
Politik bir örgütte hukuk, örgüt bileşenini seferber etmek ve yönetmek maksatlı oluşturulmuş bir kurum değildir.
Hukuk sosyal bir organizmada ortak sınıf, kimlik ve sosyal-kültürel amaç ve hedefler için bir araya gelen bireyleri, amaç ve hedeflerin farklılaşmasına kadar bir arada tutma amacını yüklenmiş kurallar bütünüdür. Birliğin olduğu her yerde birliği tutkallayan, kendisini birliğin bünyesine getiren örgütün gevşemesiyle birlikte de gevşeyen, dağılırken de anlamsızlaşandır.
Hukuk, sınıflı toplumun başlangıcıyla birlikte oluşmuş bir kurum olarak, sınıf mücadeleciyle başlayan toplumların tarihi kadar eski, gerçek sınıfların gerçeklikli kadar sınıfsal; sınıfların birbirleri ile mücadelesinin ortaya çıkardığı her yeni durumu içerecek ölçüde de canlıdır.
En ilkel örgütlü kurum olarak aileden, en modern örgüte kadar,” birlik” niteliğinde var olmuş tüm siyasal, sınıfsal ve kültürel kurumlarda, kurumların dogmasıyla aynı anda tanımlanmış bir kurumsal kimliğe haiz olan hukuk; devlette “Anayasa”, parti, örgüt, sendika, kooperatif ve derneklerde “Tüzük” adıyla ifade edilir. Ortak adı “hukuk” olan ve her” birlik”te, birliğin, ulusal, sınıfsal, siyasal, ideolojik, mesleki ve kültürel özgünlüklerine göre oluşturulsa da temel amacı “birlik” içindeki her bireyin ‘birliğe’ ve birbirlerine karşı görev ve sorumluluklarını belirleyen ana kurallar bütünüdür.
Hukuk niye gereklidir sorusu da soruya verilen cevaplar da önemlidir. Bizimim yönümüzden, hukukun sınıfsal olduğu kavrayışımız net ise, hukukun içeriğini ve amacını belirleyin şeyin sınıf çıkarlarını korumak olduğundan da şüpheye düşmeyiz.
Hukuk, örgüt ve birlik halini alan her sosyal organizmayla birlikte oluşturulmuş bir kurallar bütünü olduğuna göre, bu kuralların hangi sınıfın çıkarlarını koruyup geliştireceğini de o birliğin hangi sınıfın siyasetini ve varlığını koruduğuna bakarak anlayabiliriz. Devrimciler açısından her birlikteki hukuk, onun niteliğiyle ilişkide tartışma gerektiren durumlar içerebilir. Ancak, egemen burjuva hukuk, tartışmayı değil; siyasal ilgayı gerektirdiği için burada üzerinde duracağımız hukuk, devrimci bir “birlik”deki ki hukuk ve amaç ilişkisidir.
Devrimci hukuk yönetici ve korkutucu değil, birleştiricidir.
Devrimci örgütler içinde, kurgulanma biçimi, amaç-araç ilişkisi; asgari ve azami hedeflerinin tanımıyla en bilimsel örgüt yeteneği gösteren komünist partiler ve örgütler, hukukunu da, bilimsel dünya görüşüne ve tasavvur ettikleri sosyal düzene ulaşacak içerikte oluştururlar. Politik bir örgütte hukuku temsil eden tüzüğün, amaç olarak, en sade ifadesi şudur: tüzük, ortak amaçlar için bir araya gelmiş bireylerin birilerinin haklarını çiğneme ihtimalini gözeterek, oluşabilecek bir güvensizliği gidermek amacıyla herkesin güvenle bağlanabileceği; haksızlığa uğrayanın hakkını güven altına alındığı, sorumsuzluk yapanın sorumsuzluğunun hatırlatılacağı ve ideolojinin, siyasetin ve tüzüğün suç saydığı eylem ve işleyişleri çiğneyenlerin cezalandırılacağından hiçbir kimsenin kuşku duymayacağı açıklıktaki kurallarıyla birliğin güven temelidir.
Komünistleri bir “birlik” içinde tutan ilk tanımlı zemin, “demokratik merkeziyetçilik” ilkesidir. “Varlık hali” böyle bir yasayla kurulduğundan, hukuk da komünist ve devrimcilerin birliğinin (ister beş kişi ister beş milyon kişi olsun), oluştuğu andan itibaren o, “birlik”i korumak ve bilinci geliştirmek işlevini yüklenen kurumsal bir nitelik kazanır. Yani eğer komünist bir örgütün tüzüğünü “Anayasa” ya benzetirsek, onu örgüt olarak yaşatan tarihsel koşullar sürdükçe, onunun varlığıyla birlikte varlığını sürdüren tek yasası, “demokratik merkeziyetçilik” yasasıdır. Bir bakıma buna “birlik yasası” da
diyebiliriz. Diyebiliriz çünkü, markizim bilimine ilk sağlam adımı çelişme yasasını kavrayışımızla atarız. Iç çelişmesi olmayan hiçbir maddenin evrende bulunmadığından kendi çelişmeli varlığımızdan emin olduğumuz kadar eminiz. Evrendeki tüm maddeler gibi, kendine has bir “madde” olan insanlık ailesi, uluslar, sosyal sınıflar, topluluklar, örgüt ve bireyler de bu yasanın işleyişine dahil olarak ve ancak onun sonucu olarak vardırlar. Komünistlerin bütün bir bilinç temeli bu yasanın kavrayışından beslendiği gibi, hukuka ilişkin bilinçleri de bu evrensel yasadan öğrendikleri ışığında oluşmuş bilinçtir. Hukukunu bu bilinçle anlayıp işletmeyen, onu en temelde halkın genel çıkarlarını gözetmek, örgütün birliğini gözetmek, tek tek bireylerin örgütle ilişkilerini güvenli kılacak yoldaşlık ilişkilerini iyileştirmek… önceliğiyle değil de kolaycı bir yol olarak, hukuku yaptırımcı işleviyle “çekiç” ve “testere” olarak kullanmak, hukukun en kaba uygulanışı olarak ilk zarar vereceği değer, halkın çıkarlarıdır. Tarih, yaşamı iyileştirmek maksadı yüklendirilen siyasetle değil de kanunla ve tüzükle yönetmenin yıkıcı sonuçlarıyla doludur. Ancak bunun nasıl olduğu ve neye mal olduğunu anlamak için tarihe gerek kalmıyor; Türkiye denen coğrafyada yasalar, kararnameler ve talimatlarla yönetirken ki gayelerinin gayenin ne olduğunu, dolanımında devinip duran solucan bile biliyor.
Ancak bu devrimci ve komünist örgütler içinde aynıdır. İşçi sınıfı ve emekçi kitlelerin ilk sosyalizm tecrübesine ilişkin, kapitalist emperyalist sistemin kara propaganda fabrikasının “ürünlerini” bir tarafa bırakırsak, kitlerin gerçek ve günlük çıkarlarıyla hukukun çatışmasında hukukun esas alınmasının sosyalist sistemde nasıl kara delikler açıldığını görürüz. Türkiye devrimci hareketinin tarihinde de hukuk ve siyasal sorumluluk ilişkisinde hukukla “yönetmenin” nasıl yıkıcı sonuçlar yaratığının çokça örneğini görürüz. Hem sonuçları bakımından hem de ayrılıkla sonuçlanmasından sonraki süreçte de peş, peşe büyük derslerle dolu olan örneklerden en can alıcısı, kaypakkayacı hatta gerçekleşen 94 ayrığıdır.
Tarih, “an ’da” anlaşılması zor gelen her gelişmeyi ve olayı zamanla anlamamızı sağlayacak her bulguyu önümüze koymaktan erinmediğini bu sürecin sonucunda da yaparak, hepimize iki önemli ders verdi:
İlkin sorunları hukuk üzerinden açmaz hale getirip, yapılacak bir şey kalmadı intibahı yaratarak durumu ayrılığa ve atmaya götürenlerin, politik olarak vasat olduklarını gösterdi. İkinci olarak da pratik örgütsel ilişkilerde doğan sorunları hukuk sorununa dönüştürerek buradan ayrılma ve atılmaya meşruluk kazandıracak her tutuma ihtiyatla yaklaşmamızı salık verirken, bir kez daha, Marks’ın,” “hiçbir şey göründüğü gibi değildir” çıkarsamasına hepimizi bağlı kalmamaya hassaslaştırdı.
Mücadelenin herhangi bir aşamasında hukuk sorununda uyuşmazlık belirse de buradan hareketle “ayrılmak” veya “atmak” isteyenler bulunmadığı halde; siyasal-ideolojik temelde bir sorun da yaşamıyorken, yine de hukuksal sorununu ilişkisizliğe varacak bir sonuç üretiyorsa orda bir yöntem sorunu vardır. Demek ki bu durumda “yöneticiliğine” başvurulmuş olan siyaset değil, siyasetin hizmetinde olan ve sabit kurallar olarak iş gören, hukuka yöneticilik rolü verilmiştir. Oysa hukuk, “sorun çözme” işlevli değildir. O sadece kendisiyle çelişmiş fiili bir durumu, kendine mecbur bıraktığında güç gösterir. Sorunları çözme görevi ve yetisi siyasettedir. Siyaset çözümsüz gibi görünen her şeyin aslında bir çözümünün olduğunu bilendir. Üstelik bunun da dışarda, uzakta değil, sorunun çıktığı “birlik”de ve “şey”de olduğunu, kullandığı diyalektik yöntem sayesinde içselleştirendir.
Devrimci hukukun detaylarında siyasetin sorumluğu barınır.
Kurulduktan ve oluşturulduktan itibaren kitlelerin bağrına doğru hareketini artıracak olan örgütün, bu ilerleyişine paralel olarak, saflarına akışlar başlar. Parti ve örgüt kitlelerin bağrına nüfuz ettikçe, kitlelerden ileri çıkanlar da partinin ve örgütün bağrına akamaya başlar. Örgüt, kitlelerle ilişkide bir biçim, tek talep, verili bir sosyal kültürel kalıpla yüz yüze olamayacağı gibi, kendi sınıf çıkarlarını veya özgürleşmesini örgütün ajitasyon propagandasında bulan çeşitli sınıf ve tabaklardan, sosyal ve kültürel kesimlerden, çevre ve kimlik baskısı görenlerden kendi saflarına katılanları alırken de bir kalıp kullanmaz.
Bireylerin örgütlülük istekleri, çaldıkları parti kapısından içeri alınmaları için yeterli bir gerekçedir. Parti ve örgütün saflarına gelenlerden her biri, ne anladığımız anlamda hazırlanmış bir komünist olarak, ne de kelimenin gerçek içeriğine denk düşen asgari devrimci bir bilinç ve kişilikle edinmiş olarak gelmezler. Örgütün saflarına gelen her kişi, örgüte güç ve yetenek katarken; gelenlerden her birinin geldiği yerden birlikte getirdikleri öğretilmiş düşünceleri, hayat alışkanlıkları ve kültürleri de örgüt için risk oluşturur. Yani örgüt saflarına aldığı her bireyle birlikte sadece güç kazanmaz, aynı oranda risk de almış olur. Bu durum hem katılan bireylerin hem de onları saflarına alan örgüt açısından objektif bir durum olsa da, gerçek bir komünist örgüt bu durumun bilincinde olarak saflarını tahkim ederken riski de asgariye indirir.
Bunu nasıl mı yapar?
Bireyleri siyişi-ideolojik olarak eğiterek yapar. Bireyleri politik çalışmaya (sınıf mücadelesine) seferber etme sürecinde ona partinin kişiliğini kazandırarak; bireyi geldiği yerin zaaflarından arındırarak yapar. Ortaya çıkardığı yetmezliklerin ideolojik, kültürel ve tarihsel kaynaklarını bireyin düşünce dünyasında tanımlı hale getirip, bireyin bunları örgüt ölçüleri ve beklentileriyle kıyaslamasını yapacak bir seviyeye taşıyarak yapar. Zira mücadele ve örgüt tarihi boyunca ilişkinin yasası, örgütlü mücadeleye karar veren kişinin kendi görevini yaptığı ve o noktaya gelene kadarki her tür “birlik”le ilişkisini sonlandırdığının tarifiyken, bu aşamadan itibaren, ondaki tüm insansal yeteneklerin açığa çıkarılarak komünist kişilik kazandırılması süreci boyunca belirleyici olanın örgüt olduğudur. Örgütsel ilişkiye girdikten itibaren kişiyi kendi ideolojik politik potasında yeniden yaratma sorumluluğu parti ve örgütten başkasının değildir. Bu dönüşüm ilişkisinin diyalektiğinde istisna olan tek durum, kişinin örgütten kaynaklı olmayan bir nedenle mücadele etme isteğini geri çekmesidir. Bu durumda yapılacak bir şey kalmaz; çünkü devrimci ve komünistlerin birliği gönüllülük üzerine kurulur.
Politik faaliyet boyunca yönetici kurum hukuk mu siyaset mi?
Siyasi iktidar mücadelesinde nasıl ki, bütün amaç üretim araçlarının özel mülkiyeti üzerine kurulan sömürü, talan ve zülüm düzenini ortadan kaldırmak olarak politikse, devrimci örgütün hukuku da bu amaca hizmet eden olarak politiktir.
Bireyin politik mücadelede yapama ve öğrenmeyle yoluyla kaydettiği gelişme ve öğrenme, hukuk bilgisi ve teorisini de kapsayan bir öğrenmedir. Siyasi mücadelenin eğitim ve pratik yoluyla öğrenilmesi gibi, hukuk da bireyler nazarında hakkettiği saygıyı ancak, bireylerin siyasal mücadelede teori ve pratik yoluyla ideolojik ve politik kimliğini bulmasından sonra görür. Diğer politik ideolojik seviye normları gibi, hukuk da, kendisi hakkında kişinin bilincine varmasını bekler. Aksi taktirde bilir ki kendisi karşısında “saygı” gösteren çoğu kişi, bu bilinçten yoksun olduğunda saygının öznesi kendisi değil, kendisinden türetilen korkudur! Bunun “farkında olan” hukukun, farkını bildiği diğer bir gerçek de şudur: politik kadrolardan oluşmamış, yani varoluş gerçekliğinin amaçsal farkındalığının ideolojisini, felsefesini ve siyasetini kavramadan kadro statüsünde konumlanmış, dolayısıyla altındaki kademelere karşı hukuku da uygulama yetkisi olan kişi ve organlar, zaman zaman, bu yetersizliklerini hukukun yaptırımcı yönlerini işletmek yoluyla gizlemeye çalışırlar. Böyle olunca da hukukun esasen birleştirici yönünü işletmek yerine, sorumlulukları altındaki organ ve bireyleri ideolojik, teorik olarak eğitip dönüştürmedeki eksiklerini hukukun yaptırımcı yönüyle kapatırlar. Tecrübelerle sabit olduğu gibi bu yöntemde niyet “kaş yapmak” olsa da genellikle göz çıkarmayla sonuçlanır: niyet örgütü korumak, birliği sürdürmek olsa da yöntem yanlış yöntemler örgüt döker.
Ne var ki, ülkemiz gerçekliğinde bakıldığında devrimci ve komünist örgütler bu zaafların talere edileceği yaşı çoktan aşmış durumdadırlar. Tecrübelerin altın kuralı da hukuk zeminindeki hiçbir çelişmenin, siyasetin çözümsüz kalacağı türden çelişmeler olmadığıdır!









