Connect with us

Editörün Seçtikleri

“TC” Egemenler Sisteminin “Yeniden” Yapılanma Siyaseti, Ara Akım Çizgilerin Girdap İçindeki Çaresizliği ve Devrimci Tutum!

Burjuva muhalefet cephesinde, 19 Mart’ta CHP’ye yönelik operasyonların ardından, sokağa çıkan militan kitleyi “erken seçime” endeksleyen CHP mitinglerini süreklileştirirken, Kürt Ulusal Hareketi devletle geliştirilen müzakerelere kilitlenmiş durumdadır.

Türkiye-Kuzey Kürdistan siyasal süreci, tarihte nadir rastlanan hareketli bir dönemden geçiyor. Bir yanda emperyalist hegemonya çatışmalarının esasta niteliğini belirlediği uluslararası ve bölgesel gelişmeler, diğer yandan bu gelişmelere bağlı olarak tayin edilen iç siyasal-iktisadi politikaların her alanda aldığı biçim… Bu gelişmelere bağlı olarak “TC” iktidarı, burjuva muhalefet, ulusal/sosyal toplumsal dinamiklerin önüne bazı siyasal yol haritaları çıkarmaktadır. Süreç bağlamında en hareketli gelişmeler, AKP-MHP iktidarı ile Öcalan inisiyatifinde temsil edilen Kürt Ulusal Mücadelesi arasında sürdürülen “müzakereler” ve AKP-MHP iktidar kliği ile burjuva muhalif klik temsilcisi olan CHP arasında derinleşen çatışmalar üzerinden şekillense de iktidar, ekonomik, kültürel, ekolojik yıkımlarla, kadın düşmanı saldırı politikalarıyla toplumu “iç cepheyi tahkim” stratejisine uygun dizayn etmeye çalışmaktadır.

Buna paralel olarak derinleşen sınıfsal-sosyal çelişkilere göre önemli toplumsal itirazlar öne çıkmış bulunmaktadır. İktidarın, burjuva siyaset sahasına “iç tahkim” stratejisi ile balans ayarı vermenin ayakları olarak icra edilen ve burjuva “muhalefetin” öne çıkan klik temsilcisi CHP’ye belediyeler üzerinden çektiği operasyonlar her gün yeni dalgalarla sürdürülürken, dağ başlarından yakılan silahların bir diğer ayağı mecliste kurulan komisyonla, iktidarın “terörsüz Türkiye”, Öcalan’ın “Demokratik Toplum İnşası” süreci işletiliyor. AKP-MHP iktidar kliği, bu politik yönelimle kendi cephesini konsolide etmeye çalışırken, burjuva “muhalefet”, maruz kaldığı son belediyeler operasyonları vesilesiyle, en “agresif” tutumunu öne çıkarmakta, il il düzenlediği mitinglerle kendi cephesini konsolide etmeye çalışmaktadır. “TC” iktidar kliğinin, burjuva “muhalefetin” gardını düşürme amacıyla, CHP üzerinden sürdürdüğü şiddet-baskı politikasını, yargı ayağını da bir silah olarak kullanarak oluşturduğu sindirme ve korku atmosferinin yanı sıra bazı “transferler” ile (Aydın Büyükşehir Belediyesi’ne CHP’den seçilen Özlem Çerçioğlu’nun AKP’ye geçmesi gibi) CHP’yi hem güçten düşürmeyi hem de sürece razı etmeye çalışıyor. Fakat tüm bu gelişmelere bağlı olarak kapalı kapılar ardında adı sürekli değişen komisyon aracılığıyla süreç ilerletiliyor.

Özellikle burjuva siyasal gündemin öne çıkardığı bu başlıklardan öte, ezilen ve sömürülen yığınların, maruz kaldığı ağır ekonomik ve yasal kuşatma, bu kuşatmaya karşı örgütlü olduğu oranda verdiği devrimci tepki, sürecin yadsınamaz bir başka gündemidir. Yanı sıra Kürt Ulusal Sorununa karşı görevlerini yadsımadan, devrimci komünist güçlerin asıl öne çıkarması gereken halka budur. Yani burjuva klik dalaşında, iktidarın açık saldırısına uğrayan CHP’nin, müzmin “muhalefetle” sokakların gücünü kendi iktidar hedefiyle arkasına alma çabasına kulak kabartma yerine, (burjuva klik dalaşının ortaya çıkardığı birçok sorunu devrimci siyasal bir çizgide ele almayı yadsımaz bu) sefalet ve açlık dayatılan kamu emekçilerinin, işçi sınıfının, köylünün itirazlarına, burjuva hukuk ve diyanet fetvalarıyla ağır baskılara maruz kalan kadınların öfkesine, ötekileştirici, anti demokratik uygulamalara maruz kalan farklı inanç, ulus ve etnik kimliklerin demokrasi-özgürlük taleplerine yüzünü dönmek, devrimci ve komünistlerin görev sahasını ortaya koymaktadır. Aksi olarak, paradigma değişimi olarak Kürt Ulusunun mücadelesinde bir kırılma olarak gündeme gelen çizgiye yedeklenmek, ya da toplumsal muhalefetle kendi çizgisinde birleşme yerine CHP’nin burjuva “muhalefet” ufkuna hapsolmak, proletaryanın sınıf çizgisini reddetmek anlamına gelmektedir ve bu güncel bir tehlike olarak aktüeldir.

Ezilen ve sömürülen yığınlar için, ulusal-sosyal siyasal özgürlükler mücadelesi, kendi dinamiklerine dayanır. Burjuva ve türevi gericilikler, bu mücadelede bir dinamik değildir ve ancak ki, ezilen ve sömürülenlerin güçlü mücadelesi karşısında gerileme yaşarlar ya da bazı reformlara yönelmek zorunda kalırlar. Reformlar dönemi dahil, ilerici barutunu yitirdiği, hiçbir tarihsel kesitte burjuvazi, toplumsal özgürlükler, demokrasi ve insan hakları konusunda, inşa edici değil, sermayenin çıkarları gereği yıkıcıdır, baskıcıdır ve otoriterdir. “TC” egemenler sistemi, bu konuda en bağnaz, en gerici çizginin temsiliyetidir. “TC”nin kuruluş kodları bunun en yalın anlatımıdır. İktisadi, sınıfsal-sosyal alanlardaki tüm gelişmeleri, ilkel, ırkçı, dinci paradigma ile emperyalist sermayenin çıkarlarını icra etmeyi kendisine zemin yapan faşist diktatörlük, her tarihsel süreçte aktör olarak seçtiği kişi ya da hükümetler eliyle, coğrafyamızda kanlı bir süreç örgütledi. Yani emperyalist güçlerle var olan bağımlılık ilişkisinin iktisadi-siyasal çıkarlarına göre tayin eden politikalar devamlılığında, coğrafyamızda “demokrasi, özgürlük, toplumsal refah” sorunu sürekli var oldu ve burjuva devlet egemenliği baskılarla, yasaklarla ve ekonomik yaptırımlarla kendisini idame etti.

Emperyalist-kapitalist sistemin seyri, emperyalist sermayenin uluslararası hareketi ve “TC” iktisadi-siyasal politikasına biçtiği rol, buna karşı işçi ve emekçilerin örgütlü duruşu, devrimci ve komünist öznelerin somut örgütsel konumlanışı, Kürt ulusunun mücadele çizgisi, iktidarın politik yönelimlerinde bazı stratejik saldırıları gündeme getirdiği gibi, dönem dönem “demokrasi-özgürlük” programlarını gündeme getirmesi, sürekli faşizm koşullarının temel yöneliminde bir farklılık yaratmamıştır. İktidarda olan burjuva kliğe karşı kendi iktidar yolunu döşemek isteyen “muhalif” burjuva klik, “toplumsal eşitlik-özgürlük, ekonomik refah” söylemlerini öne çıkarsa da her burjuva kliğin iktidar süreci, egemenlik tarzı olan faşizmin hukukuna göre uygulamaları bir bir devreye koymuştur. Üretilen “medeniyetler düzeyine ulaşma”, “Türk tipi demokrasi” vb. kavramların son tahlilde içeriği, sermaye sınıfının çıkarlarının faşist diktatörlükle icrasıdır. AKP-MHP iktidarı, bu zihniyetin güncel karşılığıdır. Komprador işbirlikçi tekelci sermayenin temsilcisi olarak iktidarda olan Erdoğan güruhunun, günümüze kadar iş başına gelmiş siyasal aktörlerin en saldırgan, en kuralsız tarzı olması, ideolojik-siyasal olarak “TC”nin ana kuruluş kodlarından bir kopuş değil, bu kodların sermayenin güncel ihtiyaçlarına göre örgütlenmesidir.

İktidarın sadece saldırı ve baskı politikaları değil, aynı zamanda “demokrasi, özgürlükler, ekonomik büyüme ve refah” söylemleri de son tahlilde burjuva iktidarın yaşadığı tıkanıklıklara göre kendisini üretme siyasetidir. Burjuvazinin kendisini sürece uygun üretme siyasetinden, ilerici bir hamle beklemek, özellikle tarihsel koşullar bağlamında burjuvazinin niteliğini en iyi yorumla çarpıtmaktır, burjuva liberal çizgiyle burjuvaziye konumu üzerinde rol biçmektir. Bu anlamıyla tıpkı iktidara geliş sürecindeki bazı politik manevralarından kaynaklı, AKP’den beklenen toplumsal reform-refah yanılgısı, bugün özellikle devlet-Öcalan denkleminde kurulan ilişkilenmede, bazı çevreler tarafından yeniden canlandırılmaktadır. Bunun bir yanılgı olduğunu söylemek bile anlamsızdır. Ki iktidarın iktisadi-siyasal politik sürecinin niteliği ve hedefleri yeterince açıktır.

Somut olarak artan işsizlik ve yoksullaşma, sürekli hale gelen pahalılık-enflasyonun sebep olduğu sosyal yıkım, açlık sınırına dahi yanaşmayan ücret dayatmaları, her kesimden muhalif politikacı, aydın, yurtsever insanların zindanlara atılması, devrimci-komünist mücadelenin tüm örgütlenme araçlarına yönelik planlanan kuşatma, resmi ve paramiliter ayaklarıyla militarizmi güçlendirme projeleri, işçi ve emekçilerin her türlü hak arama eylemlerine karşı, polis-ordu-yargı-yürütme ayaklarıyla devreye konulan baskı ve şiddet, Kürt Ulusal mücadelesini sisteme uyumlu kılınması stratejisi ile birleştirilerek uygulanmaktadır. Somut olarak öne çıkmış Kürt Ulusal Mücadelesini sistemle uyumlu hale getirme politikası ile geniş ezilen-sömürülen yığınlara uygulanan baskı arasında fark biçimseldir. Bir ayağı ile faşist iktidarın niteliğini ortaya koyarken, diğer ayağı ile bölgesel gelişmelerle birlikte iktidarın yaşadığı çıkmazları ortaya koymaktadır.

Komprador işbirlikçi tekelci sermayenin günümüzde iktidarı olan AKP-MHP iktidarı, iç ve dış politikada yaşadığı yığınlarca çıkmaza karşın, işçi sınıfı ve emekçilerin devrimci yıkıcı gücüyle sistemli olarak karşı karşıya gelmiş değildir. Devrimci saflarda yaşanan dağınıklık ve örgütsüzlüğün yarattığı bu durum, Erdoğan iktidarının bazı manevralar yapabilmesi konusunda taktik avantaj sunduğunu söyleyebiliriz. Ama derinleşen nesnel çelişkiler, iç ve bölgesel denklemde yaşanan gelişmeler, “TC” egemenler sistemi açısından daha dinamik çözümsüzlükleri öne çıkarmaktadır. Faşist nitelikten beslenen aşırı politik zor uygulaması, toplumsal manipülasyon yaratmak için muhalif güçlere karşı devreye koyduğu kara propaganda gücüne karşın, ekonomik-demokratik olarak yaşanan yıkımın toplumsal dinamiklerde bir tepki olarak dışa vurması, CHP’nin başını çektiği düzen “muhalefetinin”, bu sosyal-sınıfsal zeminden güç oluşturma politikası, Kürt sorunu merkezli bölgesel ve emperyalist güçlerin “TC”ye karşı pazarlık gücünü genişletmesi, Saray diktatörlüğünü sıkışmışlığını aşma manevralarına mecbur etmiştir.

Bugün “terörsüz Türkiye” söylemi ile “hatırlanan” “bin yıllık kardeşliğin” güncellenmesi, mevcut sıkışmışlıktan çıkışın bir yol haritasıdır. “Milli birlik ve kardeşlikle hedeflenen iç tahkim”, iktidarın sürece göre kendisini üretme çabasıdır. Bir ayağını böyle işletirken, asıl ayağını, şiddetle donatılmış devlet aygıtlarının tek elden yeniden yapılandırılması, din istismarcılığı, kara para, mafya çeteciliği, militarizmin resmi ve gayri resmi ayaklarıyla tahkimi, bir ayağı ile “muhalif” sermaye güçlerini geriletme ve kendi sermaye grubuna katma (Kayyum, devlet eliyle el koyma vb. yöntemlerle) amacının politik yönelimi iken, asıl olarak derinden mayalanan toplumsal hoşnutsuzlukları, emekçilerin öfkesini denetime alma saldırılarıdır. “Silahlanmada dünyanın sayılı gücüyüz” propagandası ile kara, deniz, hava askeri teknolojisi ile belirli dönemlerde sergilenen güç gösterisi, esasta iç toplumsal muhalefeti sindirme amaçlıdır.

Bir genelleme olarak, Erdoğan güruhunun “Türk-Kürt-Arap” ittifakı çağrılarıyla Osmanlı dönemindeki bazı ittifakları, Türk-İslam sentezli paradigmasında yeniden güncelleme girişimleri, bölgede hayali olan ekonomik-siyasal yayılmacılık politikalarına yedekleyici güçler arayışıdır. Bunun planlandığı gibi olup olmaması, tamamıyla güçler dengesi ve “ittifak çağrısı” yaptığı güçlere karşı verdiği “tavizlerle” alakalıdır. Dünün yalanlarını tekrar etmekle bir yere ulaşamayacağını bilen Erdoğan güruhu, “Terörsüz Türkiye” adımını, “Meclis Komisyonu” kurulma aşamasına taşıması, sıkıştığı durumdan çıkma manevralarından bağımsız değildir. Son tahlilde “TC” iktidarı, kendi “bekası” için, bazı siyasal süreçler planlamış bulunmaktadır. Bu planlamaların emperyalist bölgesel siyasetle iç içe olduğu tartışmasızdır. Bu bağlamda bölgesel emperyalist stratejiler ve bunun bölgesel aktörler üzerinden uygulanması ayağını kısaca ortaya koymak faydalı olacaktır.

Emperyalist Yayılmacılık, ABD’nin Bölge Stratejisi ve Bölgesel İktidarların Rolü!

Emperyalist sermayenin çok uluslu tekelleşmesi süreci, emperyalist güçler arasındaki hiyerarşi ve rekabete farklı bir boyut kazandırdı. Daha yıkıcı ve talan edici olan bu rekabet düzeyi, pazar ve dünyanın zenginlik kaynaklarını paylaşımı temelinde hakimiyet çatışmasına da direk niteliğini verdi. Bugün Orta Doğu’yu merkez alan dünyanın yeniden paylaşımı bu temelde şekilleniyor. Emperyalist kutuplar çatışmasında, Rusya’nın bölgedeki savaş bakiyesi olan Esad rejiminin, ABD ile Rusya arasındaki “pazarlıklarla” tasfiye olması, ABD’nin uzun süredir arzuladığı koşulların oluşmasını sağladı. ABD emperyalizmi, yayılma ve sömürü mekanizmalarını bölgede somut olarak inşa edebilmesi için oluşan olanakları, en etkili biçimde kullanmak istiyor. Bir yandan bölgede kendi hegemonyasını güçlendirme adımları atarken, diğer yandan Rusya-Çin-İran blokunu geriletmek ve onun nüfuz alanına yayılmak için, İran öncülüğünde bölgede ABD karşıtı olan “direniş” eksenini tasfiye etmek için daha güçlü adımlar atabiliyor.

ABD gerek Suriye yapılanmasında ve gerekse de İran ekseninin geriletilmesinde ana askeri güç olarak İsrail’i sahaya sürmesi, hegemonya stratejisinin sadece askeri saldırganlıkla sınırlı ortaya koyduğu sonucunu doğurmaz. Bunun bir bileşeni olarak bölgenin dizayn edilmesi, direnç noktalarının tasfiye edilmesi ve bölgede bulunan silahlı askeri güçlerin entegrasyonu, stratejideki bütünlüğünü ortaya koymaktadır. En son İsrail Gazze’de açık işgal gerçekleştirmek için, tüm askeri güçlerini harekete geçirdi. Kapsamlı bir ambargo ile, Gazze’deki Filistinlileri açlıktan öldüren ABD-İsrail kuşatması, açık askeri işgalle Gazze’den Filistin ulusunu çıkarmak istiyor. Bu askeri işgalden önce, son BM toplantısında emperyalist haydutların HAMAS başta olmak üzere, Filistin’deki tüm silahlı güçlere silah bırakma çağrısı yapması, yukarıda özetlediğimiz, şiddet koşullarında bölgedeki tüm güçleri kendisine entegre etme stratejisidir. Tabi gelişmeler tekdüze ilerlemiyor. Ulusal-sosyal bölgesel güçlerle emperyalist güçler arasındaki çatışmalar, emperyalist güçlerin kendi içindeki çıkar dalaşı, planlananın dışında birçok gelişmeye neden oluyor.

Örneğin, bir yandan Filistin ulusunun silahlı güçlerine silah bırakma çağrıları yapılırken, son dönemlerde Filistin devletini resmi olarak tanıyan ülkelerde bir artış var. Emperyalist güçler arasındaki pazarlıklarda, bunun bir yanı, hakimiyet yarışında ABD’nin bölgedeki saldırgan gücü İsrail üzerinden her gücün kendisini ortaya koyması iken, bir diğer yanı Mahmut Abbas yönetimini Filistin’in tek “meşru” gücü görerek Gazze’yi yalnızlaştırmaktır. Yani ABD’nin Gazze planı açık. Filistinlilerin sürgün edilmesi, Çin’in “Kuşak ve Yol “girişimini etkisiz kılmak için, Hindistan’dan Avrupa’ya uzanan IMEC koridorunda Gazze’nin lojistik aktarma üssü haline getirmek… Yani jeopolitik önemi olan coğrafyalarda hakimiyet kurma, yaşanan emperyalist çatışmanın bir mahiyeti olarak öne çıkıyor.

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Trump’ın Orta Doğu’daki lejyoneri Tom Barrack’ın Lübnan hükümetine yaptığı Hizbullah’ı silahsızlandırma çağrısı, aynı emperyalist stratejinin Lübnan’daki icra edilişini beyan etmektedir. Masadaki vaat İsrail’in Lübnan’a saldırılarının durması ve işgal ettiği bölgelerden çekilmesi iken, asıl amaç, ABD bölge stratejisine direnç gösteren silahlı güçlerin tasfiye edilmesi ve bölgede gerçekleştirilecek işgal ve istikrarsızlığın aktüel hale getirilmesidir. ABD’nin Yemen Ensarullah hareketi ve Irak’ta Haşdi Şabi hareketine benzer bir politikayı planlaması, askeri şiddet sarmalında tüm direnç güçlerini tasfiye ve entegrasyon denkleminde yayılmacılığını genişletme çabasıdır.

Askeri Operasyonlarla Zayıflatma, Silahsızlandırma ve Son Noktada Kendine Entegre Etme!

Kurulan bu denklemde, yıkıcı ve imha edici askeri güç İsrail. İnsanlık dramının yaşandığı Gazze, açık işgal hareketi ile İsrail Siyonizm’inin uyguladığı vahşet poligonu oldu. Lübnan, İran ve Yemen’de olası askeri güç ihtiyacında, yine İsrail harekete geçecektir. Ama ABD açısından mesele buralara gerçekleştirilecek askeri operasyonlarla tamamlanmıyor. Asıl mesele buradaki gelişmelerin yönünü belirleyecek olan Suriye’deki gelişmelerdir. Bölgesel yayılmacılıkta Suriye’yi merkez üs olarak kullanmak isteyen ABD, istediği istikrarı sağlayamıyor, planladığı yapılanmayı gerçekleştiremiyor. Bunun için İsrail, Suriye’de de sahada. HTŞ üzerinden istikrarlı bir yönetim oluşturamayan ABD, “TC”, İsrail, SDG, HTŞ dörtgeninde, istikrarlı bir “uzlaşma” yaratamıyor ve en ufak bir kıvılcım, önü alınamaz çatışmalara dönüşebiliyor. Süveyda’da HTŞ cihatçı çetelerinin gerçekleştirdiği katliam ve yayılan çatışmalar gibi…

Çünkü her güç kendi çıkarlarına göre bir plan yapıyor ve masada kurulan diplomasi, sahada karşılık bulmuyor. Collani ve kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini beyan eden ülkeler üzerinde “güven” testi yapan ABD, pazarlık gücünü arttıran birçok başlığı elinde tutarak Suriye’yi yapılandırmaya çalışıyor ama, Suriye’de istikrarsızlık ve çatışmalarla paralel yol alınıyor. Çünkü Suriye hakkında Suriyeliler dışında her emperyalist ve bölgesel gerici güç karar veriyor. Ekonomik, doğal zenginlik kaynakları ve jeopolitik niteliğiyle, Suriye, ABD’nin başını çektiği paylaşım sofrasında önemli bir yer alıyor. Çok yönlü çıkarların stratejik planlamalarla yürütüldüğü bu coğrafyada, gelişmelerin yönünü esas belirleyen şey çatışma ve savaştır.

Suriye’deki gelişmeler, bölgedeki birçok gelişmede tetikleyici rol oynuyor. Örneğin, HTŞ yönetimi ile SDG arasında oluşacak denge, özerk yapıyı tanıyıp tanımama, askeri gücün özerk yapısı ya da “entegrasyonunu”, doğal zenginlik kaynakları ve ekonomik durumun “paylaşımı”, “TC” iktidarı ile Kürt hareketi arasında sürdürülen sürecin alacağı şekli belirleyeni durumundadır. Özellikle “TC” buradaki gelişmeleri yakından izlemekle sınırlı değil, HTŞ üzerinden müdahildir. Ve olası her gelişme, güç dengesinde yaşanacak her değişim, farklı politik argümanları devreye koyabilir. Her gücün bir başka gücün bir sonraki hamlesini izlediği, kendi siyasal hedeflerine göre fırsat kolladığı bir ilişkilenme, “uzlaşı” kadar, çatışma dinamiği de taşır.

Son tahlilde, ABD emperyalizmi Orta Doğu’da, geniş bir askeri güç ve bölgesel dinamiği kendi hegemonyasında tutmak istiyor. Tüm çelişki ve çatışmayı yönetme çabası, bölgedeki her gücü kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirme ilişkilenmesi, bölgedeki her güce bir rol biçme şeklinde karşılık bulmaktadır. Çatışmaların su yüzüne çıktığı koşullarda “İbrahim Anlaşmalarını”, “normalleşme” silahı olarak öne çıkarması bu amaçladır. Hedef emperyalist yayılmacılıktır. Buna engel çıkaran tüm güçlerin tasfiyesidir. Ve son tahlilde İran üzerinden Rusya-Çin bloğunun bölge ayaklarının çökertilmesidir. Trump’ın barış doktrininin özeti budur. Savaş ve silahlanma gölgesinde atılan “barış“ naraları, bölgesel “ittifaklarına” belirlenen siyasal yol haritaları açıkça bunu beyan ediyor. Ukrayna üzerinde Rusya ile “barış” görüşmeleri adı altında sürdürülen pazarlıklar, Azerbaycan ile Ermenistan arasında kurulan “barış” köprüsü, Zengezur Koridoru üzerinden planlanan emperyalist talan çıkarlarıdır. Hazar Denizi’ni, Azerbaycan-Ermenistan-Türkiye üzerinden bağlayacak proje üzerinden Kafkaslarda etkinliğini arttırmayı planlayan Trump, yol arkadaşlarına görev dağılımı yapıyor.

Özetle, Rusya Çin emperyalist blokunun yayılmacılığı karşısında, yakın geçmişte gerileme yaşayan ABD hegemonyası, emperyalist-kapitalist dünyada Trump eliyle yeniden üretilmektedir. Orta Doğu başta olmak üzere, birçok coğrafyada, sömürgecilik temelinde yeniden dizayn planı devrededir. Her coğrafyadaki haklı mücadeleleri dağıtma, silahsızlandırma ve sisteme entegre etme, bu dizayn planının önemli ayağıdır. Dizayn çerçevesinde atılan her adım, emperyalist yayılmacılığı, emperyalist bağımlılık ilişkilerini güçlendirme ekseninde şekillenmektedir. Suriye’de HTŞ yönetiminin “serbest piyasa ekonomisi” ve “emperyalist sermayeye tam entegrasyon” sözü, göbekten emperyalist tekellere bağımlılık ilişkisidir. “TC” egemenler sisteminin, HTŞ üzerinden siyasal nüfuz alanı yaratma yanında, üretim, ticaret, enerji, inşaat alanında bazı koridorları açması, emperyalist tekelci sermayenin “TC” üzerinden yayılmacılığıdır. Yani emperyalist tekel sermayesinin “TC” ekonomisi üzerinden genişlemesi, artık değerin devasa boyutunu emperyalist tekellere akıtsa da Türk komprador işbirlikçi sermayesine de bir pay olarak dönmektedir. Bunun siyasetteki karşılığı, bölgesel gelişmeler denkleminde “TC” egemenler sisteminin aldığı roldür.

Yani kısa sürede yaşanan tüm bu gelişmeler ekseninde, “TC” egemenler sisteminin siyasal yönelimini analiz etmek durumundayız. Devlet Bahçeli ömrünün sonunda, işlediği günahların vebalinden kurtulmak için Abdullah Öcalan’ı meclise davet etmedi. Kurucu önder olarak Malazgirt’te PKK kongresini gerçekleştirme davetini, kanını emdiği ezilen-sömürülen insanlığın beddualarından kurtulmak için çıkarmadı. Çatışmadan, kaostan, kutuplaşmadan beslenen tekçi-ırkçı cihadist Erdoğan, vicdani bir muhasebe ile bir anda Kürt Ulusu nazarında demokrasi-barış-özgürlük “sevdalısı” haline gelmedi. Ya da tarihsel olarak gericilikten başka bir şey üretmeyen burjuva sınıf temsilcileri, tarihin tekerleğini geriye döndürerek, insanlığın ilerici mirasına biat etmediler. Emperyalist dünya ve bölgesel güç odaklarında yaşanan gelişme, oluşan yeni güç dengeleri “TC” siyasal iktidarı açısından bazı olanaklar ve geri dönüşü olmayan riskler ortaya çıkarmaktadır. Olanakları fırsata çevirme ve tehlikeleri önlemek için, sermaye güçlerinin çıkarlarını inşa etmek amacıyla bu süreç başlatılmıştır. Yani ABD’nin başını çektiği emperyalist sürecin “TC” siyasal paradigmasındaki karşılığı bu. Bu somut olarak “Devlet ile PKK” arasındaki ilişkilenmeyle sınırlansa da meselenin mahiyeti daha kapsamlıdır. Orta Doğu’dan Kafkaslara, Yemen’den Ukrayna’ya büyük bir coğrafyayı kapsamına alan bir süreç örgütlenmesidir. Ve faşist iktidar tüm bu gelişmeler kapsamında ana kodları üzerinden siyaset icra etmektedir.

“TC” Baskı ve Şiddet Politikası ile “Milli Demokrasi” Anlayışı, “İç Cepheyi Tahkim” Siyasetiyle, Faşist İktidar Niteliğini Sürece Göre Yeniden Tahkim Ediyor!

 “Terörsüz Türkiye” ve akabinde yakılan silahlar, “Milli” gömleği giydirilmiş “dayanışma-kardeşlik ve demokrasi” Meclis komisyonu, “TC”nin devlet projesi olarak, devlet-Öcalan arasında başlayan sürecin öne çıkan siyasal-kurumsal adımlarıdır. İç ve dış siyasette yaşanan gelişmeler dikkate alındığında, bu şişeden cinin çıkacağı, ya da nasıl bir cinin çıkacağı meselesi tartışmalıdır. Tartışma konusu “TC” egemenler sisteminin kendi siyasal zemininde elde ettiği sonuçlardan çok, Kürt ulusunun bu masadan hangi “kazanımlarla” çıkacağı meselesidir esasta. Tabi ki bu başka analiz konusu… Bu yazıda daha çok bu süreci mayalayan koşulları ve “TC” iktidarının yol haritası üzerinde duracağız.

Yukarıda da özetlediğimiz gibi, dünya çapında şiddetlenen ve yayılan emperyalist hegemonya çatışması, yeniden paylaşım üzerinde şekilleniyor. İsrail tetikçiliğiyle dayatılan “Amerikan Barış” planı, Orta Doğu ve Avrasya’da iktisadi-jeopolitik çerçevede ABD emperyalizminin tahakkümünü ifade ediyor. Çin ve Rusya, kısa dönem olarak geri dursa da bu süreçte emperyalist kutup olarak taraf ve bu sürece çatışmalı güç olarak dahildir, gelişmelere paralel olarak açık askeri gücüyle dahil olacaktır. Bölgede çatışmalı durum bununla sınırlı değildir. Ulusal-inançsal mücadele güçlerinden, cihatçı çeteler ve aşiretlere kadar, birçok silahlı aktör sürekli çatışma halinde. Irak, Lübnan, Filistin, Suriye kaos yumağı. En büyük enkaz Suriye’ de. HTŞ-Collani eliyle istikrar sağlamak olanaksız. SDG’nin demokratik hakları ve statüsü esas alınarak yapılacak bir inşa, “TC” ve Collani açısından yeni çatışmaların dinamiti olacaktır. Bu koşullar üzerinden ABD’nin hegemonyasının, “barış” adı altında sağlaması sadece yanılsamadır. Emperyalist yayılmacılığın kol gezdiği coğrafyada egemen olan eğilim, belirsizlik, istikrarsızlık, boğazlaşma, çatışma ve savaş halidir.

Bu çatışma ve savaş ortamından vazife çıkarmaya çalışan Erdoğan “TC”si, emperyalist kutuplar arasındaki çatışmalardan faydalanma siyasetinden, ABD-AB-NATO-İsrail tarafında daha açık ve net konumlanarak savaşçı bir dış siyasetini sürdürmektedir. Bu yönelim sadece Orta Doğu alanını kapsamıyor, Doğu Akdeniz, Kafkaslar başta olmak üzere, “Türki Cumhuriyetlerle” el ele, ABD emperyalist kutbuyla “uyumlu” hareket ediyor. Bu “uyum” çelişkisiz değil, iç ve dış politikada çatışmalıdır. Emperyalist güçlere ekonomik-siyasal bazı tavizleri zorunlu kıldığı gibi, her burjuva kliğin bu süreçten nemalanma hedefi, içte burjuva klikler arasındaki çatışmaya farklı bir boyut kazandırmaktadır. Savaş siyaseti, ekonomik ve siyasal olarak enkazdır. İçte derinleşen kriz hali, birinci sonucu ile devrimci harekete katacağı dinamik iken, ikinci ayağıyla “muhalif” burjuva kliğin bundan faydalanarak başa gelmesidir. Bu Erdoğan güruhu için tehlikedir. Toplumsal muhalefeti ezme saldırılarına paralel olarak, CHP’ye çekilen operasyonların bir sebebi budur. Devamla, emperyalist masada bölgede rolünü oynaması için, iç siyaset alanını dizayn etmek istemektedir. Devlet mekanizmalarında yarattığı tekleşmeyi, burjuva siyaset sahasından tüm topluma yayarak, dikensiz bir gül bahçesi yaratma gayretindedir İktidar. “İç cephe tahkimi” bunun sonucudur.

Bölgede reel bir güç haline gelmiş, özellikle ABD’nin bölge stratejisinde “statüsü” hesaplanan ve askeri-inkar imha siyaseti ile tasfiyesi olanaklı olmayan Kürt Ulusal sorununa geleneksel “TC” yaklaşımı, gelişmeler karşısında çökmüştür. Çöken bu siyaseti devam ettirmek, içte ve dışta tıkanan “TC” iktidarı için riskleri büyütmektir. Bu enkazın altında kalma yerine, “bin yıllık kardeşlik” içte ve dışta “Milli Birlik ve İttifak”la iktidarın kendisini “demokrasi” sosuyla yapılandırması hizmetine sunulmaktadır. Dışta iç sorunlarını çözmüş “güçlü Türkiye”, içte Kürt sorununu toplumsal muhalefeti bölerek ve Kürt dinamiğini kullanarak iktidarını sürdürme araçlarından birini yaratma isteği… Seçme ve seçilme hakkının burjuva hukukla oluşma koşulu dahil, tüm siyasal, demokratik, ekonomik, akademik hak ve özgürlüklerin yok edildiği, totaliter cihadist-ırkçı bir paradigmanın kuralsız iktidarı için, Kürtlerin en azından bir bölümünün desteğinin alınması, Kürt Ulusal mücadelesi özneleriyle sürmekte olan savaş halinin ortadan kaldırılması ve milli markalı “açılımları” demokrasi ve özgürlükler olarak topluma sunulması, iktidarın ihtiyaçlarını tarif etmektedir.

Erdoğan Güruhu Ekonomik ve Siyasal Olarak Çöken Paradigmasını Bu Süreçle Yeniden Üretmek İstiyor!

“TC” iktidarı AKP-MHP diktatörlüğü, gelinen aşama ile ekonomik ve siyasal olarak kriz sarmalındadır. Ekonomik olarak üretemeyen, büyüme iddialarına karşın sanayide gerileyen, emperyalist tekellerin finans merkezlerine bağlı ve siyaseti ABD-AB’ye bağımlı, emperyalist tekelci sermayenin “milli gelirden” devasa pay aldığı, ülke zenginlik kaynaklarının emperyalist tekel sermayesine peşkeş çekildiği, yolsuzluk ve hırsızlığın at başı gittiği, tarikatların-cemaatlerin holdingleştiği, büyük tekeller arasında kaynakların, emek gücünün paylaşımıyla, sömürülen emekçilerin geçinemez hale geldiği, işçi sınıfı ve kamu emekçilerine sefalet ücretinin dayatıldığı, tarikatçı- cemaatçi zihniyetle kadınların erkek egemen sisteminin gerici kuşatmasında tüm yaşamsal haklarının, can güvenliğinin ortadan kaldırıldığı, çeteleşmenin-mafyacılığın devletin niteliği olarak örgütlendiği, hukuk-adalet anlayışıyla burjuva devlet normlarının çözüldüğü, tekçi sultanın orman kanunlarıyla iktidarını idame ettirdiği ve Erdoğan için tehlike çanlarının çaldığı bir süreç içindedir. Bu sonucun aynı zamanda somut olarak devrimci koşulların olgunlaştırdığını ifade etmek gerekir. Gelinen bu aşamada, Erdoğan ve şürekası, sermayenin bu siyasetini sürdürmek ve yaşadığı tıkanıklıkları aşmak için bazı ana kolonlar üzerinden siyaseti dizayn etmektedir. Yani “TC” egemenler sistemi, özellikle bölgesel gelişmeleri baz alarak siyasetini “yeniden” şekillendirmektedir.

Dizayn edilen bu siyasetin ilk ayağı, emperyalist hegemonyada bir alt yayılmacı güç olma, emperyalist stratejilere göre silahlanma ve sürmekte olan emperyalist savaşlarda önemli roller üstlenme. “TC”, emperyalist tekel sermayesine olan bağımlılık ilişkisiyle, zenginlik kaynakları ve ucuz emek gücüyle, üretim ve pazar kapasitesiyle, son yıllarda askeri harcamalara ayırdığı bütçelerle askeri donanım ve gücüyle, bölgesel işgal hareketlerindeki konumuyla, jeopolitik önemiyle hegemonya ve paylaşım savaşları içinde olan emperyalist güçler açısından hesaba katılan bir ülke. Erdoğan diktatörlüğü bunu farkında olarak, ABD-AB hegemonya stratejisinde alt yayılmacı güç olmak için, hem emperyalist güçlerle belirli pazarlıklar sürdürüyor, hem de buna paralel olarak iç politik süreci kıvama getirmek istiyor. Son süreçlerde Rusya ve İran politikasını, ABD emperyalizmine karşı pazarlık gücünü zayıflatmayacak düzeyde ama karşıt pozisyonda üretmesi, ABD-AB emperyalist sermayesinin iç pazarda palazlanması için önemli hukuksal düzenlemelere gidilmesi, (maden arama şirketleri için esnek çalışma koşulları ve kamulaştırmaların sorunsuz yapılması için çıkarılan yasalar gibi), ABD-AB güvenliği için göreve amade gönüllük, Erdoğan’ın ilk elden emperyalist sermayeye hizmetleridir. Ekonomik ve siyasal olarak verilen tüm bu tavizler, “iç” ve “dış” koşullar hesaba katıldığında, “TC”ye taşeronluk dışında bir yayılmacı güç olma olanağı vermeyecektir.

Sünni İslam-Cihatçı zihniyetle Türk ırkçılığı bileşkeleriyle içi doldurulan ümmetçilik, somut olarak “Türk-Arap-Kürt Birliği” ekseninde yeniden devrededir. Bu çizgide Kürt ulusu ile kurulmaya çalışılan bağ, tamda AKP-MHP iktidar kliğinin alt yayılmacı amaçlarını gerçekleştirmek için güç olma ve mevcut iktidarının ömrünü uzatmak için dizayn ettiği ideolojik-siyasal hattır. “Stratejik derinlik” doktrini ile ortaya konulan “yeni Osmanlıcılık”, DAİŞ gibi cihatçı çeteler ve Müslüman Kardeşlerle nasıl bütünleşici siyaset yürüttüyse, bugün Arap ve Türk dünyasında Kürtleri de içine alan bir angaje siyaseti gütmek istiyor. DAİŞ, Müslüman Kardeşler ve en son HTŞ ilişkilenmesiyle Suriye’de görüldüğü gibi, çıkış yolu olarak belirlenen bu tarz, Erdoğan ve şürekasının elinde fitili yakılmış bombadır. Bir siyasal çizgide birleştirici olma öğelerinden çok, farklı çıkarların niteliğini verdiği çatışmalı bir durumu ifade etmektedir.

Devamla, burjuva yasaların, yargı-adalet anlayışının, seçme-seçilme hakkının niteliği, burjuva hukuk kapsamında lağvedilmiştir. Erdoğan ve güruhu, kendi tekçiliğinde keyfiyete bağladığı tüm burjuva kurumlar dahilinde, kendi sisteminin legal niteliğinin dışına çıkmıştır ve burjuva devlet mekanizması çökmüştür. Bu burjuva devlet hukukuyla yönetememe ve bunun yerine açık faşist hukuku, kuralsızca uygulamayla süreci kotarma tarzıdır. İktidarın genel uygulamaları bu iken, faşist hukukun göbeğinden Kürt ulusuna “Barış ve Demokrasi” demesi, Kürt ulusunun ulusal demokratik haklarını merkez alan bir siyaset değil, faşist siyaseti dizayn etmek için Kürt ulusal dinamiğini yedeğine çekme siyasetidir. Yani “Barış ve Demokrasi” rüzgarı altında süreç keskin ve ani dönüşlere müsaittir. Rojava merkezli bazı gelişmeler, süreçte önemli kırılmalar yaratacağı gibi, süreci kurtarma adına bölgesel kapsamda Kürt ulusunun ulusal çıkarlarıyla bağdaşmayan bazı “uyumları” gündeme getirebilir.

Mevcut “TC” iktidarı, iç ve dış gelişmeleri baz alarak kendi stratejisine göre bu merkezli bir siyasal yapılanmaya giderken, siyaset sahasına balans ayarı verme ve burjuva “muhalefeti” sürece göre yapılandırdığı siyasetin bir parçası haline getirmek için, CHP’ye çektiği operasyonların akabinde, CHP’nin bu kuruluş kodlarını öne çıkarması ve “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” sloganı ile toplumsal güç toplamaya çalışması, Türk hakim sınıfları içinde farklı kliklerin farklı siyasetle emperyalist siyasette yer alma çabalarıdır. Bölgesel gelişmelerin olası “TC” üniter yapısına arz ettiği riskleri, “TC”nin kuruluş kodlarındaki ulus devlet ilkesine sarılarak aşmaya çalışan bu burjuva çizgi, “sol cumhuriyetçi”, “sol demokrat”, “seküler milliyetçi”, “ırkçı milliyetçi”, vb. çeşitliliğiyle önemli bir toplumsal kümelenmeyi oluşturuyor.

Tarihsel bir süreç içinde toplumun bilinç altına yerleşmiş “Cumhuriyet-laiklik-seküler” argümanlarla, güncel ekonomik-demokratik sorunları birleştirerek Erdoğan iktidarı karşısında toplumsal bir direnç oluşturmaya çalışan CHP merkezli burjuva klik muhalefeti, iktidarın toplumda yarattığı derin çelişkiler boyutu ile güçlü zemindeyken, sarıldığı ideolojik-siyasal kodlarla zayıf zemindedir. ”TC” kuruluş kodlarında karakterize olan tekçi-ırkçı paradigmayı idealize ederek, çürüyüp çözülen niteliği topluma “kurtuluş” reçetesi olarak sunmakla bazı toplumsal kesimleri konsolide etse de, iktidarla çatışmasını bu tarih dışı tarz üzerine oturtması, iktidara önemli manevra alanları sağlamaktadır. Çünkü AKP-MHP iktidar kliği, CHP’nin iddiasının aksine, “cumhuriyetin” ana kolonları üzerinden güncel ideolojik-siyasal-ekonomik politikalarını icra etmektedir.

Balkan yenilgisinden sonra, çok dinli-çok uluslu bir ulus devlet inşasını ideolojik-siyasal koşullarının reddi ile, “cumhuriyet” eliyle Müslüman-Türk burjuvazisi yaratmak için tekçi-ırkçı paradigma seçilmiştir. Ermeni, Rum, Kürt, Alevi ve diğer inançlara uygulanan katliam-soykırım paralelinde sermayesine el koyma biçiminde yaşanan süreç bunun ürünüdür. İdeolojik harcı Sünni, İslam-Türk ırkçılığı olan “ulus devlet” inşa süreci, üst yapısal kurumlar (Kapitalist sermaye hukukuna göre yapılanma gereği) anlamında Osmanlı imparatorluğundan bir kopuş olsa da ideolojik-siyasal-kültürel olarak bir devamlılıktır. Yani “Cumhuriyet” dönemiyle teorik düzeyine kavuşturulan “Türk-İslam” sentezi, AKP dönemi dahil resmi ideolojidir. Bu resmi ideolojinin, her tarihsel koşula uygun güncellenmesi, özellikle AKP döneminde “Kemalist Kliğin” geriletilerek ümmetçi çizgide yeniden üretilmesi, devlet geleneği açısından bir kopuş değil sürekliliğidir.

Bugün AKP’nin kullandığı tekçi tüm paradigmalar, AKP’nin eseri değil, Kemalist diktatörlükten devir alınan mirasın güncel sürece göre devamlılığıdır. CHP’de temsil olunan burjuva klik, bu yapay çelişki üzerinden siyaset devşirmekte ve kitleleri “cumhuriyeti kurtarma” projeleri ile konsolide etmeye çalışmaktadır. Oysa önemli bir kitle desteğiyle sokaklara çıkan CHP, bu çökmüş paradigma sayesinde değil, AKP rejimi uygulamalarıyla derinleşen toplumsal sosyal-sınıfsal çelişkiler sayesinde yol alabilmektedir. Geniş toplumsal yığınlarda şu bilinç daha baskındır. Çürümüş ve AKP-MHP iktidarı eliyle baştan aşağı şiddetle daha kurumsal olarak “yeniden” tahkim edilmiş Kemalist diktatörlüğün ideolojik-siyasal çizgisini ihya etmekle, ezilen ve sömürülenlerin siyasal çizgisi değildir.

Ekonomik rant, iktidar olanaklarıyla kendi sermaye grubunu palazlama ve iç ve dış politikaya göre iktidar tahkimi zemininde şekillenen burjuva klik dalaşı, yukarda özetlediğimiz iki siyasal yönelimle çelişki halindedir. Kuşkusuz bu ana çatışma eksenidir. Bu ana çatışma ekseninin farklı kulvarlardan besleyen yığınlarca çelişki ve çatışma hali söz konusudur. Bu çatışma sadece karşılıklı burjuva klikler arasında gündeme gelmekle sınırlı değil, aynı zamanda her burjuva klik içinde de gündeme gelmektedir. Bahçeli ile Erdoğan arasında son dönemde gündeme gelen farklı yaklaşımlar gibi… Ve iktidar, elinde tuttuğu iktidar olanakları ile burjuva “muhalefeti” CHP üzerinden geriletmeye çalışırken, CHP üzerinden burjuva “muhalefet” ise, sürecin kullanabildiği avantajları üzerinden İktidarı yıpratıp, kendisine iktidar yolu açmak istemektedir. Buradan ezilenlerin lehine bir sonuç çıkmaz. Ve üzerinde durulması gereken esas halka da budur.

Devrimci Cephenin Tutumu ve Sürecin Ortaya Çıkardığı Risklere Dair Birkaç Söz!

Özellikle Kürt Ulusal hareketinin, Öcalan perspektifi ile girdiği “yeni paradigma” baz alındığında, en tehlikeli kırılma şudur: Burjuva ya da liberal demokrasi ve otoriterleşme çizgisinin “beşiği” olarak görülen Avrupa burjuva iktidarlar dahi çözülürken, “TC” gibi sürekli faşizm koşullarının hakim olduğu iktidar biçimlerinden demokratikleşme, toplumsal özgürlüklerin önünün toplumsal dinamiklerin talepleri doğrultusunda açma gibi beklentilere girmek, boş bir hayaldir, gerçekçi değildir. Burjuvazinin ilericilik barutunu tüketmesi tarihsel bir gelişimdir ve tarihi tersten çevirmek ve burjuvaziye bazı “ilerici” roller biçmek, idealist politik çarpıtmadır. Burjuvaziyi bazı adımlar atmaya zorlayacak olan yegane güç, ezilen ve sömürülen emekçilerin, milli zulüm altındaki ulus ve azınlıkların, devrimci bir çizgide sürdürdüğü mücadeleyle, rejimi zorlaması koşullarıdır. Bu koşullarda burjuva iktidarlar ömrünü uzatmak için bazı reformlara gidebilirler…

Bunun dışında iktidarlarını tahkim etme ve sermayenin yayılma trendini daha güçlü “dinamiklere” kavuşturmak için atılan “hukuksal” adımlardan ezilenler lehine demokrasi beklemek, burjuva yanılsamadır. Bugün devlet-Öcalan görüşmelerinden düzen içi bazı formülasyonlar gündeme gelebilir. Kürt Ulusal Hareketinin bazı siyasal tercihleri, savaşan güçler arasında bir “barış” süreci sağlayabilir. Ama bunu Türkiye-Kuzey Kürdistan ezilen halkları açısından “demokratik-refah toplumuna” geçiş olarak sunmak, gerçekçi değildir, olası da değildir. Bu sürecin bazı “sol” çevrelerde yarattığı “iyimserlik”, ideolojik çizgilerinin sınıf perspektifinden kopmasından kaynaklıdır ve komünistler bu tehlikeye karşı her zamankinden daha uyanık olmak durumundadırlar.

Faşist iktidarın ekonomik-siyasal-ideolojik-ekolojik- cinsiyetçi yıkım politikaları ile sınıf çelişkilerinin keskinleştiği bu tarihsel kesitte, sınıfsal niteliği karartılarak “demokrasi-adalet-özgürlük-komün” gibi üretilen projelerin yarattığı algıyı komünistler, sınıf perspektifiyle boşa çıkarmalı ve bu algıyı ter yüz etmelidirler. Post yapısalcı merkezlerde, burjuva çizgilere entegrasyon amacıyla “yeni paradigmalar” olarak cilalanan, Marksizm ve proletaryanın sınıf mücadelesine karşı saldırılar, soyut “devlet-toplum” çelişkisini öne çıkararak, karşılığı olmayan “çözüm” projeleri üretmektedirler. Siyasal gündemimizde somut olarak Öcalan bunu temsil etmektedir. Marksizm eleştirisini, tarihe ve siyaseti, sınıf karşıtlığını, sınıf mücadelesini reddederek yaklaşan Öcalan, “devlet-komün” karşıtlığı gibi burjuva sulandırmayla, kendi politik çizgisini “nitel sıçrama” olarak kabul ettirmeye çalışıyor. Kuşkusuz bu geniş bir analiz konusu.

Marksizm’in gücü, bilimsel diyalektik- materyalist yöntem, toplumlar tarihi ve sınıf gerçekliğinin köklü analizi, sınıf mücadelesinin ilerlemenin motor gücü olması gerçeği ve tarihin, kapitalizmin en bilimsel, en yetkin eleştirisinden geliyor. “Reel sosyalizmin” eleştirisi ile harmanlanan bu burjuva teorik saptamalar, Marksizm’e eleştiri değil, çürümüş burjuva ideolojik siyasetle saldırıdır. Kapitalizm içinde “komün “adacıkları, “devletsiz” toplum adına burjuva devletlerle bütünleşme, ilericilik adına, gelişme adına hiçbir karşılığı yoktur. Ezilenler ve öncü müfrezeleri açısından en önemli haklılık, en güçlü meşruluk, sınıfsal karakter ve taleplerin, proletaryanın politik iktidar mücadelesi perspektifinde günün koşullarına uygun icra edilmesidir. Proletaryanın bu sınıfsal çizgisi yerine, sistem içine dümen kıran politik yönelimlerde arayışa girmek, sürecin canlandırdığı siyasal bir çizgidir ve alt edilmesi gerekir.

“Kapitalist modernite”, “burjuva ulus devlet”, “emperyalist tekelci sermaye”nin ekonomik-siyasal politikaları, toplumlara, halklara, doğaya sömürü ve yıkım olarak dönmektedir. Çok uluslu tekeller düzeyi, emperyalizm tarafından “evrensellik” olarak dayatılıyor ama, insanlık açısından bu niteliği olmayan çürümüş bir sistemdir. Sınıfsal, ulusal, cinsel, ekolojik vb. tüm toplumsal meşru muhalefeti, askeri-ekonomik şiddetle ezmeye-bölmeye çalışmak, günümüz burjuva siyasetinin en etkin tarzıdır.

Dünyayı değiştirmek isteyen komünistler, devrimciler, burjuvazinin yasallığı ve siyasal mantığının devamlılığını yaratan her türlü erk ve otoriteye, siyasal çizgiye, proletaryanın sınıf çizgisiyle ezilen yığınlarla birleşerek yürütürler. Özellikle iletişim teknolojisinde yaşanan gelişmeler, proletaryanın sınıf bilinciyle devrimci araçları yaratmada önemli olanaklar sunuyor. Birlikte örgütlenme, birlikte hedefleme, birlikte değiştirme devrimci eyleminde, toplumsal zemin güçleniyor.

Proletaryanın sınıf bilincinin teorik kuramları ve ideolojik çizgisindeki netlik, önemlidir ama bu devrimci pratikle birleşmediği sürece soyuttur. Sınıf çatışmalarının kapsamlı yansımaları, siyasetin üzerinde icra olduğu güç dengeleri ve buna bağlı olarak genişleyen toplumsal dinamizm, yeniden kurulacak politik araçları gündeme getiriyor. Burjuvazinin yarattığı gündemlere hapsolmadan, ama toplumdaki karşılığına karşı kayıtsız kalmadan, işçi sınıfı ve ezilen halkların gündemlerine dayanmak, devrimci siyaset gereğidir. Burjuva muhalefet cephesinde, 19 Mart’ta CHP’ye yönelik operasyonların ardından, sokağa çıkan militan kitleyi “erken seçime” endeksleyen CHP mitinglerini süreklileştirirken, Kürt Ulusal Hareketi devletle geliştirilen müzakerelere kilitlenmiş durumdadır. Bu iki durum, toplumsal muhalefet cephesinde doğrudan ya da dolaylı bir etkileşim yaratmaktadır. Bu etkileşimi devrimci siyaset ile birleştirmek yerine özellikle CHP gibi faşist bir kliğin siyasal gündemlerini esas alarak politik bir hat belirlemek, devrimci sınıf çizgisinden savruluştur.

Toplumsal çelişkiler derindir ve her sınıf ve halk tabakasından yükselen sesler devrimci çizgi önderliğini davet etmektedir. İşçi sınıfı ve kamu emekçilerinin sefalet ücretine karşı direnişleri ya sendikal bürokrasi duvarına ya da faşist hukukun dizayn ettiği “hakem kurullarının” zorbalığına dayanarak pasivize olmaktadır. Köylü toprakları, tarım üretim sahaları, doğal zenginlik kaynakları, “Uluslararası Tahkim Kurulu” yasalarıyla, emperyalist maden şirketlerine, rant sermayesine peşkeş çekilerek gasp edilmektedir. Gasp yöntemiyle el değiştiren bu kaynaklar üzerinde yapılan maden işletmeciliği, nükleer enerji yapılanması, doğal yıkım yaratmakta, ekolojik denge geri dönüşsüz bozulmaktadır. Enflasyon ve yoksulluk, açlığa talim edilen yoksul yığınlarda sosyal bir olgu haline gelmiştir.

Kadınlara yönelik cinsiyetçi politikalar, faşist hukuk ve diyanet ikileminde çıkarılan fetvalar, kadınların mücadele ile elde ettiği bazı demokratik haklara karşı geliştirilen saldırılar, “şüpheli kadın katliamları ile devlet bürokrasisi-ordu-polis denkleminde “faili meçhul” cinayetler, artık toplumsal alışkanlık haline gelmiş durumdadır. İşçi sınıfı üzerindeki ağır sömürü, sefalet ücreti politikası, meşru grev hakkına karşı geliştirilen devlet terörü, derinleşen sınıfsal çelişkilerin birkaç başlığıdır ve komünistler devrimci siyasetle bu toplumsal havzalardan beslenirler. Türk ve Kürt emekçilerinin birliği temelinde bu devrimci dinamiği büyüten havzalara yüzümüzü dönmek, devrimci enerjimizle buraları devrimci fırtına merkezleri haline getirmek, her zamankinden daha fazla olanaklıdır. Sorun ideolojik ana kodlarımızla, devrimci siyaseti toplumsal ana dinamiklere taşıma ve ezilen yığınlarla birleşip birleşememe meselesidir…

Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Eylül-2025 tarihli 52. sayısında yayımlanmıştır.



Mart 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031 

More in Editörün Seçtikleri