Connect with us

Makale

U. Töre Sivrioğlu yazdı | Afganistan Tartışmaları Üzerine (M. Oruçoğluna Yanıt)

M. Oruçoğlu’nun Sovyetler Birliği’nin Afgan devrimcilere yardım göndermesi ve bu yardımın şeklini tartışmaya açması elbette meşru bir girişimdir. Ancak sosyalizm tarihinde Sovyetlerin çeşitli ülkelerin devrimcilerine yardım göndermesi kadar göndermemesine de itiraz edildiğini biliyoruz.

1980 öncesinde Afgan cihadının “anti-emperyalist” bir bağımsızlık savaşı olduğu iddiası çok sayıda sol grupça paylaşılan bir söylemdi. Bu yayınlar içinde Muzaffer Oruçoğlu tarafından Niğde hapishanesinde hazırlanan, o dönemde Partizan’ın özel sayısı olarak yayınlanan[1] ve şimdilerde farklı bir isimle yeniden basılan Rus Sosyal Emperyalistlerinin Afganistan’ı Sömürgeleştirmesi başlıklı metin üzerinde durmaya değerdir. Bu çalışmanın yeniden basımı sırasında yapılan tanıtımlarda kitabın çok titiz bir kaynak taraması sonucu yazdığına dair iddiaları birçok yerde tekrarlandı. İkinci baskının önsözünde M. Oruçoğlu kaynak tarama aşamasını şu şekilde aktarmaktaydı: “Sovyet işgali başlayınca, zerreciklerim harekete geçti, hemen araştırma çabaları içine girdim. Dergi, gazete, radyo, ansiklopedi, ne tür kaynak bulduysam, kim ne biliyorsa, not aldım. Sineğin kanadından yağ çıkarma işiydi.” [2]

Oruçoğlu’nun söz ettiği kaynaklara bakıldığında –ki hapishaneye girebilen yayınlar da düşünüldüğünde- bütünüyle Afgan cihadını destekleyen İslamcı dergilerden ve CIA ile ilişkili olan Amerikalı uzmanların çalışmalarıyla karşılaşıyoruz. Örneğin; Oruçoğlu’nun ‘Afganistan/İslam uzmanı etnolog’ olarak tanıttığı[3] Michael Barry aynı zamanda deneyimli ve birinci sınıf bir CIA ajanı ve anti-komünist teorisyenlerden biriydi.[4] M. Oruçoğlu’nun diğer kaynakları da Tercüman gazetesi ve Yankı dergisi gibi anti-komünist, İslamcı yayın organlarıydı. Karşı tarafın hatta bağımsız kaynakların ne dediği ise bu kitapta yer almamaktaydı. Bu belki yazarın 1979’da hapishane koşullarında ulaşabildiği kaynaklarla ilgili bir eksiklik sayılabilirdi. Ancak kitabın aynı şekilde 2021’de yeniden basılması ve 40 yıllık düşünce tutarlılığının bir abidesi gibi sunulması bu açıklamayı da geçersiz kılmaktadır.

Oruçoğlu’nun Afganistan kitabı bu ülkede 1978-91 arasında yaşananlar konusunda bütünüyle taraflı ve kimi zaman kullandığı kaynaklardan da dolayı İslami romantizmden de bütünüyle etkilenmiş bir metin. Örneğin Oruçoğlu Yankı ve Tercüman gibi yayınlardan yaptığı alıntılara dayanarak Afganistan Demokratik Halk Partisi (ADHP) militanları ve Rus danışmanların sadece ibadetlerini özgürce yerine getirmek istemekten başka bir isteği olmayan masum Müslümanlara eziyet etiklerini ileri sürmekte. Oruçoğlu’na göre o yıllarda Afganistan’da “Tanrısına hamdu senada bulunmak ve camileri yıktığı için Taraki’ye bela okumaktan başka hiçbir günahı olmayan masum imamlar cezaevlerine doldurulmakta, parmakların tespih çektiği, dudakların ilahiler okuduğu, kulakların vaaz dinlediği bir anda bir Rus’un pür silah camiye girmesi nedeniyle halkın ayaklanmaktan başka çaresi kalmamaktaydı.”[5]Afgan pilotları ibadet sırasında camileri napalmle bombalıyor, namaz kılmak yasaklanıyor, camileri yıktığı için hükümete beddua etmekten başka bir suçu olmayan yurtsever imamlar tutuklanıyor, ‘kafir Ruslar ve onların işbirlikçisi ruhunu şeytana satmış ADHP militanları camileri basıyor ve Allah’ın evine saygısızlık ediyorlar vb.[6]

Burada ilginç olan Oruçoğlu’nun İslami medyada ne yazdıysa şüphe ve eleştiri süzgecinden geçirmeden doğru kabul etmesiydi. Gerçek yaşamda ise ADHP liderleri camileri yakıyorlar propagandasını boşa çıkarabilmek için sınırlı bütçelerini yüzlerce camiyi restore etmek, yenilerini inşa etmek, din adamlarını maaşa bağlamak, hacca gidenlerin masraflarını karşılamak gibi kalemlere ayırmaktaydılar. Hatta onların bu dinsel seremonileri çeşitli Marksist çevrelerin ağır eleştirisine de sebep olmaktaydı. Terakki her konuşmasına Bismillah’la başlamakta, ADHP üyeleri toplu namazları kaçırmamaktaydılar. Buna rağmen daha iktidara gelmelerinden çok önce, ADHP militanları ve genel olarak tüm Afgan solu zaten Kuran yakmakla, dinsizlikle, münafıklıkla vb. suçlanıyorlardı.  

Afganistan mollalarının gözünde ‘din düşmanı’ olmanız için çok büyük bir çaba içine girmeniz de gerekmiyordu. Kız çocukların eğitimi için köylerde yapılan eğitim kampanyaları, 1920’lerde de olduğu gibi dini değerlere meydan okunması olarak yorumlanmıştı. Başlık parasının kaldırılması, çocuk evliliklerinin yasaklanması, hatta toprak reformu dahi özel mülkiyeti koruyan İslam hukukuna aykırı olduğu gerekçesiyle mollalarca dine saldırı olarak görülmekteydi. Mollalar için kadınların başı açık gezmesi, erkeklerin pantolon giymesi de din karşıtı isyandı. Afgan cihadı denilen olaylar dizini boyunca sokaklarda siyasetle hiçbir ilgisi olmayan çok sayıda genç kadın ve erkek batılı kıyafetler giydikleri için öldürüldüler. Herat ayaklanmasında sadece kravat taktığı için sokakta öldürülen erkekler oldu. Radyoda şarkı söyleyen kadın sanatçılar bıçaklandılar. Afgan milli hokey takımının tüm sporcuları ‘kafirlerin olimpiyatlarına’ katıldıkları gerekçesiyle mücahitlerce kurşuna dizildiler.  Tarihsel gerçekler hakarete uğramış masum dindarların çok ötesinde bir duruma işaret etmekteydi.

Öte yandan Oruçoğlu bunlardan söz etmiyordu ve biz sadece ibadeti engellenen masum Müslümanlar ile camileri yakan ADHP militanlarını okuyorduk. Bu iddiaların gerçek olup olmadığını yazar 2021’de de hiç sorgulama zahmetine girmemişti. Halbuki İslamcılar her Müslüman ülkede komünistlerin, solcuların Kuran yaktıklarını, cami bombaladıklarını tekrar edip durular. Demek ki M. Oruçoğlu 1970’lerdeki Türkiye’nin tarihini kaleme alacak olsa okuyucular “Maraş olaylarının komünistlerin camileri bombalamaları sonucu başladığını öğrenmiş” olacaklardı.

1980’de Oruçoğlu, Afgan cihadının en gerici ve emperyalizme en göbekten bağlı hareketi olan Hizb-i İslami’ye ve onun lideri Hikmetyar’ı övmekteydi (2021’de en azından bu yorumlar için bir özeleştiri gerekmez miydi?). 40 yıl önce Oruçoğlu, Hikmetyar liderliğindeki Hizb-İslami’nin “emperyalizmden bağımsız hareket edebildiğini, anti-komünist bir hareket olmadığını, Amerikan yardımı almadığını, silahlarını Ruslardan ganimet yoluyla temin ettiğini” ileri sürmekteydi.[7] Ya da bunları ileri, süren yayınları hiç sorgulamadan kaynak olarak kullanmaktaydı. Hâlbuki Hikmetyar, adını ilk kez Maocu öğrenci lideri Osman Landey öldürülmesi olayına karışarak duyurmuş çekirdekten yetişmiş anti-komünist bir militandı. Öğrenciyken işlediği bu cinayet sonucu Pakistan’a kaçmış ve orada yetiştirilmiş bir tür ‘Ogün Samast’tı. Yaşamı boyunca Maocu gruplarla çatışan ve 1986’da Afganistan’ın en önde gelen Maocu lideri Faiz Ahmed’i yoldaşlarıyla birlikte kurşuna dizdiren Hikmetyar’ın Türkiyeli Maocu bir yayın tarafından bu şekilde övülmesi herhalde Afganistan’la ilgili yazılıp çizilenler arasında en ilginç örneklerden biridir. Afganistan’da sayıları az da olsa mücadele etmekte olan Maocu gruplar bu yazılardan haberdar olsalar ne düşünürler acaba?

Diyelim ki yazar 1980’de bu durumu fark edemedi. Ancak kendisi de adını andığı Faiz Ahmed[8] ve yoldaşlarının Hikmetyar tarafından Pakistan’da katledilmesinden seneler sonra bu kitap yeniden yayınlanırken de bu konu hakkında bir özeleştiri yapılması gerekmez miydi? Bu kitapta halen Hizbi İslami anti-komünist değil[9] saptaması altına bir yanılgı açıklaması konulması yanlış mı olurdu? Gerçi yazar dün Hizb-i İslami’ye yaptığı övgünün benzerini bugün Taliban için tekrarladığından bu durum kendi içinde tutarsızlık yaratmış olurdu o da ayrı mesele.

Oruçoğlu, Hizb-i İslam’inin Amerikalılardan ve emperyalistlerden yardım almadığını silahlarını Sovyet-Afgan ordusundan ganimet yoluyla elde ettiğini ileri sürmekteydi. Gerçekte ise Hikmetyar grubu CIA’den en çok destek alan hareketti. Afgan cihadı sırasında silahların dağıtım üssü Peşaver’di ve burası Hizb-i İslami’nin en güçlü olduğu bölgeydi. Bu sebeple Amerika’nın sağladığı silahlar öncelikle bu gruba dağıtılmaktaydı ve bu durum diğer mücahit grupların şikâyetlerine neden oluyordu. 1990’ların ortasında Rus gazetecilere röportaj veren Cemiyet-i İslami liderlerinden Ahmed Şah Mesud, yardımların eşit dağıtılmadığını, kendilerine çok az yardım ulaştığını, 900 kadar stinger füzesinden kendilerine 8 tane ulaştığını belirtiyordu. [10] Mücahitlerin elindeki Sovyet silahlarının Mısır ve İsrail kanalı üzerinden CIA tarafından mücahitlere dağıtılma hikayesi Charlie Wilson’ın Savaşı gibi filmlere de konu olacaktı. Gerçi bu yardımlar o yıllarda da bilinmekteydi[11] ama bu gerçekler her nedense göz ardı edilmekteydi. Oruçoğlu kitabında, kitle desteği %5’i bile bulmadığı halde dış yardımların %90’ınını kendinde toplayan[12] Hikmetyar’ın Hizb-i İslamî’sini Afganistan halkının temsilcisi olarak göstermeye gayret etmekteydi. Aynı hatalı çıkarımı şimdi de Taliban için yapmaktadır o da başka bir konu…

Oruçoğlu: “Uzayan savaş, (Sovyetlerde) ekonomiyi sarstı, tarımı atıl hale getirdi, ihtiyaç maddelerini daralttı, bürokratlar ile teknotratlar arasındaki çelişkiyi kızıştırarak, sistemdeki çürümeyi derinleştirdi; Doğu Avrupa, Kafkas ve Orta Asya uluslarının bağımsızlık arzularını güçlendirdi ve giderek, Sovyetlerin çöküşü ve parçalanmasında rol oynayan temel etkenlerden biri haline geldi”[13]  demekte.

Anadolu Ajansı’ndan alınmış gibi[14] duran bu cümlelerin her birini düzeltmek yazının sınırlarını aşar. Yukarıdaki paragraf hiçbir bilimsel veriye dayanmayan sübjektif değerlendirmeler toplamıdır. Afgan savaşının Orta Asya’da ayrılıkçı eğilimleri tetiklediği bir Soğuk Savaş propagandasıydı. 1991’de Sovyetler Birliği’nin devam edip etmemesi üzerine halk referandumu yapıldığında da birliğin devamı yönündeki en kararlı oylar Orta Asya’dan çıkmıştı. [15] Savaşın uzamasının Sovyet ekonomisine zarar verdiği de gerçekçi bir iddia değildir. Afgan savaşına Sovyet savunma bütçesinin %2 si ayrılmıştı. Bu da bu savaşa, tüm Sovyet bütçesinden %0,5-%1 arası bir pay ayrıldığı anlamına gelmektedir. Diğer yandan Sovyetlerin Afgan savaşından zarar değil kâr elde ettiği, buradaki maddi kayıplarını Afganistan doğalgazını dünya piyasa fiyatlarının çok altında fiyatlara satın alarak örttüğü; hatta kâra geçtiği de iddia edilmiştir.[16] Nitekim M. Oruçoğlu da Sovyet sosyal emperyalizminin Afganistan’ın kaynaklarını acımasızca sömürdüğünü belirterek bu çelişkili yaklaşımı desteklemiş olmaktaydı. Yani yazar hem Afganistan’ın Sovyet sosyal emperyalizmi tarafından acımasızca sömürüldüğünü hem de Afgan savaşının Sovyetlere büyük zarar verdiğini aynı anda savunmaktaydı.

Sovyetlerde yaşanan bürokratikleşmenin, tarımsal verimsizliğin Afganistan’daki savaşla ne ilgisi olduğu konusunda da M. Oruçoğlu hiçbir açıklamada bulunmamaktaydı. Sovyetler Birliği, Afganistan’a müdahale etmeden önce de zaten tarım sektörü krize girmiş, kendi kendini besleyemeyen, Amerika’dan buğday ithal etmek zorunda kalan bir ülkeydi. O vakitler Sovyetlerin Afganistan’ı büyük iştah ve şevkle yutmaya çalıştığı propagandası hayli güçlüydü. Oysa, Afganistan meselesi ile ilgili açılan arşivler Sovyetler Birliği’nin bu ülkeye müdahale konusunda ne kadar isteksiz olduğunu açık biçimde göstermektedir. [17] Sovyetler Herat ayaklanması sırasında aileleriyle birlikte yüz kadar Sovyet vatandaşının öldürüldüğü provokasyon sonucunda bile Afganistan’a müdahale kararı alamamıştı. Müdahale kararı alındığında ise Genel Kurmay Başkanı olan Mareşal Nikolay Orgakov (1917-1994) bu kararı kızgınlık ve şaşkınlıkla karşılamış ve bu operasyona karşı olduğunu belirtmişti. Günümüzde Amerikalı uzmanlar Sovyetleri adeta kendilerinin başarılı operasyonları sonucunda Afganistan bataklığına çekmeyi başarmakla övünmektedirler.[18]

M. Oruçoğlu’nun Sovyetler Birliği’nin Afgan devrimcilere yardım göndermesi ve bu yardımın şeklini tartışmaya açması elbette meşru bir girişimdir. Ancak sosyalizm tarihinde Sovyetlerin çeşitli ülkelerin devrimcilerine yardım göndermesi kadar göndermemesine de itiraz edildiğini biliyoruz. Örneğin; Angola ve Afganistan meselesinde Sovyetler askeri yardım yaptıkları için, İspanya ve Yunanistan iç savaşlarında da yeterince yardım yapmadıkları için eleştirilmişlerdir. Nitekim Oruçoğlu, Lenin döneminde Afganistan’a yapılan askeri yardımları dostluk nişanesi olarak görürken; Kruşçev dönemindekileri sosyal emperyalist yayılımın araçları olarak kabul etmektedir.[19] Kanıt olarak da Kruşçev döneminde altı iki kez çizilmek üzere Afganistan’a “faizli kredi verildiğini” söylemekte[20]ve bu şekilde Afganistan’ın kapitalist sömürü altına alındığı kanıtlanmaya çalışılmaktadır. Halbuki bu %2’lik göstermelik bir faizdi.

Yazar ayrıca Afganistan’da Sovyetlerin tüm projelerinde kendi mühendislerini teknisyenlerini kullandığını iddia etmekteydi.[21] Bu tamamıyla yanlış bir bilgidir. Afganistan’da yerel teknisyen ve mühendisler yetişmesi için Politeknik Üniversitesi’ni kuran Sovyetler Birliği’ydi (Körfez ülkeleri sadece İlahiyat Fakülteleri açılmasına destek olmuş Amerikalılar da etnoloji, filoloji bölümlerini desteklemişlerdi). Bu üniversiteden yetişen minerolog, jeolog ve mühendisler günümüzde bile bu ülkede bu alanda eğitim vermekteler. Sovyetler Birliği ayrıca 20.000 Afgan gencine Sovyetlerde teknik eğitim verdi ki mücahitler bu olayı çocuk kaçırma ve beyin yıkama faaliyetleri olarak görüyorlardı. Ancak mücahitler iktidara geldikten sonra ülkenin elektrik hatlarını, barajlarını ve inşaat sektörünü ayakta tutmak için Sovyetlerde eğitim alan bu sınıftan yararlanmak zorunda kaldılar. Sovyetlerin gizli niyetleri hakkında burada kehanetler sunacak değilim ancak Afganistan’da madencilik, jeoloji, arkeoloji, baraj inşaatları gibi alanlarda yerli mühendislerin çalışıyor oluşu nesnel bir gerçektir.

Öte yandan Afganistan üzerine yazdığı son yazı olan “İt Dalaşı”nda M. Oruçoğlu’nun dün olduğu gibi bugünde Afganistan tarihi ve kültürü hakkındaki yüzeysel bilgilerle keskin çıkarımlarda bulunduğunu ve okuyucuyu yanılttığını görmekteyiz. M. Oruçoğlu şunları söylemektedir: “(Taliban) siyaseti, temsil ettiği sınıfın gerçekliğinden, hâkim Afgan tarihinden, kültüründen ve yaşam tarzından kopuk değildir. Bu, bölgede yükselen ve emperyalistler tarafından da pompalanan siyasal İslam’ın etkisi ile şeriat olarak biçimlendi. Şeriat zaten orta çağ kalıntılarından henüz kurtulamamış bu ülkenin 1400 yıllık inancına özgü bir yönetim biçimiydi. Bu bakımdan ona pek yabancı da değildi.”[22]

Bu paragrafa da itiraz edebilirim. Afganistan tarihini hiçbir döneminde (Gazneliler, Selçuklular, Timuriler veya Babürler devrinde) şeriata dayalı katı bir İslami geleneğin hüküm sürdüğü bir ülke olmamıştı; tam aksine Afganistan’da şeriat veya şeriata dayalı kültürün egemenliği veya etkisi diye bir şey varsa bu ancak son iki asırda oluşmuş bir eğilimdir ve bu oluşumda Britanya’nın ve Afgan şeriatçılarına 60 yıldır milyarlarca dolarlık yardımlar yapan Körfez Arap krallıklarının, Pakistan rejiminin özel bir rolü vardır. Bu müdahalelerin olmadığı zamanlarda Afganistan “şeriatçı” bir ülke değildi; geleneksel aşiret kültürü ile tasavvuf kültürünün hâkim olduğu; modern yaşama da açık bir ülkeydi. 1960’ların Afganistan’ı, Suudi/Pakistan destekli Vahhabilerin sızmasından önce gençlerin Ahmad Zahir, Sarban ve Hangama gibi müzik ikonlarına hayranlık duydukları, hippielerin Katmandu’ya giderken hiçbir korku duymadan gezdikleri bir ülkeydi. Zaten Afganistan gibi büyük bir müzik kültürü olan, düğünlerinde günler boyunca kesintisiz müzik çalınıp dans edilen bir ülkenin kültürünü, müziği günah sayan, müzik aletlerini kıran Taliban’a uygun görmek büyük bir haksızlıktır.

Afganistan, klasik kültürü Taliban gibi bir hareketin pratiğiyle taban tabana zıttır. Farsçanın ilk kadın şairi Rabia-ı Belhi (10. Yüzyıl) ve Gülbeden (16. yüzyıl) gibi büyük kadın yazarların yetiştiği bir ülkenin kültürel mirasıyla, kadınların eğitim almalarına izin vermeyen Taliban’ı uzlaştırmamız zor. Taliban’ın yüzlerce türbeyi yok ettiğinde halk kültüründen büyük bir parça da koparmış oldu. Tıpkı bütün Orta çağlar boyunca korunan ve şairlerce güzellik simgesi olarak görülen Buddha heykellerinin (divan şiirindeki ‘put gibi güzel’ tanımı Buddha heykellerinin güzelliğinden kaynaklanmıştır) dinamitlenmesi sırasında halkın yaşadığı üzüntü de olduğu (ki Hazara halkı Buddha heykellerinin yıkıldığı günü ulusal matem günü olarak anmaktadır) gibi. Ya da Afganistan halkının binlerce yıldır kutladığı Nevruz Bayramının, Şiîlerin bin yılık Aşura törenlerinin Taliban tarafından yasaklanmasında yaşanan şaşkınlık da olduğu gibi.

Taliban’ın 1400 yıllık yerel kültürle uyumlu olduğunu iddia etmek “Herat Rönesansı” olarak bilinen akımın temsilcisi olan ressam Behzad’ın (15. yüzyıl) yetiştiği bir ülkede Taliban’ın resmi ve fotoğrafı yasaklamasının tuhaflığını reddetmek anlamına gelir. Tanınmış ve sevilen bir edebiyat ustası olarak M. Oruçoğlu’nun, Babür’ün, Ali Şir Nevai’nin ve Hüseyin Baykaraların şarap meclislerinden, sazlı sözlü eğlencelerinden haberdar olmadığını sanmıyorum. Oruçoğlu ayrıca Afganistan’ın bir zamanlar bütün güzel sanatların, şiirin, felsefenin en önemli merkezlerinden biri olduğunu, Taliban’ın hiç hoşlanmadığı Mevlâna Celaleddin Rumî’nin Afganistan’da doğduğunu biliyor olamaz. Afganistan tarihini şeriatla özdeşleştirmeden önce Ekber Şah devrinde (1556-1605) Afganistan’da kadınların da devlet memuru olarak çalışıp maaş alabildiklerini, küçük yaşta evliliğin yasaklandığını, isteyen Müslümanlara, tarihte ilk kez başka bir dine geçme hakkı tanındığını, yine İslam tarihinde ilk olarak köleliğin lafı-ı güzah olarak değil gerçekten yasaklandığını, meyhanelere vergilerini ödemek şartıyla serbestlik tanındığını hatırlamak gereklidir. Son dört yüzyıldır bu ülkedeki yüksek kültürün nasıl yok edildiğini, Britanya’nın bu amaçla nasıl uğraştığını bilmeden “Afganlar zaten 1400 yıldır böyleydiler demek” doğru bir analiz değildir.

M. Oruçoğlu bana göre oryantalist bir bakış açısıyla bağlamından koparılmış tarihsel örneklerle, mesela bundan 100 sene önce İtalyanlara karşı savaşmış Ömer Muhtar’dan veya 200 yıl önceki Şeyh Şamil isyanlarına gönderme yaparak Taliban’ı meşru ve haklı göstermeye çalışmaktadır. Bu hareketlerin dinsel niteliklerini hatırlatarak Taliban’ı meşrulaştırmak istemektedir. Yani doğuda zamanın donduğuna inanan oryantalist bir bakış açısını tekrar etmektedir. Bundan 400 sene önce Pir Sultan Abdal, İran Şahına olan övgüleriyle devrimci/isyancı bir tutum takınmış olabilir, aynı Pir Sultan 1970’lerde Şah’ı övseydi her halde devrimci bir tutum takınmış olmayacaktı. Kendi zamanlarında Kuzey Afrika’da Sünnisilikten, Sudan’da Mehdicilikten, Dağıstan’da Müridlikten veya kabile dayanışmasından başka bir ideolojik donanıma sahip olmayan hareketlerin otantik ve bağımsız yapılarıyla her türlü istihbarat örgütü ve sermaye grubu tarafından kontrol edilmeye alışmış günümüz dünyasındaki İslamcıların hibrit ideolojilerini, yaşam tarzlarını ve politik hedeflerini/ilişkilerini yan yana getirmek ne kadar doğrudur bilemiyorum. Ki aslında 19. yüzyıldaki bu türden dini hareketlerin hiçbiri de aslında sömürgecilikten bağımsız değillerdi.  Her biri ‘sömürgeciler arasındaki rekabetten yararlanırlardı’. Fransızlara isyan eden Britanya yardımı alırdı ya da tersi…

Oruçoğlu, Hizb-i İslam ve Taliban gibi örgütleri desteklemesini Lenin’in Emanullah Han’a destek vermesiyle meşrulaştırmaya çalışmıştı. Emanullah Han modernist bir hükümdardı ve bugünde Afganistan’da İslami hareketin herhalde en çok nefret ettiği figürlerden biridir. O nedenle Oruçoğlu’nun bu örneğinin tezini kanıtlamak için hedefini bulduğunu sanmıyorum.

Oruçoğlu’nun Hizb-İslam ve Taliban savunusunu temellendirirken baş vurduğu bir ilginç nokta da her türlü işgale karşı vatan savunusu olarak yorumladığı savaşlara verdiği destektir. Halbuki Marx’ın Osmanlıya karşı Yunan ve Sırp bağımsızlık savaşlarını desteklemediğini biliyoruz. Zira Sırp ve Yunan bağımsızlık savaşları o günlerin koşullarında Marx’ın en büyük gerici ideoloji olarak gördüğü Panslavistlerce organize edilmekteydi. Nitekim Oruçoğlu, ‘devrimci’ Napolyon orduları karşısında Kutuzov’a sahip çıkan bakış açısının[23] “Marksist” bir çözümleme olduğunu söyleyemeyiz. Marx yaşamı boyunca proleter devrimlerin ve gerçek ulusal kurtuluş hareketlerinin en büyük düşmanı olarak gördüğü Çarlık Rusya’yı gerileten her adımı desteklemişti. Bolşevikler de Çarlık Rusya’nın girdiği her savaşta yenilmesini arzu ederken benzer bir bakış açısına sahiptiler. Bolşevikleri Çarlık rejimi tarafından yönetilse de işçileri anavatanı savunmaya çağıran Menşeviklerden ayıran da buydu zaten. Bu sebeple M. Oruçoğlu’nun işgale karşı Kutuzov’u sahiplenmesi bu türden bir anavatancılık olarak görülebilir ve Aydınlık’ın bu yazıya genel olarak sahip çıkışı da[24] oldukça anlamlıdır. [25]

Napolyon ve I. Aleksander arasındaki savaş neticede emperyal paylaşım savaşıydı. Bu Marksistlerin bir taraf tutmasını gerektirecek bir çarpışma değildi. Öyle olsaydı 1. Dünya Savaşı’nda da Marksistler Almanya’nın saldırısı karşısında İtilaf devletlerinin yanında yer alırlardı. Hatta Bolşeviklerin de Alman saldırısı karşısında Çar’ın yanında yer almaları gerekirdi. Amerikan İç Savaşı’nda Konfederasyon desteklenirdi, Pasifik Savaşı’nda Amerika haklı ve desteklenen taraf olurdu vb. o halde ‘kim sınırı ilk kez geçip karşı tarafın ülkesine girerse o haksızdır’ gibi tuhaf bir mantık bulup huzura erebilirdik. Afganistan gibi zayıf bir ülkeyi Sovyetlere ve Amerika’ya karşı desteklemenin kendince bir mantığı olabilir. Ama Kutuzov Rusya’sını dahi haklı bulmak büyük güçler arasındaki mücadelede gereksiz bir tarafgirlik anlamına gelir. Ki aslında Devrimci Fransa’ya savaş ilan eden de Rusya’ydı. Napolyon’la savaşı başlatan Rus tarafıydı. Napolyon’unki aslında bir karşı saldırıydı. Bu durumda Oruçoğlu mantığına göre Kızıl Ordu, 1944’te artık Alman topraklarına girdiğinde haklı olanlar Berlin’i ve anavatanlarını savunan Nasyonal-Sosyalistler olurdu. Tarihte böylesi illiyetler kurulduğunda tuhaf sonuçlar karşımıza çıkabilir.

Çok çetrefilli bir konu olduğu için bu eleştiri yazısını bu konu başlıklarıyla sınırlı tutuyorum. Netice olarak Afganistan Sovyet İşgali adlı kitabın, çok farklı açılardan ‘güncellenmesi’ daha faydalı olurdu. Eldeki ikinci baskı bana göre birinci baskıdaki temel bazı soru işaretlerine cevap vermemektedir.


[1] Muzaffer Oruçoğlu,“Rus Sosyal Emperyalistlerin Afganistan’ı Sömürgeleştirmesi”, Partizan Sayı 11,1980.

[2] Muzaffer Oruçoğlu, Afganistan Sovyet İşgali, Sancı Yayınları, 2012, İstanbul, s.5. Oruçoğlu Rus Sosyal Emperyalistlerinin Afganistan’ı Sömürgeleştirmesi kitabını 51 yıl önce yazdığını söylüyor. Bu bir dizgi hatası olmalıdır. Doğrusu 41 yıl önce olacaktır.

[3] Oruçoğlu, age.s.21,53.

[4]M.Barry için bkz: https://www.buzzfeednews.com/article/aramroston/new-nsc-intel-chief-once-worked-on-a-cia-assassination; https://en.wikipedia.org/wiki/Michael_Barry_(U.S._official).

[5] Oruçoğlu, 2021 s.53-64.

[6] Oruçoğlu, 2021, s.53-64.

[7]Oruçoğlu,1980 s.87.

[8] Oruçoğlu 2021, s.68.

[9] Oruçoğlu 2021, s.65.

[10]ИнтервьюАхмадШахаМасудакорреспонденту «Совершенносекретно» М. Маркелову в 1997 году, https://www.youtube.com/watch?v=f44Hl4dJAIY&t=738s

[11] Oruçoğlu 2021, s.75.

[12] Raşid, a.g.e.126. Hikmetyar katıldığı son seçimde (2019) %1 oy almıştır.

[13]http://www.muzafferorucoglu.net/makale.asp?id=285

[14]https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/sovyetlerin-afganistan-hezimeti-ve-odenen-agir-bedel/1065078; https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/-afganistan-isgali-olumcul-hatanin-38-yil-donumu/1016149

[15]1991’deki referandumda halkın %77’si birliğin devamından yana oy kullanmıştı. Birlikten yana olan en düşük oy Ukrayna’da (%71) çıkmıştı. Rusya’da %73 oranında birlikten yana oy kullanılmıştı. Birlik yanlısı en yüksek oylar ise Orta Asya’dan gelmekteydi. Bu oran Özbekistan’da %94,Kırgızistan ve Kazakistan’da %95, Tacikistan’da %96, Türkmenistan’da ise %98’di.

[16] M. Siddieq Noorzoy“Soviet Economic Interest in Afghanistan” Problems of Communism May-June 1987 s.45-54.

[17] Sovyet Politbürosunda Afganistan meselesine karışma konusundaki isteksizlik ve Genelkurmay Başkanı Mareşal Nikolay Orgakov’un (1917-1994)  muhalefeti için bkz: A.A. Lyhakovski, Inside the Soviet Invansion of Afghanistan and the Seizure of Kabul, Cold War International History Project, Washington, 2007.

[18] Ayrıntılar için bkz: Bruce Riedell, Ne Kazandık? Amerika’nın Afganistan’daki Gizli Savaşı, Oxford University Press Oxford/New York  2011.

[19] Oruçoğlu, 2021, s.24-29.

[20] Oruçoğlu, 2021, s.27,31.

[21] Oruçoğlu, 2021, s.27,32.

[22]https://muzafferorucoglu.wordpress.com/2021/08/19/it-dalasi/

[23]http://muzafferorucoglu.org/articles-detail.php?lng=tr&cid=809

[24]https://aydinlik.com.tr/orucoglu-nun-taliban-analizi-abd-emperyalizmine-karsi-hakli-savas-yuruttuler-258075

[25]Bolşevikler Kutuzov gibi karakterlere II. Dünya Savaşında halkı işgale karşı morallendirmek için sahip çıktıkları doğru. Ancak bu sahiplenme, artık Çarlık Rusya’nın  varolmadığı, Kutuzovların da tarihsel  karakterlere dönüştüğü farklı bir zaman diliminde yaşanmaktaydı. Kutuzovlar iktidarken Bolşevikler asla onlara sahip çıkmamışlardı. Bu basite alınamayacak bir nüanstır.

Yazan / U. Töre Sivrioğlu



More in Makale