
“Karamsar olmamamız gerektiğini söylemiyorum. Bu çok kötü bir zaman. Ama böylesine kötü bir zamanda karamsarlık bir lükstür.” Orson Welles
ABD ve İsrail egemen sınıflarının en saldırgan kanatları tarafından 28 Şubat 2026’da İran’a karşı eşzamanlı biçimde başlatılan saldırı dalgası, dünyayı çok katmanlı bir küresel teyakkuz rejiminin girdabına sürüklüyor.
Büyük haydut güçlerin başlattığı ve giderek daha küçük aktörlerin de içine çekildiği bu tip savaşların sonuçları, tarihin sıklıkla teyit ettiği gibi yalnızca kitlesel can kayıpları, yakılıp yıkılan zenginlik kaynakları, tahrip edilen doğa ve hayalet şehirlere dönüşen yerleşim alanlarıyla sınırlı kalmaz.
28 Şubat 2026’da İran’ın Minab kentinde ABD’ye ait bir Tomahawk seyir füzesinin vurduğu ilkokulda -çoğu çocuk- 165 dolayında insanın trajik biçimde parçalanması ve benzeri sivil kıyımların, İran halkının toplumsal hafızasında yaratacağı nefretin dalgalar hâlinde genişleyerek geri dönmesini kim engelleyebilir?
Toplumların vicdanında onulmaz yaralar açan bu tür toplu cinayetlerin, küresel ve yerel saldırganların terminolojisinde savaşların “yan hasarları” olarak adlandırılıp geçiştirilmesinin, toplumsal hafızada yaratacağı travmatik tahribat ve bunun geri bildirimleri, gelecekte çok daha çıplak biçimde görülecektir.
Kendi hukuklarını dahi hiçe sayarak başlattıkları ve her geçen gün kontrolden çıkan mevcut yangının etkileri, ardından gelecek yıkıcı ekonomik, toplumsal ve jeopolitik sorunlar yumağıyla birlikte, şimdiden hissedilmeye başlandı.
ABD ve İsrail savaş aygıtlarının denetiminden geçerek dünyaya yayılan görsel sağanağın hipnoz etkisi, sahadaki asıl gerçeği -sivil halk yığınlarının gerçek ıstıraplarını- bir süreliğine örtebilir. Ancak zamanın ilerleyişi ve Hollywood vari görüntülerin azalan etkisiyle birlikte bambaşka bir hakikat bilançosuyla karşılaşılması, tarihsel kaçınılmazlatır… Reklam değeri yüksek suikastların, gösterişli “cerrahi” vuruşların, dünyaya küçük ekranlarından bakan zamane nesilleri üzerindeki efsunlu tesiri, bir zaman sonra yerini çok daha başka bir vahamete bırakır.
Yapay zekâ ve üstün teknoloji donanımlı, yüksek tahrip gücüne sahip silahlarla ve üstelik kalleşçe yöntemlerle ülke basan emperyalist-sömürgeci korsanlık, -gelişmelerin seyri ne yönde evrilirse evrilsin- bir bakıma dünyayı ateşe verecek çok daha büyük çatışmaların da yolunu döşemektedir.
Köpeksiz dünyada değneksiz gezmenin göreceli rahatlığıyla magandalaşan, kendi hukuk normlarına göre dahi tutuklanması gereken baba-oğul Bush’lardan, Ariel Şaron’larla, Trump’tan Netanyahu’ya uzanan ve aynı egemen sınıfsal soydan gelen agresif bir güruhla karşı karşıyayız maalesef. Ama baş magandanın sözcülüğündeki ABD’nin, 38 trilyon doları aşan bir borç batağındaki haliyle, günde bir milyar doları aşan bir maliyetle İran’ın üzerine ateş kusması, söz konusu jeopolitik hamleyi kazanacağı anlamına gelmiyor elbette.
Peki, savaş hâlindeki bir dünyadan yeni ve mega çaplı bir dünya savaşı bekleyen milyarlarca insanın ve adeta narkoz almış durumdaki “özne”lerin gözleri önünde gerçekleşen bu devinim(sizlik) hâli nasıl yorumlanabilir? Bu durumdan ne tür çıkarsamalara ulaşılabilir?
Yapısal Kaos ve Çıkış Arayışları
Ortak olduğu kadar farklı hedef ve motivasyonlara da sahip ABD ve İsrail ittifakı, devasa maliyetler pahasına yürütülen füze ve hava akınlarının uzamasıyla birlikte, direnen İran’ın yanı sıra Çin ve Rusya gibi başlıca küresel rakiplerinin işine yaramakla kalmamış; kendi iç ve dış cephelerinde de -saldırının ilk günlerinden başlayarak- ciddi çatlaklara yol açmıştır.
Bölgenin kadim jeopolitik parçalanmışlığının, yeni güç dengelerine bağlı biçimde yeniden dizaynı istikametinde atılan her yeni adım, yeni bir sorun ve çatışma düğümü demektir. Mevcut uygarlık formunun egemenlik mantığında, bunun tersi mümkün değildir.
Hürmüz Boğazı’nın Batı’ya petrol taşıma trafiğine kapanmasının ardından, Basra Körfezi’nin kuzeyinde yer alan ve “Yasak Ada” olarak da anılan İran’a bağlı Hark Adası’nın İsrail tarafından bombalanması, doğrudan ya da dolaylı biçimde savaşa dahil olan taraflar arasında yeni kaygı ve korkuların oluşmasına neden oldu. En sert bölgesel tepkinin, saldırıları “kırmızı çizgi” ilan eden İran’dan gelmesi şaşırtıcı değildi. Zira Hark Adası, İran’ın petrol ürünleri ihracatının yaklaşık %90’ının yapıldığı bir deniz limanı işlevi görmekte ve 30 milyon varile ulaşan petrol depolama kapasitesiyle stratejik bir önem taşımaktadır.
İran’ın, gerekirse bölgedeki ABD bağlantılı enerji tesislerini hedef alabileceğini açıklaması ve hemen ardından yaptığı misillemelerle birlikte, küresel petrol piyasalarında sert düşüşler, petrol ve bağlı sektörlerde hızlı fiyat artışları ve çok katmanlı dalgalanmalar yaşandı.
İran’ın bu misillemeleri “varoluşsal bir direniş” olarak nitelendirmesi, başta BAE olmak üzere Körfez’in petrol monarşilerini, hava savunma sistemlerini ve alarm durumlarını üst seviyeye çıkarmaya sevk etti. Hürmüz Boğazı’nda deniz güvenliği için önerilen uluslararası koalisyona Avrupa ve Asya ülkelerinden gelen -kabul, ret ve temkinli bekleyiş arasında değişen- karışık tepkiler, aslında bölgeye yayılan yangının ve derinleşen kaosun boyutunu da ortaya koyuyordu.
***
28 Şubat’ta ani bir baskınla tek yanlı olarak başlatılan savaşın dördüncü haftada ve sonrasında izleyeceği seyir ne yönde gelişirse gelişsin, hiçbir sorun kalıcı biçimde çözülmeyecektir. Varsayalım ki İran’ın bütün yeraltı tesisleri, füze ve dron stokları, bölgesel milis ağları, Hürmüz, Irak, Lübnan ve Yemen’i de kapsayan bütün enerji hatları imha edildi. Ve varsayalım ki İran’ın tüm siyasi-askeri kurmayı yeni yedekleriyle birlikte tamamen yok edildi ya da kısmi bir kara müdahalesiyle teslim alındı veya saldırgan taraf kendi hanesine yazacağı bir «zafer» anlatısıyla saldırılarını durdurdu…
Süreğen bir krizler ve savaşlar sistemi de demek olan emperyalist-kapitalist uygarlığın ve onun egemen güçlerinin sınıfsal ihtirasları var oldukça, on yılların birikimiyle oluş(turul)an kaotik ihtilaf ve çatışmaların bugünden yarına kalıcı bir çözümü olmayacaktır. Çözüm diye empoze edecekleri ya da kendi çözümsüzlüklerinin kamuflajı mahiyetindeki her manevra ise, yalnızca ve yalnızca gelecek çatışmaların yeni kördüğümü olacaktır.
Denklemde Hayaletiyle Dolaşanlar
Sistemin efendileri, yakıt fiyatlarındaki ani artışın önce lojistik, tarım ve sanayi maliyetlerini, ardından enflasyon ve yaşam maliyeti krizini nasıl tetiklediğini gayet iyi bilmektedirler. Özellikle de Batılı modern senyörler, uzaması halinde mevcut sürecin nasıl bir hızla taşımacılık grevlerini, çiftçi eylemlerini, banliyö ve kırsal tabanlı protestoları kaçınılmaz biçimde siyasal alana taşıyacağını, geçen yüzyılın, hatta yakın geçmişin tecrübeleriyle yeterince test ettiler.
Fransa’da Sarı Yelekliler Hareketi’nde (2018-2019) yaşandığı gibi, ABD ve Batı Avrupa çapında potansiyel olarak banliyö çalışanları, otomobile bağımlı işçiler, küçük esnaflar, kamyoncular ve çiftçilerin oluşturduğu yeni dalga hareketleri ortaya çıkabilir. Genellikle yaşam maliyeti krizi etrafında şekillenen ve kısa sürede politik bir karakter kazanan bu tip hareketler, güçlü bir tutuşturma potansiyeli de taşır. 2018’de yakıt vergisi artışıyla başlayan Sarı Yelekliler Hareketi, hızla sosyal eşitsizlik ve siyasi temsil krizi üzerinden genişleyerek, Fransa’nın -ciddi sokak çatışmalarına sahne olan ve hükümete önemli geri adımlar attıran- son yıllardaki en büyük toplumsal mobilizasyonlarından biri olarak kazındı hafızalara.
Macron hükümetinin temsiliyetindeki Fransız mali oligarşisinin bir kanadı, toplumun diplerinden doğabilecek olası bir öfke dalgasının önüne geçmek amacıyla yakıt ve enerji fiyatlarındaki ani yükselişin regülasyonu için “stratejik stokların” bir bölümünü kullanıma açma planlarından söz etmesinde, bu travmatik etkinin de payı yadsınamaz.
Ateş hattında yaşananları şimdilik ekranları başında yarı kaygılı, yarı kayıtsız bir uyuşuklukla video filmi izler gibi izleyen milyarlarca modern kölenin acınası hâli geçicidir. Harıl harıl çalışan egemen beyin yıkama makinasının; aralıksız yalan haber ve manipülatif “bilgi” üretip yayan endüstriyel medya organlarının yılan ıslığı duymuş tavşana çevirdiği yığınların mevcut hâli yanıltıcıdır.
Tarihte, yığınların “yığın” olmaktan çıktıkları zamanlar vardır. Ama bu tarihsel anlar, sol liberallerimizin hayal ettikleri biçimde oluşmuyor. Keşke yığınlar, kendiliğinden ve bir karnaval havasında yığın olmaktan kurtulup anti-kapitalist liberal elitlerin ultra yenilikçi reçete ve dileklerine uygun tarzda kaderlerini ellerine alabilselerdi. Ne güzel olurdu!
Yığın addedilen kalabalıkların ve onun görece bilinçli müesses nizam karşıtı fragmanlarının, jeopolitik/jeostratejik denklemde kendi adlarıyla yer almaları -yapması muhtemel tüm negatif çağrılmalara karşın- yalnızca ve yalnızca büyük saldırılara dayanaklı örgütlülüklerine bağlıdır.
Ateş hattındakilerin can telaşıyla inecek sığınak aradıkları, biraz uzağında olanların “Bu yangının sonuçları er geç bizi de etkiler” diyerek gıda stokladıkları, artakalan çoğunluğun ise -cılız tepkilerin haricinde- şimdilik TV ve diğer dijital ağlardan görüntü izledikleri bir konjonktürde; bölge ve dünyanın kaderi üzerindeki satranç, şimdilik kapitalist-emperyalist dünyanın eşitsiz güçleri, saldırgan taraf ile savunma yapan taraf arasında oynanıyor.
Klasik ve neo-faşist hareketlerin kitleselleşerek enternasyonelleştiği; buna karşılık tüm renkliliği içinde anti-kapitalist dinamiklerin ve komünist olma iddiasındaki “özneler”in atomlara ayrışarak yerelleştiği mevcut anakronik zamanların da bir sonu vardır. İki cepheli bir sondur bu: Kurbanların bulamadığı çözümü, kasaplar bulur!








