
Bu gazetenin yazarlarından biri olarak yazarken ve okurken bende oluşan bir görüşü, sizlere aktarmayı da sorumluluk telakki ettim. Yazı-makale yazmak önemli, zira bir görev ve sorumluluğu yerine getirmek için yazıyoruz. Hasıl olan fikrimi aktararak yürüteceğim eleştiriyi, şimdi yazıyor olduğum yazıda da muhtemelen tekrar edecek, eleştirdiğim hataya düşeceğim. Bunun için “Önce Kendime” başlığı koydum. Öyle ya, madem icat edilmiş, çuvaldızı da iğneyi de kullanmak gerekir…
Sınıflar mücadelesi, ideolojik-siyasi-örgütsel temeller başta olmak üzere bir çok yöntem içerir. Devrimci mücadele ve eylemin farklı nitelikleri bu üç kulvarda toplanır. İdeolojik-teorik mücadele cephesinde yazmak dediğimiz üretim, örgütlenme, bilinç donanımı, hedef ve amaç ortaklığı gibi görevler görürken diğer taraftan düşman sınıfların, siyasi iktidarlarının, ideoloji, kültür ve siyasetlerinin teşhirinin yürütülmesinde temel bir araç olarak öne çıkar. Kitap, dergi, gazete, makale vb. gibi araçlar mücadelenin bir cephesini tutmakla kalmaz, diğer mücadele alanlarını destekleme, güçlendirme bakımından da önem taşırlar.
Bilimsel, teorik, ideolojik, siyasi, örgütsel içerikli kitap-dergi-gazete, makaleler ve görsel, işitsel araçlar basın ve yayın adı altında tanımlanan bilgi üretim ve aktarım araçlarıdır. İçerik, görsellik ve zamanlama bakımından doğru ve yerinde kullanıldığında büyük bir tesir yaratıp, güç oluşturabilir, yıkıcı güce dönüşebilirler… Bilişim teknolojisindeki devasa gelişmelere ve yeni araçlara karşın, yazım çerçevesi aktüel ve etkili bir silah olmaya devam etmektedir. Bu bağlamda kullanılmaları ve yaratıcılıkla kullanılmaları geçerliliğini korumaktadır.
Uzatmayalım; egemen sınıflar tarafından durmaksızın uyutulan ve aldatılan ezilen sınıfların uyandırılıp seferber edilmesinde makale ya da yazı yazmanın başlı başına bir sorumluluk olduğu aşikar. Özellikle, yazı-makale, ideolojik-politik sorunlar ya da mücadelenin sorunları üzerine, elbette belli bir ideolojik-siyasi-örgütsel potansiyele seslenme zemininde ve kamuoyuna açık yazılıyorsa, bu sorumluluk çok daha büyüktür. Sınıf mücadelesinin dayanakları, örgütleri, yöntemleri vb. üzerine yazılıyorsa, dikenlere basmayıp pürdikkat yürümek büyük bir hassasiyet gerektirir. Kendimiz için veya özelimiz olarak yazmadığımıza göre, hitap ettiğimiz sosyal kesimlerin algısı ve seviyesini dikkate almak önemlidir.
O halde yazarken, son derece dikkatli, titiz ve hassas davranmak hem taşınan sorumluluğun icabıdır ve hem de ihtiyaçtır. Makalenin kendiliğinden taşıdığı ciddiyet bir yana, makalenin hitap ettiği potansiyelin doğru bilgilendirilmesi ve ileri sürülen görüş ya da tezlerin bilimsel verilere dayanması sorumluluğunu şart koşar. Bu da, ortak ya da genel kabul görmemiş olan fikir ve yorumlarda kesin konuşmamayı, kesin iddialar ileri sürmemeyi, dolayısıyla daha ‘‘esnek‘‘ olmayı gerektirir. Kısacası, kesin yargı belirten iddialar yerine, olasılıklar tanıyan önerme yaklaşımını ortaya koymak daha doğru olur…
İkna olarak kanaat oluşturduğumuz ya da doğruluğuna inandığımız fikirler mutlaka olur, olabilir. Bunlar bilinen fikirleri yadsıyan ya da aşan yeni fikirler olabilir. Ancak, bu fikirler henüz genel kabul görmemiş ve daha çok birey/gurup olarak kendimizin analizi ya da tespitleri durumunda ise, bunların sübjektivizm ve önyargıdan kaynaklı hatalar barındırması, bilgi, kavrayış ve yorum sınırlılıklarımıza bağlı yanılgılar barındırması mümkündür. Bu ‘‘şüpheye‘‘ kapıları kapatmamak bilimsel tutumdur. Bilhassa, işçi sınıf hareketinin temel teori, görüş ve sistematik kuram, argüman ve kavramlarına dönük eleştiride, dolayısıyla bunları ‘‘alt-üst eden‘‘ yeni kişisel görüş ve tezlerimizde kılı-kırk yaran büyük bir itinayla hareket etmek bilimsel dikkatin buyurduğu temel bir sorumluluktur…
Bunun somut pratikteki karşılığı şudur; okur ya da okuyucuya, ‘‘eline kalem alan yazıyor‘‘, ‘‘klavyenin başına oturan tuşlara basıyor, bol keseden sallıyor‘‘, ‘‘nerden çıkarıyor bunları“, ‘‘saçmalamış, abartıyı kaçırmış, uçmuş‘‘, ‘‘bu kadarı da inkardır‘‘, ‘‘söyledikleri veriden yoksun‘‘, ‘‘büyük ama boş, ispatsız laflar etmiş‘‘, ‘‘uzayda mı yaşıyor‘‘, ‘‘kime ve neye göre öyle‘‘ vb. dedirtmemeliyiz. Tabi ki, fikirlerimizi açıklamaktan sakınmamalıyız. Eleştiriden korkmamalı ve eleştirinin her durumda olacağı bilincinden hareket etmeliyiz. Herkesin benimseyeceği, ortaklaşacağı ve itiraz etmeyeceği görüşler bulmak son derece zor ve hatta imkansız. Fakat bu, sorumluluk sınırını açıkça çizmiş olarak, en genel çerçevesiyle ezilenlerin gerçeklere ulaşması ve kendi geleceği için mücadeleye seferber olması için yayın yapan bu gazete platformunda bizlere sorumsuzluk alanı açmaz. Her kafamıza geleni iddialı tonda ileri sürmemizi gerektirmez. Burada her şeyin bir sorumluluk bilinciyle ele alınması, öncelikle biz yazarların bilinci olmalıdır.
Sözün özü, ortalama bir eğilim olarak beliren ve fakat henüz kararlaştırılarak sonuçlanmamış ve netleştirilmemiş olmaları bakımından, daha çok kişisel kanaatler olarak gündeme yazılarımızda ileri sürülen; ‘‘eski dönem kapandı‘‘, ‘‘eski mücadele biçimleri ve yöntemleri geçersizdir‘‘, ‘‘eski örgüt ve örgüt anlayışıyla yürümek mümkün değildir‘‘ vb. şeklinde iddialı tahlil, tespit ve belirlemelerde daha dikkatli olmamız doğru olacaktır. Kuşkusuz ki, bu fikirlerin de her yeni veya farklı fikir gibi kendisini özgürce ifade etme hakkı ve meşru mekanizmaları vardır. Fikirler bastırılamaz, yasaklanamazlar. Belli bir hukuk ve demokratik mekanizma normu içinde tartışmaya açılmaları ihtiyaçtır. Adı geçen fikir ve görüşler ya da bunlara dair tahlil-tespit ve belirlemeler yanlış da olabilir, doğru da olabilir. Belli boyutlarıyla doğru, belli boyutlarıyla yanlış olabilirler… Lakin önemli olan şu; bu görüş-tespit-belirlemelerin kesin yargıyla kesin doğrular biçiminde iddiacı biçimde ileri sürülmemesi gerekir. Bu tutumun yerine, ilgili tespit ve görüşlerin bir tartışma konusu, bir görüş veya bir öneri olarak ileri sürülmesi daha doğru olacaktır. Sakınca ise şudur; yerine yenisi koyulmadan ‘‘eskinin‘‘ rafa kaldırılmasına hükmeden yaklaşımın aslen bir belirsizlik, keşmekeş ve kaotik şartlar geliştireceğidir. Tamam, ‘‘eski örgüt tarzı ve eski siyaset biçimi yanlıştır‘‘, peki yerine ne-nasıl bir örgüt ve siyaset koymalıyız? İşte bunun yanıtı verilmeden, mevcut olana savaş açmak tek yanlı öznelci yaklaşımdır ve yaratacağı sonuçlar ‘‘silahsızlanma, mevzisizleşme, araçsızlaşma, örgütsüzleşme‘‘den malul bir boşluktur…
Karşı-devrim cephesindeki büyük teknolojik gelişmeler, yeni araç ve yöntemlerin geliştirilmesine dönük tartışma yürütüp arayışlar içine girmemizi gerektirir ama bu, ideolojik kırılmalara yol açarak varlık gerekçelerimizi sorgulamayı gerektirmez, bizleri oraya götürmez, götürmemelidir. Dikkat edilmesi gereken öz budur.









