
Tarih boyu emperyalist güçler ekonomik ve stratejik öneme sahip topraklara göz dikmiş; bin bir tehditlerle işgal planlarını uygulamaya koyarken ve kendisinden binlerce kilometre uzaklıktaki ülkeleri birer “arka bahçesi” olarak görmek istemiştir.
Orta Amerika’da Atlas Okyanusu ile Büyük Okyanus’u birbirine bağlayan Panama Kanalı ile Orta Doğu çemberini yaran Süveyş Kanalı aynı stratejik ve ekonomik değere sahip olmuş olması dikkate değer iki geçiş noktasıdır. Kaçınılmaz olarak emperyalist güçler Orta/Latin Amerika ve Orta Doğu üzerinde ısrarla tehditkâr yaptırımlarda bulunmuş olmalarının ana nedeni “stratejik” ve “ekonomik” gerekçeler olmuştur. Bu konteksten kaynaklı olarak, bölge ülkeleri dış tehditlerle istikrarsızlığa hapsolmuş ve dış müdahaleler sonucu iç çatışmalara alan yaratmıştır. Bu toplumsal oluşum ve dönüşümü yaratan emperyalist güçler; feodalitenin artıklarıyla beslenen “yerli işbirlikçilerle” ülkelerin böl ve yönet politikaları öncelenirken, acı çeken hepten yoksul ülke halkları ve sevinenler ise işgalci güçler ve onlar işbirlikçileri olmuştur. Bu olumsuzluklar üzerinden geleceğin siyasi ve ekonomik planları yapılırken, uzun vadeli stratejik alan yaratma arzusuyla öne çıkarken; esas hedefin “küçük Amerikalar” esprisiyle “arka bahçe” oluşumunu inşa etmek olmuştur. Bu en genel anlamda şu de demektir; güçlünün hükmüyle “küçük Amerikaların” istisnasız olarak başta ABD ve uluslararası emperyalist güçler olmak üzere biat etme talebinin dayatılmasıdır. Gerçek şu ki aynı ilişki ve talepler bütünü günümüzde de değişmeksizin yerini korumaktadır.
ABD’nin varlık gücü savaş laboratuvarında şekillendiği ülke olma vurgusunu yapmak yerinde bir saptama. İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan (1939-1945) sonra; ABD, Orta ve Latin Amerika’yı birer arka bahçesi olarak görmek istenmiştir. Bu kıtada ABD’ye muhalif tüm yönetimler (özellikle sol ve sosyalist güçler) birer ABD karşıtı veya tehditti olarak tanımlanarak hedef tahtasına konulmuştur. Bu düşün perspektifinden hareketle ülkeler CIA’nın gizli veya açık operasyonlarıyla karşı karşıya gelmiştir. İç savaş, sabotaj, istikrarsızlık, kan ve gözyaşı derken yıllar boyu adeta can çekişen ülkeler topluluğuna dönüşürler. Bu kıtada ABD’nin kışkırtma ve de açık müdahalesine maruz kalan ve her tür olumsuzluktan payını alan birçok ülke olmuştur:
1- 1954’de ABD desteğiyle Guatemala’da askeri darbe yapılır ve ABD çıkarlarına hizmet edecek doğrultuda siyasal bir yönetim anlayışını dikte eder.
2- ABD 17-20 Nisan 1961 tarihinde Domuzlar Körfezi Çıkarması ile Küba’ya karşı bir darbe girişiminde bulunur. Fidel Castro yönetimini yıkmak için yerli işbirlikçiler ve de sürgünde bulunan Kübalılardan oluşan birliklerin müdahalesi başarısız kalırlar.
3- 1961’de Dominik Cumhuriyeti’nde ABD’nin müdahale ve bilfiil CIA’nın desteğiyle yönetimdeki Rafael Trujillo öldürülür ve ülke yıllar boyu kaosa terkedilir.
4- Brezilya’nın İşçi Partili Devlet Başkanı Joao Goulart sosyalist ülkelerle ilişkileri geliştirmek istediğini ve bunun üzerine oligarşik tekelci sermaye çevreleri bunu birer tehdit olarak görürler. ABD yönetimi CIA’nın açık müdahalesiyle 13 Mart 1964’de askeri darbe yapar ve Brezilya yönetimi 1985’e kadar ABD’nin kontrolünde olmak şartıyla bir cunta yönetiminin idaresine terkedilir.
5- General Hugo Banzer 21 Ağustos 1971’de Bolivya’da kanlı bir askeri darbe gerçekleştirir. 8 yıl süren bu yönetim ülke tarihinin en kanlı yönetimi olarak tarihe geçer. Bu iktidar değişikliği yine CIA’nın destek ve müdahalesiyle olur.
6- 11 Eylül 1973’de Şili’de sosyalist Devlet Başkanı Salvador Allende bir darbe ile öldürülür ve yerine General Augusto Pinochet getirilir. CIA’nın açık desteğiyle Pinochet 1990’a kadar yönetimde kalırken tüm muhalif güçler en acımasız şekilde bastırılır, öldürülür veya etkisiz bırakır.
7- 1979’da ABD’nin tüm desteğine rağmen; Nikaragua’daki diktatör Somaza sosyalist Sandinist devrimci güçlerce sonlandırılır. Sandinistlerin bu başarısı ABD yönetimince hazmedilmez olur ve CIA Latin Amerika tarihinin en kanlı sağcı “Kontralarını” (karşı devrimciler) destekler. ABD, Sandinistlere karşı yerli işbirlikçi Farabundo Marti Ulusal Kurtuluş Cephesi yanında yer alır. Kontraların aldığı ABD ve CIA desteği sonucu dünyanın en kanlı sokak çatışmalarının yaşandığı bir ülke olarak tarihe geçer. Sonuçta Sandinist yönetim nefes alamaz duruma getirilir.
8- 1979-1992 yılları El Salvador’un iç savaşla boğuşan bir ülke, ABD’nin müdahalesi ve de CIA’nın kışkırtmasıyla adeta yönetilmez durumda olur.
9- 2025’de ABD Başkanı Trump CIA’ye tüm yetkiyi vererek Venezuela’ya operasyon yapılmasını açıktan savunur, tüm komşu ülkelerin itirazına rağmen. Bu baskı ve tehditler bir anlamda 1950’ler sonrası Latin Amerika dönemini akla getirir. ABD’nin Venezuela üzerinden bütün Orta ve Latin Amerika’yı savaşla tehdit etmesi, ülkelerin “arka bahçe” olma talebi için olmuştur. Yani; itirazsız olarak ABD’ye biat etmek ve ulusal bağımsızlıktan ödünç vermek istemiydi. Bir petrol zengini ülkesi olan Venezuela, ABD’nin bu ülkeye yönelik askeri kuşatması gün geçtikçe daha da yoğunlaşmaktadır. Ağustos 2025’den beri ABD deniz filosu Venezuela’ya yakın deniz sularında demirlenir, bombardıman uçaklarıyla devriye uçuşları yaparak ülkeye her an saldırı olabilir görüntüsü veriliyor. Tüm bu uygulamalarla birlikte Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun yönetimi devretmesi isteniliyor. “Uyuşturucu kaçakçılığı” bahanesiyle ABD ordusu belli aralıklarla bölgedeki teknelere yönelik yargısız infaz görüntülerini dünya basını ile paylaşırken, “haklı” ve de “doğru” yolda olduğunu iddia ediyor. Trump tüm bu yaptırımlarla Venezuela’da yönetim değişikliği olacağını düşünüyor.
Geleneksel ABD politikası ile; Maduro’ya karşı “yerli işbirlikçi” Maria Corina Machado Trump tarafından desteklenir. Gerek ABD ve gerekse de Batı liderleri Machado’ya desteklerini koşulsuz olarak her fırsatta dile getirirken; ülkede Maduro karşıtı tepkiler giderekten yoğunlaşır. Dış güçlerin “yerli işbirlikçilerle” olan iş ortaklığı sonucu büyük bir komplonun tezgahlandığı gerçeği vardır. Sergilenen bu oyunda “yerli işbirlikçi” güçlerin uluslararası emperyalist güçler tarafından desteklenmiş olması ile; ülkede kaos, iç çatışma ve belirsizliğin etkili olmasına neden olmuştur.
Geçmişin tekrarı mı?
Venezuela üzerinden Latin Amerika’da oynanan bu oyunlar geçmişin yeniden tekrarı mı? diye akıllardan geçen bir soruya dönüştü. Trump’ın Venezuela üzerinde yoğunlaşmasının esas nedeni “uyuşturucu kaçakçılığı” değildir. ABD’nin tüm saldırı ve tehditlerinin ana kaynağı Venezuela’daki zengin petrol kaynaklarına erişim meselesidir…
ABD’nin bu yaklaşımı sonucu birçok yönüyle son 70-80 sene Orta Doğu üzerinde oynan oyunun benzeridir. Emperyalist güçler dünya petrol rezervlerinin yüzde 48-50’sine sahip Orta Doğu ülkeleri üzerinde kurduğu baskılarla onları birbirine kırdırmak ve savaştırmak uğruna egemen olmak istemiştir. Venezuela ve ülkeyi diğer Latin Amerika ülkelerinin 1950 – 1990’larında olduğu gibi ABD’nin “arka bahçesi” olmasını istemiştir. İşin özü bölgedeki güç dengesinin ABD lehine işlemesi için öne sürülen bir ültimatomdur. Dolayısıyla genel beklenti söz konusu değişimle Orta/Latin Amerika ve Karayipler’de ABD egemenliğine alternatif bir güce fırsat vermemek ve uluslararası düzeyde de mevcut güç dengesinin kendi çıkarları doğrultusunda konumlandırma talebi olmuştur. Geleneksel olarak Trump ABD’si de bu denklem üzerinden küresel bazda caydırıcı güç olmak istiyor, kendi dışındaki ülke ve halkların varoluş iradesine rağmen.
ABD, geçmişte olduğu gibi günümüzde de Trump direktifiyle ‘Savaş Bakanlığı’ (eski Savunma Bakanlığı) ile yeni bir savaş halinin açıktan yaşanma sürecine geçmiştir. ABD ‘Savaş Bakanlığı’ değişimi ile uluslararası ilişki ve dengeleri kendi lehinde dizayn etmek isterken, açıktan bir savaş hali gündeme taşınmıştır.
“Trump’ın direktifleriyle CIA her an Karayipler ve Venezuela’da açık ve gizli operasyonlarla müdahalede bulunabilir.” (Peter van Ammelrooy)
Zira, ABD’nin Venezuela’ya karşı sürdürdüğü işgal ve savaş tehditleri uyuşturucu ticaretine karşı verilen bir mücadele değildir. Uyuşturucu kartellerinin Meksika, Kolombiya, Arjantin, Bolivya, Paraguay, Peru ve Ekvador gibi ülkeler geçen 5 yıla kıyasla 3,5 kat artarken, bunun günümüzde bu ülkelerin birincil derecede ulusal sorunu olarak kaydedilmiştir. ABD yönetimi uyuşturucu ticaretini “kırmızı çizgi” olarak görmüş olsa bile, şu sorulmaz mı?
Yukarıda ismi verilen tüm bu ülkelerde ABD’nin askeri üsleri vardır. O halde ABD’nin söz konusu ülkelerdeki varlığı neden uyuşturucuya karşı başarılı olamıyor? Dolayısıyla, bölgenin en zengin petrol kaynaklarına sahip olan Venezuela, bu ülkenin ABD ile olan kavgalı ve de gergin konumu sonucu gerçek anlamda bir “arka bahçe” ilişkisinde olamamıştır. Birleşik Sosyalist Parti temsilcisi olarak Hugo Chavez 24 sol partiyi tek bir çatı altında birleştirir ve ülkenin cumhurbaşkanlığı görevinde (2007-2013) bulunur. Chavez’in ölümünden sonra cumhurbaşkanlığı görevini 19 Nisan 2013’den beri de Nikolas Maduro sürdürüyor. 2007’den beri yönetimi sürdüren Birleşik Sosyalist Parti, ABD yönetimiyle hep kavgalı oldu. Bu mevcut durumdan (denklem) kaynaklı olarak son 18 yıl boyu Venezuela ABD’nin savaş ve işgal tehditleriyle karşı karşıya olmaktan kurtulamadı. Çünkü her şey ABD’nin “arka bahçesi” olmak için ve de diğer emperyalist güçlere biat etmek için; tüm bu savaş çığırtkanlığı…







