
Partizan dergisi Web Sitesinde, “Güncel Faşizm Tartışmaları Üzerine’’ başlıklı uzun bir analiz yazısı var. Bu analizin kullandığı kaynaklardan biri olan Lenin’in “Marksizm’in Bir Karikatürü- Emperyalist Ekonomizm” yapıtından da uzun bir aktarım yapan Partizan Dergisi, faşizm olgusunu algılama biçimine de bu kaynak üzerinden bir temel oluşturmaya çalışmaktadır.
Aynı yazıda Partizan, çok doğru olarak “kapitalizmde demokrasiye ulaşmak bir hayaldir” dese de emperyalist metropollerdeki askeri bürokratik aygıtlarla, BM, NATO, İMF, Dünya Bankası gibi uluslararası siyasal, askeri ve mali üst yapı örgütlerine burjuva demokrasi nosyonu verenin de kendisi olduğunu unutması da şaşırtıcı oluyor.
Partizan dergisinin alıntıladığı uzun pasajda Lenin, burjuva demokrasisinin kapitalizmin serbest rekabetçi aşamasına karşılık gelen bir devlet biçimi olduğunu, kapitalizmin emperyalizm aşamasında ise mali oligarşi ve işbirlikçilerinin denetiminde olan finans-kapitalin mutlak egemenliği üzerine kurulu ekonomi politiğin, burjuva demokrasisinin nesnel koşullarını ortadan kaldırdığını ifade ediyor. Bu niteliği ile burjuva demokrasi, kapitalist üretim ilişkileri zemininde emek kitlesi üzerinde bir diktatörlüktür. Bu diktatörlük, burjuva devlet ve burjuva hukuk olarak üst yapıda inşa edilmeden önce, zaten, Marks’ın Kapital’de çözümlediği gibi, emekçi ile kapitalist arasındaki iş sözleşmesinin dayatmacı niteliğinde, bizzat üretim ilişkilerinde inşa edilmiştir.
Emekçinin geçimini sürdürebilmesi için bu eşitsiz sözleşmeyi kabul etmekten başka bir olanağı yoktur. Böyle bir olanak varsa, o da üretim araçlarını toplumsallaştıracak olan bir devrim olanağından başka bir şey olamaz. Her yöntemle olduğu kadar söz ve rakam bilimiyle yadsınamaz bir kesinlikle ulaşılmış olan bu gerçeklik karşısında burjuva hukukun yaptığı yegâne iş, “Adalet mülkün temelidir’’ sloganı ile kapitalist ile emekçi arasındaki bu eşitsiz ilişkiye, içi boş ‘’özgürlük’’ ve “eşitlik” soyutlamalarıyla bu dayatmayı yasalaştırarak tescil etmektir. Burjuva demokrasisi, emekçiler üzerinde bu dayatmaya süreklilik kazandıran bir diktatörlük iken kapitalizmin serbest rekabetçi aşamasında, az çok denk sermayeler arasında bir demokratik ilişkiye karşılık gelir. Bir başka söylemle, burjuva demokrasisi, burjuvazinin kendi arasındaki bir demokrasi iken, emekçi kitleler üzerinde, siyasal biçiminden önce, ekonomi politik biçimiyle, bizzat üretim ilişkilerinde, kapitalist ile emekçi arasındaki iş sözleşmesinde vuku bulan bir dayatmadır, bir diktatörlüktür.
Peki, kapitalizmin emperyalizm aşamasında ne olur?
Kapitalizmin emperyalizm aşamasına karakterini veren finans -kapital, sermayede olağanüstü bir yoğunlaşmaya bağlı olarak, banka ve sanayi sermayesinin iç içe geçmiş biçimi olarak sermayenin en üst var oluş biçimidir. Finans- kapital, metalara endeksli kağıtlar aracılığı ile reel ekonominin yanında bir de sanal ekonomi yaratmıştır. Metalara endeksli kağıtlar, belirli bir zaman süreci için endekslendiği metanın beklenen kâr marjını temsil ederler ve ulusal ve uluslararası borsalarda alınıp satılırlar. Bu alınıp satılma işleminin bizzat kendisi, emperyalist kapitalizmin anarşik niteliği ve finans- kapitalin spekülatif niteliği nedeni ile kağıtların endekslendiği metaların gerçek kar marjlarının çok üstünde değerleri temsil etmesine ve finansal balonun şişmesine neden olmaktadır. Şişen finans balonları düzensiz aralıklarla patlamakta ve bu durum emperyalist kapitalizmin kriz dinamiklerine aşırı üretim krizlerinin yanında ve onunla ilişkisi içinde finansal krizleri de eklerken, bunların yükü de emek kitlesinin sırtına yüklenmektedir.
Böylece, finans -kapitalin, henüz üretilmemiş emek değerleri üzerinde de bir ipotek yaratmış olması, serbest rekabetçi kapitalizmle emperyal kapitalizm arasındaki en temel farklardan birisine karşılık gelmekte ve kapitalizmin emperyalizm aşamasına karşılık gelen burjuva devlet biçiminin, burjuva demokrasinden farklılaşan faşist karakterinin de özünü belirlemektedir.
Metalara endeksli kağıtlar aracılığı ile sınırsız olarak speküle edilen sanal kar marjları çoğu zaman realize edilemez ve emperyalist kapitalist sistemin finansal krizleri patlak verir. Bu finansal krizler, gerçek ve sanal kar marjları dengelenene kadar sürer ve aradaki fark, para ve faiz politikaları ile emek kitlesine yüklenir. Bu niteliği ile finans kapitalin egemenliğindeki emperyalist kapitalizm, emek kitlesinin, yalnızca artı emek zamanına değil ücrete karşılık gelen gerekli-emek-zamanının bir kısmına da el koyar. İşte bu niteliği ile finans- kapital, tüm zamanlara ait emek değerleri üstünde yaratılmış tarihsel bir ipoteği de temsil etmektedir. Tüm zamanlara ait emek değerlerini ve henüz üretilmemiş emek değerlerini sermayenin büyüklüğüne göre yeniden ve yeniden paylaşan finans kapitalin mutlak egemenliği, bu özelliğiyle yalnız bugüne ilişkin emek gücü sömürüsünü değil, ama geleceği de ipotek altına alan bir emek-gücü sömürüsüne karşılık gelir.
Bir başka söylemle, finans kapitalin mutlak egemenliği demek, yalnız, emekçinin şimdiki zamana ait artı- emek zamanının gaspı değil, ama tüm zamanlara ait emek-zamanı üzerinde tarihsel bir ipotek anlamına gelir. İMF, Dünya Bankası, Avrupa Merkez Bankası, Amerika Merkez Bankası gibi teşkilatlar vasıtası ile uygulanan para ve faiz politikaları ile mali oligarşi ve işbirlikçileri, finans- kapital dışında kalan sermaye biçimlerini terörize ettiği gibi, emek kitlesinin yalnız artı- emek zamanını değil, ücrete tekabül eden gerekli- emek zamanının bir kısmını da gasp etmektedir.
Örneğin, dövize endeksli bağımlı bir ekonomide dolar 10 Liradan 18 liraya çıktığı zaman, emekçinin ücretinin reel karşılığı da değerinin altına düşecektir. Kapitalizmin emperyalizm aşamasına dair olarak, mali oligarşi ve iş birlikçilerinin devlet biçimi olan faşizm, öncelikle, emek kitlesi ve diğer sermaye biçimleri üstünde çeşitli biçimlerde sürdürülen bir ekonomik terördür. Bu özelliğiyle emperyalist kapitalizm, terörist kapitalizmdir: Emek kitlesi ve finans kapital dışında kalan sermaye biçimleri üzerinde terörize edilmiş bir ekonomi politikle duran militarizme eğilimli en üst ve en son burjuva devlet biçimi olarak aynı zamanda burjuva demokrasinin nesnel şartlarının ölüm ilanı olur.
Bu ekonomik terör, herhangi bir muhalefetle karşılaştığında, militarize olarak siyasal terör biçimini almaktadır. Bu anlamda, faşizmi, yalnızca militarizme indirgeme anlayışı, emperyalist kapitalizmin ve finans kapitalin iktidarının niteliğine dair hatalı değerlendirmeler üretir. Dolayısıyla, mali oligarşi ve iş birlikçilerinin diktatörlüğü olarak faşizm, özünde, finans kapitalin ekonomi politik ve siyasal eğilimleri doğrultusunda, yalnız emek kitlesi üzerinde değil, ama mali sermaye dışında kalan sermaye biçimleri üzerinde de ağırlaştırılmış ve terörize edilmiş bir diktatörlüktür. Diğer sermaye biçimleri, zorunlu olarak mali oligarşi ve iş birlikçileri ile kapitalist üretim ilişkileri temelinde uzlaşsalar da bu uzlaşma mali sermayeden arta kalan kar paylarının, kırıntıların paylaşılması üzerinden zorunlu bir uzlaşmadır.
Sermayenin organik yapısında da nitel bir değişime karşılık gelen finans-kapital ile birlikte, büyük mali gruplarla, mali sermaye dışında kalan sermaye biçimleri arasında, burjuva demokrasisinin de nesnel şartları ortadan kalkmış ve emperyalist kapitalizmde burjuva devlet aygıtı da tamamen mali oligarşi ve iş birlikçilerinin mutlak egemenliği altında finans-kapitalin ekonomi politik ve siyasal eğilimleri üzerinde yükselen bir aygıt olarak faşist karaktere bürünmüştür. Hatta tam bir tarihi süreç tanımıyla söyleyebiliriz ki, iki dünya savaşı arasındaki süreçte, burjuva demokrasilerinin faşizme evrilme süreci tamamlanmıştır. Dolayısıyla, kapitalizmin emperyalizm aşamasında, burjuva devlet aygıtının faşist niteliği, onun, finans-kapitalin karakterini yansıtan ekonomi politik zemininden kaynaklanır ve emperyal kapitalizm var olduğu sürece bu ekonomi politik zemin de ortadan kalkmayacağı için faşizmin tasfiyesi sorunu, finans-kapital ile birlikte mali oligarşi ve iş birlikçilerinin bütün ulusal ve uluslararası kurumlarıyla ilişkilerin bir devrimle tasfiyesi sorunundan ayrılamaz.
Gerçeklik böyleyken, anlaşılan o ki, Partizan Dergisinin faşizm olgusuna ilişkin kafa karışıklığı, tarihsel devlet biçimleriyle ekonomi politiğin niteliği arasındaki ilişkiyi koparmasından kaynaklanmaktadır. Oysa, ekonomi politiğin niteliğinden azade bir devlet biçimi yoktur. Her devlet biçiminin sınıfsal karakteri, onun üzerinde yükseldiği ekonomi politiğin niteliği tarafından belirlenir. Nasıl ki kapitalizmin emperyalizm aşamasından, serbest rekabetçi aşamaya dönüş mümkün değilse, faşizmden burjuva demokrasisine dönüş de finans kapital egemenliği bütün kurumlarıyla tasfiye edilmeden mümkün değildir.
Partizan Dergisi, emperyal metropollerdeki burjuva devlet aygıtlarına ve uluslararası emperyal üst yapı organlarına burjuva demokrasisi bağlamında olmadık nosyonlar yüklemektedir. Bu durum, emperyalist metropollerde yükselen neo faşist hareketlere karşı, yanlış bir yaklaşımı da beraberinde getirmekte ve bu coğrafyalarda, sanki, faşizm iktidarda değilmiş gibi anti faşist mücadele neo faşist hareketlerle mücadeleye indirgenmektedir. Oysa, neo faşizm, faşist demagojinin coğrafyaya ve siyasal konjonktüre göre farklılaşan demagojik söyleminden başka bir şey olmayıp, bu coğrafyalarda faşizm, zaten, finans kapital şahsında iktidardadır. Bu durum, 1980 öncesinde, siyasal devrim mücadelesini, ülkücülerle çatışmaya indirgeyen ve böylelikle de 12 Eylül darbesinde, devletin, “sağ-sol çatışması” olarak lanse ettiği kutuplaşmada hakem rolü oynamasına olanak tanıyan, küçük burjuva solculuğunun faşizme ve devlet olgusuna yaklaşımını andırmaktadır. Oysa, anti faşist mücadelenin hedefi, öncelikle faşist burjuva devlet aygıtı olmak zorundadır.
İttifaklar sorununda ise Partizan Dergisi, 1973’lerin Türkiye’sinde, İbrahim Kaypakkaya’nın bıraktığı yerde demirleyip kalmıştır. Oysa, o köprünün altından çok sular aktı. Bugün, bütün gerçekliği ile kendi kaderini tayin hakkı kapsamında, gerilla mücadelesine politize olmuş bir Kürt proletaryası ve köylülüğü söz konusuyken ve Kürt Ulusal Hareketin attığı adımlar T.C. devletinin dengelerini sarsarken; kazandığı ve kazanmakta olduğu yeni mevzilerle coğrafyanın devrimci imkanlarına yeni olanaklar katmaktadır.
Bugün, silahlı mücadele ekseninde, Kürt Ulusal Hareketi ile her düzeyde ittifakları yaşama geçirmek, coğrafyanın devrimci dinamiklerini güçlendirmek adına, politik özne iddiasındaki her yapının asli görevidir. Emek ve Özgürlük İttifakı da faşizme karşı mücadelede ezilenlerin birlikte davranması perspektifinde verilmiş yerinde bir karar olarak, doğrultusu da devrimcidir. Bu çabaya kuşkuyla bakmak, küçümsemek ve veya anlamsız görmek, asıl, devrimin ve tarih yapıcı iradenin halk kitleri olduğu temel doğrusunda kuşkuya düşmektir.









