedi, aymazca ettiler. Doğru metotlardan söz etti, tek metoda sarıldılar. Bekleyin dedi, bağırarak kamuoyunun önüne çıktılar. Gerekçe şu ya da ötekiydi. Grupçuluk, klikçilik, hizipçilik, parçacılık adeta kültüre dönüştü. Bayrak açtılar, koptular, ayrıldılar, böldüler ve bölündüler. Kolektifin öğüdünü dinlememe özgürlüğü kolektif kaygısı taşımayanların hakkıdır. Fakat, doğruyu dinleme ve doğruya tabi olma sorumluluğu bakidir. Bahis konusu kimseler doğrulara bağlı kalmadığı gibi, kolektif ve devrim kaygısı da taşımadılar.
Yıkım ve tahribat süreçlerinin hepsi bu zeminde cereyan etti. Ve ne yazık ki, hala aynı bulanık suda yüzmeye çalışanlar çıkıyor. ‘‘Kurana el bastırıp yemin ettirecek‘‘ halimiz yok. Kaypakkaya çizgisine, metoduna ve değerlerine, bu zeminde gelişen kolektifin doğrultusu karşısında ikna olmayanlar iflah olmayan yoldadırlar. Ne iftiralar, ne kirli mücadele yöntemleri ve ne de karalamalarla sürdürülen yıkıcı faaliyetler kolektifin devrimci yürüyüşünü durduramaz.









