Connect with us

Editörün Seçtikleri

Pandemi ve Patriyarkal Şiddet

Son yıllarda kadın bilincinin gelişerek örgütlü mücadeleye dönüşmesi, kadının yaşamına dair itiraz ve taleplerini yüksek sesle söylemesine tahammül edemeyen AKP iktidarı, kadını açıktan hedef göstererek, saldırıya açık hale gelmesini sağladı. Zaten toplumsal şiddetin, kindar ve kadın aleyhindeki örgütlü kötülüğün yaygın olduğu ülkemizde kadın katliamının salgınla daha da artmış olması şaşırtıcı değil.

Dünyayı etkisi altına alan Korona süreci ile birlikte dünyanın ortak meseleleri de gün-dem de yerini aldı. Fazla üretimden, ekonomik krize, ekolojiden, aşıya pandeminin doğrudan ya da dolaylı etkilediği her konu konuşulurken, can alıcı diğer bir konu olan kadına yönelik şiddet ise artmaya devam ediyor. Hastalığın yayılmasını engellemek amacıyla alınan tecrit ve karantina önlemleri ev içi şiddet olarak kadınların yaşamını etkiliyor. Peş peşe yayımlanan raporlarda kadınların en çok kendi evlerinde tehdit al-tında oldukları görülüyor. Pandemiyi yoğun yaşayan Çin’de gündeme gelen boşanma haberlerinden sonra, İtalya, İspanya, Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya’da kadına şiddet gündemin baş sıralarında yerini aldı.

Eve kapanma neden şiddeti arttırdı?

Türkiye Kuzey Kürdistan’dan bakarsak AKP iktidarında şiddet toplumsal bir denetim aracına dönüştü. İktidar aracılığıyla muhalif, alternatif parti, örgüt, dernek ve bireyler, erkek aracılığıyla kadınları “terbiye” etme politikasına yöneldiler. İktidardan, yani yukarıdan aşağıya (topluma) yayılan ve normalleşen bir şiddet gerçeğiyle karşı karşıyayız. Güvenlik amaçlı militarist politika Kuzey Kürdistan’da Kürtlere, batıda da kadınların özgürlük mücadelesine karşı tehdit olarak kullanılıyor. Bu şekilleniş içinde pan-deminin önlenmesi için uygulanan tecrit, evde kalamama haline dönüştü. Pandemi sürecinin yarattığı belirsizlik ve çaresizlik ev atmosferinde kadınlık ve erkeklik rollerinin devreye daha sıkı ve görülür girmesiyle şiddetin, istismarın bir o kadar da artmasını sağladı. Sürecin erkeğe dayattığı yaşamı birlikte paylaşma zorunluluğu “cinnet ve cinayet” olarak geri dönüyor. Erkeğin işten sonraki vakti kendisine göre belirlediği durumdan, evde tam zamanlı yaşamı paylaş(a)mama, ve elbette ev işinin kadına aitken tüm aileye ait olması gerçeği evdeki rollerin açığa çıkmasını, görünür olmasını sağladı. Kadının hem evde hem dışarıda hizmet sektöründe çalışmasının ne kadar “doğal” bir görev olarak algılandığı da böylelikle görülmüş oldu. Bu “doğal” hale yapılan itiraz, kadını saldırıya maruz bırakıyor. Ev işi ve annelik üzerinden geniş bir hizmet alanına hapsedilen kadını adı geçen saldırıya açık hale getiriyor. Çocukların ve yaşlıların da evde olduğu ve doğal yardım sürecinin zorunlu bir hizmet alanına dönüşmesi başlı başına bir sorun. Ekonomik kaygıları, işini ve sağlığını kaybetme korkusunun da tetiklediği yaşam gerçekliği, kontrolsüz tepkileri rahatlıkla dışa vuran bir toplum gerçeğini zaten yaratmıştı.

Son yıllarda kadın bilincinin gelişerek örgütlü mücadeleye dönüşmesi, kadının yaşamına dair itiraz ve taleplerini yüksek sesle söylemesine tahammül edemeyen AKP iktidarı, kadını açıktan hedef göstererek, saldırıya açık hale gelmesini sağladı. Zaten toplumsal şiddetin, kindar ve kadın aleyhindeki örgütlü kötülüğün yaygın olduğu ülkemizde kadın katliamının salgınla daha da artmış olması şaşırtıcı değil. Bunun üzerine yapılan yasa düzenlemeleriyle katillerin henüz bir insanı öldürmenin, çocuklarını annesiz bırakmanın pişmanlığını dahi yaşamamışken serbest bırakılmaları caydırıcı, etkin cezasızlık durumu, erkeğin olumsuz güçlenmesini onaylamış oluyor. İtaat etmeyen kadının toplumda yaratacağı değişikliktense ölmesi iktidar için daha “makul”. ‘Boşanma hakkı, kadınlık rollerinin reddi, güçlü ve nitelikli bir ‘Hayır’dır ve bu iktidar ta-rafından ‘kabul edilemez ve engellenmeli’ zihniyetidir kadına yönelik şiddet ve ölümlerini arttıran.

Dünya genelinde baktığımızda bu sürecin kadın açısından oldukça ağır ve yıkıcı sonuçlar bıraktığını görmekteyiz. Kadına yönelik şiddet görünmeyen ikinci bir pandemiye dönüşmüş durumda. Tüm dünyada şiddetin en az %30 artmadığı ülke yok gibi. Salgını kontrol etmeye çalışan Avrupa ülkelerinde zorunlu hizmet sektöründe (temizlik, sağlık, yaşlı bakımı, kasiyerlik) kadın işçilerin daha yoğun çalıştığı istatistikî sonuçlara da yansımış durumdadır. Okulların kapanarak online eğitime geçmesi, kadınların hem evde hem dışarıda tam zamanlı ve ek ücret ödenmeden çalıştırılması gibi hâlihazırda var olan bu ağır yük pandemi sürecinde daha da ağırlaştırılarak yine kadının üzerine bırakıldı. Çalışan kadının ya da erkeğin çalışmadığı durumda ücretin %60 alması, işini kaybetme korkusu, kaygısı, fiziki mesafenin sosyal mesafeye çevrilmesiyle eve kapanma hali Avrupa ülkelerinde de kadına ve çocuklara yönelik şiddet oranında yükselmesine neden oldu. Pandemi ile artan ev içi şiddetin elbette birçok nedeni ve boyutu var. Avrupa’da esas olarak psikolojik şiddet olarak kayda geçilirken, sığınma evlerinin kapasitelerini doldurduğu ve ölümcül saldırıların da yaşandığı basına yansıdı. Ülkeler çeşitli önlem paketleri açıklasalar da pratikte kadının anda yaşadığı şiddet önlenemiyor.

Kapitalist ilişki biçimi, yaşamın mülkiyet üzerine kurulduğu, ortak yaşam alanı olan evlerde paylaşımın, sevginin ve birey olmanın ne kadar zor olduğunu gösterdi. Klasik aile olmanın zorunlu ilişki biçiminin ötesinde, birbirini bilgi, saygı ve sosyal aktivite ile besleyen özgür bireylerin ortak yaşamlarının daha sağlıklı ve güçlü alternatif olduğunu bu süreçte bir kez daha gördük. Mülkiyet ve iktidar ilişkisinin şekillendirdiği birlikteliklerde hesaplanmayan yaşamın zorlukları karşısında “iyi ve kötü günde” birlikte olma üzerine yapılan yeminin kötü günde ya da artık birlikte yaşamak istememe halinde nasıl yaygın bir şiddet sarmalına döndüğünü, ya da sık sık kanlı bir sonla bittiğini basın aracılığıyla duyuyoruz.

Bu süreç aynı zamanda mülteciler cephesinde belleklerimizin bir kapanma halinde olduğunu görüyoruz. Sınırların kapatılmasıyla beraber uzun vade de insan hakları engellemelerini gündeme getiriyor. Mülteci durumuna düşürülen bu insanların durumu kimse konuşmuyor. Yine bu durumda en çok kadınlar ve çocuklar etkileniyor.

Bütün bu yaşanan olumsuzlukların hiçbirinin kadınların mücadelesini geriye düşürmeyeceğini biliyoruz. Kadının hak mücadelesi bir taraftan güç ve iktidara karşı, bir taraf-tan da kültür olarak propaganda edilen yerleşmiş egemen değerlere karşı sürmeye devam edecektir. Kıta sınırlarını aşan sadece pandemi değil, o sınırları kadınların birlikteliğinin yarattığı mücadelede aşıyor ve büyüyor. Kadın mücadelesi ve dayanışmasının önemi bugün daha belirgin olarak ortaya çıkıyor. Pandemi ile beraber ‘kadınlar birlikte güçlüdür’ anlayışının yarattığı kadın platformları şiddete karşı en geniş kadın kitleleriyle ülkeler düzeyinde koordinasyon kurma çalışmaları da bu mücadelenin bir parçası olarak devam ediyor. Sadece erkek şiddetine karşı değil, kapitalizmin her türlü egemenlik ilişkisine ve onun özel yıkıcı şiddetine karşı örgütlenmeliyiz.

Bu yazı ilk olarak Halkın Günlüğü 7’inci sayısında yayınlandı



Şubat 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728 

More in Editörün Seçtikleri