Connect with us

Tarih

Zeynep Hayır yazdı | Buzların ve Kuzey Işıklarının Kısa Hikâyesi- 3

Grönland’ın buzullarının altında yapılan stratejik hesaplardan Ortadoğu’nun savaş alanlarına uzanan bu tarih, insan, doğa ve iktidar ilişkilerinde emperyalizmin nasıl tekrar eden bir döngü yarattığını gözler önüne seriyor.

grönland

Yazar/Zeynep Hayır

Üçüncü ve Son Bölüm

İkinci bölümde Grönland’da insanın bu sert coğrafyaya nasıl tutunduğunu, gelip geçen toplulukların ardından kalıcı yaşam biçimlerinin nasıl şekillendiğini izlemiştik. Doğa karşısında kurulan kolektif yaşam yüzyıllar boyunca adanın temel varoluş biçimini belirledi. Ancak zaman ilerledikçe Grönland yalnızca insanların yaşadığı uzak bir kuzey coğrafyası olmaktan çıkar ve giderek devletlerin, ticaret ağlarının ve askeri stratejilerin dikkatini çeken bir alana dönüşür. Böylece adanın hikâyesine insanın ardından iktidar da dahil olur.

On sekizinci yüzyıldan itibaren Danimarka, Norveç krallığı aracılığıyla bölgeye ulaşan misyonerler ve ticaret temsilcileri Grönland ile Avrupa arasındaki ilişkinin yönünü değiştirir. Ticaret merkezden yönetilmeye başlanır, yerel üretim dış pazarlara bağlanır. Ada ekonomisi giderek tek yönlü bir yapıya dönüşür. Bu süreç yalnızca ekonomik değildir. Eğitim sistemi, idari düzen ve toplumsal örgütlenme biçimleri de merkezle kurulan ilişki üzerinden yeniden şekillenir. Avcılığa dayalı yerel üretim biçimleri küresel ticaret ağlarının parçası haline gelirken yaşamın ritmi de yavaş yavaş dış dünyanın ihtiyaçlarına uyum sağlamaya başlar. Grönland böylece kendi iç dengesiyle var olan bir yaşam alanından dış dünyaya eklemlenen bir çevre coğrafyaya dönüşür.

On dokuzuncu yüzyıl boyunca bu bağ daha görünmez fakat daha güçlü hale gelir. Yönetim kararları ada dışında alınırken yerel toplum gündelik yaşamını sürdürmeye devam eder. Ekonomik dolaşım, ticaret ve siyasal yönelim giderek merkezileşir. Bu durum askeri işgalle kurulan bir egemenlikten çok uzun vadeli bağımlılık ilişkileri üzerinden ilerleyen bir kolonyal düzen yaratır. Ada halkı kendi coğrafyasında yaşamayı sürdürürken ekonomik yönelimler ve kamusal yapı dış merkezlerle belirlenir hale gelir.

Yirminci yüzyıl Grönland’ın tarihindeki en belirleyici kırılmayı getirir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Danimarka’nın işgal edilmesiyle birlikte ABD adada askeri varlık kurar. Kuzey Atlantik hattı savaşın lojistik dengesi açısından kritik hale gelir. Bu dönemden sonra Grönland yalnızca bir yerleşim alanı değil küresel güvenlik mimarisinin parçası olarak görülmeye başlanır. Daha sonra kurulan Thule Hava Üssü, Soğuk Savaş boyunca kuzey yarımkürenin askeri gözetleme noktalarından biri haline gelir. Sovyet coğrafyasına olan görece yakınlığı nedeniyle erken uyarı radar sistemleri burada konuşlandırılır. Buzulların altında kurulan askeri altyapılar adayı yalnızca savunulan değil aynı zamanda dünyayı izleyen bir stratejik merkeze dönüştürür. Böylece Grönland üzerinde yaşayan toplumdan bağımsız biçimde küresel güç dengelerinin hesaplandığı bir coğrafya olarak yeniden tanımlanır.

Modernleşme politikalarının hız kazandığı aynı dönemde yönetim anlayışı toplumsal yaşamın içine daha doğrudan dahil olur. Bin dokuz yüz yetmişli yıllarda rızaları alınmadan uygulanan doğum kontrol programı özellikle Inuit genç kadınlarını etkiler ve yerli nüfusun demografik gelişimi üzerinde kalıcı sonuçlar doğurur. Bu müdahale eşit olmayan güç ilişkilerinde merkezî yönetimin küçük bir toplumun geleceğine kadar uzanabilen bir yönlendirme kapasitesine sahip olduğunu gösteren örneklerden biri olarak tartışılmaya devam eder.

Bin dokuz yüz yetmiş dokuz yılında başlayan özerklik süreci ve iki bin dokuz yılında genişletilen yerel yönetim hakları Grönland’ın siyasal konumunda önemli değişiklikler yaratır. Buna rağmen ekonomik yapı, ticaret ilişkileri ve savunma politikaları dış merkezlerle bağlantılı kalmayı sürdürür. Ada kendi yönetim kurumlarını geliştirirken aynı zamanda küresel güç dengelerinin içinde var olmaya devam eder.

Bugün dünya ekonomisinin yön değiştirdiği, enerji ve ticaret hatlarının yeniden tanımlandığı bir dönem yaşanmaktadır. Küresel rekabetin sertleştiği bu süreçte Ortadoğu’dan Arktik’e uzanan geniş bir coğrafyada savaşların ve askeri müdahalelerin yoğunlaştığı görülüyor. Bu yazının üçüncü ve son bölümü yayına hazırlanırken İsrail ve ABD, İran’a yönelik yeni saldırılar gerçekleştirdi. Bu saldırılar sırasında İran’ın dini lideri Ali Hamaney hedef alınarak öldürüldü. Bir devletin en üst düzey siyasi liderinin askeri operasyonla hedef alınması uluslararası hukukun ve devlet egemenliği ilkelerinin nasıl kolayca ihlal edilebildiğini bir kez daha gösterdi. Bu saldırıların arkasında ABD devleti ve başkanı Donald Trump ile İsrail devleti ve başbakanı Benjamin Netanyahu’nun izlediği askeri ve siyasi hat belirleyici oldu. Bu çizgi askeri gücü dış politikanın temel aracı haline getiren, başka ülkelerin egemenliğini ihlal eden ve uluslararası hukuku hiçe sayan bir siyasal anlayışı temsil eder. Bu nedenle Donald Trump ve Benjamin Netanyahu’nun izlediği politika savaşçı, saldırgan ve emperyal bir müdahale siyasetidir.

İran’a yönelik bu tür saldırılar ilk kez yaşanmıyor. 2025 yılı boyunca da İranlı devlet yetkililerine yönelik çeşitli suikast girişimleri ve sınır ötesi saldırılar gerçekleşmişti. Bu tür operasyonlar başka ülkelerde de görülmüştü. Daha önce Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’ya yönelik gerçekleştirilen operasyon ve ardından eşiyle birlikte ABD’ye götürülerek yargılanması, bir devletin başka bir ülkenin sınırlarını ihlal ederek doğrudan devlet başkanını hedef almasının uluslararası hukuk açısından nasıl bir kırılma yarattığını göstermişti.

Bu savaşların bedelini ise çoğu zaman halklar öder. Filistin’de uzun süredir devam eden saldırılar sırasında şehirler yıkılmış, sivil nüfus kitlesel biçimde yerinden edilmiştir. Gazze’de yaşanan yıkım yalnızca askeri bir operasyon değil, bir toplumun yaşadığı topraklardan koparılması sürecidir. Filistin’in boşaltılması ve bölgenin demografik yapısının değiştirilmesi Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesine yönelik daha geniş bir planın parçası olarak görülmektedir. Suriye’de yıllardır süren savaş ve dış müdahaleler de benzer biçimde geniş bölgelerin insansızlaştırılmasına yol açmıştır. Bu süreçlerde yalnızca devletler değil toplumların kendisi hedef haline gelir.

İran’a yönelik son saldırılarda ise bu savaşın en ağır bedellerinden biri yine siviller tarafından ödendi. Özellikle yüz altmışın üzerinde kız çocuğunun katledilmesi bu saldırganlığın, emperyalist saldırganlığın en acı gerçeklerinden biri olarak kayıtlara geçti. Bu ölümler ne ABD ne de İsrail tarafından açık biçimde üstlenildi. Ancak emperyalist savaşların tarihi çoğu zaman aynı gerçeği tekrar eder. Bu savaşların bedelini en çok siviller ve çocuklar öder. Kan dökülmeye başladığında ise o kan yalnızca cepheleri değil, bütün bir coğrafyanın hayatını boğacak kadar yayılır.

Kuzeyde buzulların altında stratejik hesapların yapıldığı Grönland ile güneyde savaşların eksik olmadığı Ortadoğu arasında ilk bakışta büyük bir mesafe var gibi görünse de bu iki coğrafya çoğu zaman aynı emperyal siyasetin farklı sahalarını oluşturur. Kaynaklara, enerji havzalarına ve geçiş yollarına yönelen rekabet tarih boyunca benzer biçimlerde ortaya çıkar. Bu nedenle Grönland’dan Ortadoğu’ya uzanan bu geniş coğrafyada görülen gerilimler emperyalizmin farklı alanlarda tekrar eden tarihsel davranış biçimlerinden biri olarak okunabilir. Buzullar geçmişin izlerini saklarken aynı zamanda geleceğin mücadele alanlarını da içinde taşımayı sürdürür. Grönland bu nedenle yalnızca kuzeydeki bir ada değildir. İnsan, doğa ve iktidar arasındaki uzun ilişkinin bugün hâlâ devam eden bir kesitidir.



More in Tarih