
İdealist felsefeye göre insan, tanrının kendi planını uygulamada kullandığı bir biyolojik makinadır. Bu durum aynı zamanda kaynağını teolojideki tinden alan, insanın tarihselci tanımlanmasının idealist tarzı olmaktadır. Tin tıpkı zamana bir pudra şekeri gibi serpilmiş ve bir tilki kılığında tarihin dehlizinden içeri girmiştir. İdealist tarihçi burada, tanrının kendisini gizlemekten vaz geçtiği bir ortam ve yine tanrının faaliyetlerini onun aracılığı ile yürüttüğü bir alet durumundadır. Kişi kendisini, tarihi gerçekleştiren maddi süreçlerin yol açtığı başkaları ile karşılaşma ve ilişkilenmelerin bir sonucu olarak değil, bizzat tanrı ile karşılaşmanın ve onun aklını anlamanın yol açtığı sonuçların bir ürünü olarak görmektedir.
Tarih boyunca aydınlara yönelen yıkıcı öfke ve şiddetin altında bu saptırılmış ilkel tarihsicilik yatar. Tarihsici ve radikal bir Mesih kılığında geleneğimizin ideolojik ve kültürel köklerine baldıran zehiri dökmek isteyen sapma anlayışların tetiklendiği tarih kurgusu materyalist değil, devlet önceli ilkel kabile bilincine dayanmaktadır. Siyaseti ele alış ve hareketlendirme biçiminde, bozkır toplumlarının kinci, despotik ve hileli savaş motiflerinin ciddi izlerine rastlanmaktadır. Fransız ihtilali ile başlayan modern burjuva devlet hukuku, siyaseti ve kültürünün klasik biçimlerinin oldukça gerisinden seyreden bir klan/devlet zihniyetini devrimci örgüt kültürü zannetmektedirler.
Tarihin gelmiş, geçmiş ve gelecek çizgisinde bireysel ihtirasların ve yalanların izleri yoktur. Fiziksel metotlardan çıkarımsanan aklın, Sosyolojinin ve tarihin problemlerine uygulanmasına ve bunların tanımlanmasına olanak vermeyeceği yönündeki mekanik burjuva görüşler, fizik biliminin tarihsel ve Sosyolojik problemleri devrimci yoldan çözmemizi sağlayacak ideoloji ve felsefeyi besleyeceğini unutmuş görünüyorlar. Bu durum aynı zamanda kendisine, başkalarına ve doğaya karşı yabancılaşmış kesimleri, etik ve vicdandan alıkoyan tarihsel bilinç yıkıcılığına koşullamaktadır. İş bölümünün sonucu olarak ortaya çıkan bir fizik mühendisinin makine üretmesi gibi, küçük burjuva tarihçide genel olarak insan sınıflarının tarihselliğini bireylere indirger ve kaynağı belirsiz yapay bilgiler üzerinden temelsiz bir tarih kurgular. Burada ortaya çıkan en bariz özellik, tarihin nesnesinin suretine abanmış bir burjuva ahlakın çirkin varlığıdır. Ekonomik etkinliğin evrensel çalışması gibi sebeplerle bütüncül özellikler gösteren tarihin bu kadar parçalara ayrılarak laboratuvarlarda ki hileli bir buluşun deneğine dönüştürülmesi, küçük burjuvazinin tarih ile ilişkisinin tipik özelliklerinden birisidir. Niceliğin niteliğe ilerliyor olması gibi sebeplerle belki tarih bazı dönemler atomik düzeyde hareket edebiliyordur, ama kuyruklu yalanların ve ruhların taşıdığı bir tek atom tanesi yoktur.
Bir tarihçiye niteliğini veren tarihi bilgiler değil, onun tarihine yön veren sınıfsal değerlerdir. Bilginin doğrumu yoksa uydurmamı olduğunu belirleyen bu sınıfsal saiklerdir. Eski çağlardan kalan bir defineyi bulan küçük burjuva arkeolog, muhtemelen onu bir an önce zimmetine geçiremezse bile, bulduğu tarihi eserden alacağı ödül ikramiye ile daha çok ilgilenecektir. Ama bir komünist arkeolog, üretilen bir metanın hikayesinde ters yüz olmuş köle emeğinin kan ve ter içinde kalmış suretini görecektir. Bilgi sürekli sorgulanan, değişen, denenen ve yanılsanan bir özellik gösterirken, daha ortaya konur konmaz büyük bir gürültü ile tanrısal bir doğru gibi ilan edilmesi, büyük bir kuyruklu yalana gözle kaş arasında inandırıcılık kazandırma amacını ele verir.
Sınıf mücadelelerinin devrimci politik üretici bir gücüne dönüşemeyenler, vasıfsız küçük burjuvazinin şöhret olmaya dair ihtiyacını doyurmak için, geçmişin nesnesi ile oynayan bir maymuna dönüşürler. İdeolojik olarak güçsüz olanlar, varlıklarını ancak başka üretici varlıkların yokluğu koşulunda var edebilmektedirler. Bu durum ise aslında, tarihten beri tam anlamıyla hiçbir zaman var olmuş olmamanın en dolayımsız ifadesidir. Poker masasında hileli kart kullanır gibi, tarihin nesnesini çekip yerine kehaneti koymak denir bu yaşananlara. Kişiselleştirilmiş iftira ve dedikodular, tarihsel olguları tanımlamada gerekli olan yapı taşları değildirler ve tarihsel gelişmenin seyri içinde görünmezler…









