Connect with us

Editörün Seçtikleri

“Sivil Toplum’’culuk Burjuva Toplumu Üretme, Burjuva Devleti Kutsama Eylemidir-2

Üst Yapı’nın önemi, bazı koşullarda tayin ediciliği, ideolojinin rolü konularındaki çalışmalarıyla Gramsci, hiç de Marksizm dışı gösterilemez. O aynı şekilde Leninizm’i de savunma durumunda olmuştur. Gramsci, “sivil toplum” kavramını devlet ve müsaadeli ilişkiler bütünlüğü dışında ele almamıştır. Ya da maddi ilişkiler bütünlüğünden apayrı-kendi başına “tinsel” bir çerçeve ile sunmamıştır. Sivil toplum bunlarla ilişkili üst yapı’lar teorisi içinde ele almıştır. “Tarihsel blok” formülasyonu içinde alt yapı-üst yapı’nın birliği meselesindeki hareket noktasını göstermeye çalıştık. Onda “sivil toplum” kavramı devletin içindedir. Ve onda “tam devlet” politik toplum, sivil toplumun “tümünü kapsar”, “gerçek (edimsel) gerçeklik içinde sivil toplumla devlet özdeştirler sözleri, liberal yaklaşımların Gramsci’ye sözde dayanarak “devlet dışı” sivil toplum projeleriyle ne kadar ona zıt bir çizgide yürüdüklerini de yeterince anlatmış durumdadır

“Gramsci ve Sivil Toplum”

Geçen sayımızda çok genel yönleriyle değindiğimiz Gramsci’de tartışılması, eleştirilmesi gereken problemler başka bir araştırma yazımızın konusu olacaktır. Geçen sayıdaki yazım›zda da işaret ettiğimiz gibi, revizyonist Avrupa Komünizmi ve diğer  tüm türevlerinin, MLM devrim teorisini (devrimci zor, proletarya diktatörlüğü, devlet ve devrim ve bunlara benzer diğer konularda) reddetmede Gramsci’yi sözde dayanak almalar› aldatıcıdır. Görüşümüzce hataları olsa da Gramsci, revizyonizme karşıdır. Sivil ve politik toplum, egemenlik, hegemonya, devlet-toplum ve diğer ilişkileri Gramsci’nin nasıl ele aldığını kısaca incelemek durumundayız. Gerçekten Gramsci sivil toplumu; “Toplumun devlet müdahalesine uğramayan ve kendi dinamiğini üretip, bu dinamikle özerkliğini koruyan alanları ise ve böyle bir yapılanma yurttaşların bireyler ya da gruplar olarak merkezi otorite Karşı’nda söz ve karar hakkına sahip olmalarını sağlıyorsa, geleceğin sosyalizmi çerçevesinde de böyle bir yapılanmanın temel alınmasında yarar vardır” (1)diyen Murat Belge ile ve şimdi Üçüncü Alan teorisiyle ve özde ona katılmış Öcalan’la hemfikir midir? Gramsci’nin meseleyi ele alışına bakarak cevaplandıralım:

Gramsci diyordu ki; “Devlet, politik toplum -sivil toplum, yani zorlamayla sınırlanmış hegemonya.” Devletin böyle bir tanımlamasından sivil toplum devlet degil “özerk, söz ve karar sahibi devlet müdahalesi dışında” bir anlam çıkarmak, Gramsci’de bazı zayıflıklar, hatalar olsa da bunları kullanarak ondaki esası-özü çarpıtmaktır. Gramsci, devletle “sivil toplumu birbirinden kopuk olarak ele almıyordu. Diyordu ki; “Devlet kelimesinden yalnızca yönetim aygıtı değil, hegemonyanın özel aygıtları da veya sivil toplum da anlaşılmalıdır.” Burayla da kalmıyor, şu sentezin altını çiziyordu; “Gerçekte sivil toplum ile devlet bir ve aynı şeylerdir” (2) Gramsci’nin ele alışında evet farklı formüller vardır. Kapitalist Batı ile Rusya ve Doğu arasındaki farklılıkları incelerken Gramsci, devletin Doğu’da “her şey”, Batı’da ise “ilkel ve peltemsi” değil, sivil toplumun “dış hendeği” yaklaşımı da vardı. Bunu ifade ederken bile “sivil” dediği alanı devlet ya da kendi deyimiyle “politik toplum’dan soyutlamıyor, “sivil toplum” uda burjuvazinin yönlendirdiği bir “hegemonya alan›” olarak görüyordu. “Sivil” denilen toplumu, devlet dışında ele almayıp, onu devletin bir yönlendirme alanı görürken, Batı’da bunun daha gelişkin olduğuna işaret ediyordu.

Sömürücü egemenler iktisadi-siyasi sosyal-tarihsel koşullar itibariyle farklı egemenlik biçimleri özdeki ortaklı elbette ki yadsımaz. Birini diğerine tercihe götürmez. Biçim farklılıklarını koşullarla ilişkisi içinde ele alan Gramsci teorisi, feodal mutlakkiyetçi biçimlere karşı burjuvazinin diğer iktidar biçimlerini yüceltme durumunda olmasa da doğru-keskin bir bilinç için yeterli değildir. Elbette hatası vardı. Revizyonistler Gramsci’nin esasta doğru hattını değil, doğaları gereği bu hatalarına sarıldılar, kullandılar. Doğu ve Batı’da sömürücülerin farklı egemenlik biçimlerinden yola çıkarak, Batı’da “mevzi savaşı”, Doğu’da “manevra savaşının uygun olduğunu söylüyordu. Gramsci’nin doğu-batı ayrımı ve batıda sivil toplum/devlet rıza hegemonya savaşı mevzi formülasyonunu, oportünist sosyal demokratlar, batı devletlerini “demokratik” ve “şiddeti değil” ele alma biçiminde bozdular. Sosyalizme seçimler ve parlamentoda çoğunluğu sağlama vesilesiyle geçilebileceği safsatasına hiç de esasta alakası olmadığı halde Gramsci’ye dayandırmaya çalıştılar. Oysa, genel oy hakkı gibi olgular, burjuva egemenliği maskelemek için kullanılan perdelerdir.

Sözde hukuki eşitlik, burjuva egemenliğin-burjuva toplumun yüzüne çekilmiş bir perdedir. Gramsci’nin bahsettiği ezilenlerin sömürücülere “rızas’ı tam da çeşitli periyotlarla yapılan seçimlerde ezilenlere sorulan burjuvazinin hangi kesimi tarafından yönetilmek istersiniz sorusundan başka bir şey olmayan parlamenter oyun zemininde sağlanmaktadır. Başlangıçta sivil toplumu devletten soyutlamasa da özel bir rol atfeden Gramsci’de “hegemonya” formülasyonu devlet, yani onun deyimiyle politik toplumla sivil toplum bileşenleri üzerinden ele alınır. Ve der ki, “Her devlet nüfusunun büyük kısımını bir kültürel, ahlaki düzeye, yani üretim güçlerinin gelişim ihtiyaçlarına ihtiyaçlarına ve bundan dolay› da egemen sınıfların çıkarlarına tekabül eden bir düzeye ve standarda yükseltmek onun en önemli işlevlerinden olması› bakımından ahlakidir. Pozitif bir eğitim işlevi olan okul ile negatif ve baskıcı eğitim işleyişi olan mahkeme, devletin böylesi faaliyetlerinden en önemlileridir. (…) bütün bunlar hâkim sınıfın politik ve kültürel hegemonyasının aygıtını oluştururlar” (3) Ve artık devlet ve “sivil” denilen burjuva toplum iç içedir… Devlet, polis ve ordusuyla zoru tekelinde tutar. Engels’in dediği gibi devlet, “ordu ve polise baskı uygulamada uzmanlaşmış insan gruplarına sahiptir.”

Gramsci’nin bazı formülasyonlarında eksiklikleri, esası çarpıtarak ele alıp, “sivil toplum’u devlet dışı özerk bir kurum şeklinde lanse edenleri Gramsci adeta “hadi canım sen de” dercesine şöyle cevaplıyordu “Sivil toplum, devletin parçasıdır ve gerçekten de devletin kendisidir.” (4) Burjuva liberal çarpıtmalara diğer burjuva devlet biçimlerinden özünde farklı olmayan burjuva demokrasisinin diktatörlüğünü yüceltmeye çalışanlara bu yerinde vurulmuş bir merhamet darbesiydi

Gramsci, Croce’ci tarih anlayışının bazılarının iddia ettiği gibi savunucusu değil, eleştiricisidir de. Gramsci’nin “tarihsel blok” formülasyonu burjuvazi ile emekçilerin “tarihsel uzlaşması” revizyonist teorisi ile değiştirmeye çalışanlara da yine cevabı Gramsci’den vermek yerinde olacaktır. Croce’nin “spekülatif” yaklaşımına vurgu yaparak, “hareket noktası’’ tarihsel blok” olmalıdır diye söyler ve bunun, “Görünümlerin birliğini ya da üst yapısal etkinliğin farklı uğrakların, güç ve onama uğraşını, diktatöra ve hegemonya uğraşını, ekonomik-politik ve etik politik uüraşını düşünmek için, üst yapılarla alt Yapı’nın tarihsel blok içindeki organik birliğinden hareket etmek ve ekonomik koşulların son çözümlemede belirleyici niteliğini kabul etmek gerekir.”

Üst Yapı’nın önemi, bazı koşullarda tayin ediciliği, ideolojinin rolü konularındaki çalışmalarıyla Gramsci, hiç de Marksizm dışı gösterilemez. O aynı şekilde Leninizm’i de savunma durumunda olmuştur. Gramsci, “sivil toplum” kavramını devlet ve müsaadeli ilişkiler bütünlüğü dışında ele almamıştır. Ya da maddi ilişkiler bütünlüğünden apayrı-kendi başına “tinsel” bir çerçeve ile sunmamıştır. Sivil toplum bunlarla ilişkili üst yapı’lar teorisi içinde ele almıştır. “Tarihsel blok” formülasyonu içinde alt yapı-üst yapı’nın birliği meselesindeki hareket noktasını göstermeye çalıştık. Onda “sivil toplum” kavramı devletin içindedir. Ve onda “tam devlet” politik toplum, sivil toplumun “tümünü kapsar”, “gerçek (edimsel) gerçeklik içinde sivil toplumla devlet özdeştirler sözleri, liberal yaklaşımların Gramsci’ye sözde dayanarak “devlet dışı” sivil toplum projeleriyle ne kadar ona zıt bir çizgide yürüdüklerini de yeterince anlatmış durumdadır.

Gramsci’nin “hegemonya” kavram› kimi tartışılabilinecek problemler içerse de hiç de “sivil toplum’cu liberallerin gösterdiği gibi değildir. Batı’da üretici güçlerin gelişme seviyesinin ileriliği savıyla, devrim-demokrasi sorunlarını ele alışta bazı tali yanılgılara sahiptir. Lenin yoldaş, Rosa Luxemburg’un birebir aynı olmasalar da benzer hatalarını› eleştirmiştir. Bunlar da ayrı bir tartışma konusudur. Yine Gramsci’ye dönelim… Gramsci batıda “hükümet ve devlete” temel hizmet gören yoğun bir sivil toplum fikrinden hareketle, askeri çizgide doğuda hareketli savaşların tersine batıda mevzi savaşı stratejisini savunuyordu. Bunun için öncelikle proletaryanın hegemonya kurması ihtiyacından bahsediyordu. ‘’Kesin saldırıya bundan sonra geçilebilinir’’ diyordu. Söyledikleri şunlardı;

“Bir toplumsal grup hükümet erkliğini fethetmeden önce yönetici grup olabilir ve hatta olması da (ve erkliğin fethi için başlıca koşullardan biri de budur) sonra, erkliği kullandığı zaman ve hatta onu elinde iyice tutuyorsa, egemen grup durumuna gelir, ama ‘yönetici grup’ olmayı sürdürmelidir.” (6)

Bu gibi ülkelerde devrim stratejisinin ayaklanma ile asla oynanamayacağını, zamansız ayaklanma girişimlerini savunmadığını, proletarya önderliğindeki kitleleri devrimci kitle çizgisi temelinde tedrici değil, bileştirmeyi gerektirdiğini, her bir koşula hazır olunmasını, stratejik konumlanma ve nitel örgütlenmeyi (reformcu birikimci değil, devrimci) ve parlamentarist değil, devrimci yönelimi şart koştuğunun çizelim. Gramsci burada şimdiki sivil toplumcuların yaptığı gibi parlamentoda çoğunluk yoluyla ve reformalar aracılığıyla devleti içten, sözde dönüştürmeyi savunmaz, savunmadı›. Hegemonya ve yönetici güç olmaktan bahsettiği, proletaryanın ezilen emekçi kitlelere önderliğinin tesis edilmesi, erkin fethedilmesinin bunu gerektirdiğidir. Kavramlarda kargaşa ve sağa-sola çekmeye müsait zayıflıklar içerse de temel fikri devrimdir. Devrimle siyasal iktidarın etkisinin parçalanarak fethedilmesidir. Parlamenter ahmaklıklarını Gramsci vitrinine çekenler, reformizmini onunla örtmeye çalışanlar aslında onun değil, ama onu çarpıtan Baslinguer revizyonizminin bir versiyonudurlar. Gramsci esas olarak Marksizm’in yanındadır.

Hegemonya, Gramsci’de “Birleşik Cephe” perspektifiyle ele alındı. Marks ve Lenin’e dayanma zemininde sorun irdelenmeye çalışıldı. Marks’da Lenin’de, devrimde proletaryanın yönetici güç olarak hegomonyasını ele almışlardı. Lenin bunda siyasal gazetenin özel rolüne değinmişti. Profesyonel devrimciler örgütü meselesinin önemi üzerinde durmuştu. Ekonomizme karşı bugün de yolumuzu aydınlatan “Ne Yapmalı” eserindeki sentezler popülist kitle kuyrukçuluğuna, öncü ve önderliği yadsıyan sıradanlığa karşı derslerdir. Kuşandığımız, kuşanmamız gereken bunlardır. Dersleri reddeden Menşeviklerdi. Lenin’in dediği gibi proletarya en devrimci sınıf olarak kendi yönetici gücünün bilincinde olduğu zaman diğer emekçi sınıfları birleştirip seferber eden devrimci rolünü oynayabilir. Menşevikler, devrimin görevlerini burjuvaziye havale ediyorlar, proletaryaya bekleme görevi veriyorlardı. Bu liberal burjuva siyasetin proletarya hegemonyasını reddeden çizgisi, Lenin’in deyimiyle “reformizmin en kaba şekliydi.” Lenin, “Marksizm açısından sınıf, hegemonya fikrini reddettiği veya takdir edemediği sürece henüz sınıf degil, lonca veya muhalif loncaların toplamdır. Loncalar ancak hegemonya fikrinin bilincine varıp, eylemleriyle uyguladıkları› takdirde sınıf olurlar.” diyordu.

Proletaryanın egemenliği sadece devlet olarak örgütlenmesi değil, daha iktidar öncesi de yönetici güç olarak örgütlenmesini gerektirir. Proletarya iktidarına başka türlü yürünemez. Gramsci’nin “hegemonya” kavramının bir yönü budur. Hapishane Defteri’nde Gramsci, proletaryanın hegemonyasının diğer emekçilerin İttifak’ını gerektirdiğine işaret eder ve derki; proletaryanın emekçileri birleştirmesi yöneticiliğini tesis etmesi için “taviz ve fedakârlıklarda bulunmalıdır.” “Ufkunu meslek örgütü veya ekonomik mücadeleyle sınırlama” diğer emekçi sınıflardan tecrite götürür. Proletarya tüm emekçilerin “çıkar ve eğilimlerini dikkate almalıdır.” Lenin de sadece kendisine yönelen değil, haksızlıkların her türlüsüne karşı çıkmayan bilinç proleter devrimci bilinç değildir diyordu. Kendisiyle birlikte tüm sınıfların kurtuluşu bilincine erişmeye işaret ediyordu. Gramsci, proletaryanın emekçilerle İttifak’ında iknaya vurgu yapıyor: “Tek somut imkân uzlaşmadır. Düşmanlarına zor kullanılabilinir (…) yandaş bir kesime karşı› değil.”  (Hapishane Defteri)

İşçi-köylü İttifak’ına sovyetler için önem veriyordu. Gramsci’nin Hapishane Defteri yazılarında hegemonya kavramlarından başka “egemenlik” formülasyonu da yer alır. Ve bir sosyal grubun üstünlüğüne iki şekilde yer verir; “egemenlik” ve “entelektüel’’ ahlaki yönlendirme”. Egemenlik kavramına zor yoluyla tasfiye ve baskı altında tutma, “yönlendirme” ye dost kesimler üzerinde “yönlendirici” misyonu atfedilir. Kavramlardaki karışıklıklar ve tartışılacak noktaları şimdilik geçerken şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki; Gramsci burjuvazi karşısında diz çökmemiş, devrim yolundan vazgeçmemiş, Marks ve Lenin’in rehberliğini yadsımamış, revizyonizmi savunmamış, karşı durmuştur. Kautsky’in görüşleri ile keskin çizgi ayrımı keskindir. Burjuva devletin zorla ele geçirilmesi prensibine sadık kalmıştır. Mevzi savaşıyla Gramsci, emekçileri genel ayaklanmaya hazırlama hegemonya ile proletarya önderliğinde emekçileri birleştirmeyi ve bu temelde burjuva devleti devrimci şiddetle tahrip edip, proletarya diktatörlüğünü tesis etmeyi savunmuştur. Bu, “mevzi savaşı” formülasyonu elbette tartışmalı bir konudur ve şimdilik bu kısa yazımızın konusu değildir.

Tartışma ve incelemelerde İtalya faşizmi koşullarının hapishaneleri ve yoğun tecrit uygulamalarının göz ardı edilmemesi şarttır. Bu sınırlamalar, bazı belirsiz tanımlamalarda ve tartışmalarda rol oynamıştır.

Alt Yapı-Üst Yapı ilişkisi ve Gramsci

Alt yapı-üst yapı, madde-bilinç, ekonomi-siyaset ilişkilerinde birinciler belirleyicidir.  Temeldirler. Düşünceyi  maddeden, üst yapıyı alt yapıdan soyutlayarak ele alan her bir idealizmle mücadelede Marks’ın birincilerin önemi üzerinde haklı olarak duruşunu kaba materyalistlerin-mekaniklerin nasıl bozduklarını da gördüğünde onlara da karşı çıktı. Diyalektik ilişki içerisinde ele alarak ikincilerin bazı koşullarda nasıl belirleyici olabileceğini de gösterdi. Marksizm’in özünü kavrama uygulama yerine onun mekanizme ve ekonomizme indirgenerek çarpıtılması deşifre edildi. Marks Ekonomi Politgin elefltirisine katkı ve önsözde, hukuksal ilişkilerin devlet biçimlerinin ne kendi başlarına ve ne de “insan bilincinin sözde genel evrimiyle” izah edilemeyeceğini, anlaşılamayacağını, maddi varoluş koşullarıyla bağı içerisinde anlaşılabileceklerini bilimsel ortaya koydu. “Sivil toplum” bu maddi varoluş koşulları bağıntısında vurgulamıştı. Formülasyonu Marks ve Engels’in nasıl ele aldıklarına bakalım. “Sivil toplum, üretici güçlerin belirli bir gelişme aşaması içinde, bireylerin maddi ilişkilerinin tümünü kucaklar. Bir aşamanın ticari ve sanai yaşamının tümünü kucaklar. Öyleyse bu sivil toplumun tüm tarihinin gerçek ocağı, gerçek sahnesi olduğu daha şimdiden  açıktır‘‘

Gramsci Hapishane Defterleri’nde “sivil toplum”u bazı ele alışlarında, onu bir üst yapısal etkinlik görünümü olarak şöyle de adlandırmaktaydı; “şimdilik iki büyük ‘üst yapısal’ düzey belirlenebilir. ‘Sivil toplum’ düzeyi olarak adlandırılabilecek düzey, yani genellikle özel örgütler olarak adlandırılmış bulunan örgütler topluluğu düzeyi ve ‘politik tutum’ya da devlet düzeyi; bu düzeyler, egemen grubun bütün toplum içinde uyguladığı ‘hegemonya’ işlevine ve kendini devlet ve ‘hukuksal’hükümet içinde gösteren doğrudan egemenlik ya da buyurma işlevine karşılık düşerler”

Burada Marks ve Engels’in “tarihin gerçek ocağı ve gerçek sahnesi” olarak ortaya koyduklarına, tarihsel materyalist anlayışlarına Gramsci’nin kimi eksikliklerine rağmen itiraz yoktur. Keza o da tarihsel materyalisttir. “Tarihsel hareketin” alt yapısını irdelerken diyor du ki; 1.ilke: bir toplum kendine, gerekli ve yeterli koşulları ya da en azından belirme ve gelişme yolunda bulunan koşullar henüz varolmayan hiçbir görev saptaması ilkesi 2.ilke: ilişkilerinde örtük olarak içerilmiş bulunan bütün yaşam biçimlerini geliştirmedikçe, hiç bir toplum dağılmaz ve yerini bir başka topluma bırakmaz ilkesi‘‘

Marks’ı da Engels’i de olumluyordu. “Engels’in, ekonominin ancak son çözümlemede tarihin gizli nedeni olduğu olumlamasını (…) Ekonomi Politiiin Eleştirisine ön sözün, insanların ekonomik dünyada kendilerini gösteren çatışmaların bilincine ancak ideolojiler alanında vardıklarının  söylendiği parçasına doğrudan doğruya bağlanması gereken olumlamaya‘‘ vurgu yapar.

Gramsci’nin burada Marks-Engels’ten bir tersten kopuşu söz konusu değildir. Onları olumlamakta ve savunmaktadır. Üst yapıların, ideolojinin edilgen değil etken rolüne vurgu yapması doğrudur, yerindedir.

İnsanların “ekonomik çatışmaların bilincine ideoloji alanın vardıkları ve onları sonuna değin götürdüklerini”söylerken Marks-Engels’in savunucusudur. Zira, Marks, “komünist bilinç olmadan komünist devrim de olmaz” komünist bilinç, “köklü bir devrim zorunluluğunun bilincidir. (…) bu komünist bilincin yığın halinde yaratılması için, ilkin kendisini de iyi bir sonuca götürmek için olduğu gibi, insanların yığınsal bir dönüşümünün de zorunluluğu ortaya çıkar” Alman ideolojisindeki Marks’ın bu önemli pasajlarını, onu ekonomistçe yorumlayan, mekanizme indirgeyenler elbette proleter bilim dışı nitelikleri gereği özenle atlamaktadırlar, yok farzetmektedirler.

Tarihi-toplumsal koşullardan apayrı (!) politik-sivil toplum soyut ayrımları “sivil toplum” teorisyenlerinin, idealist keyfi yorumlarıdır. “Sivil” denilen toplum, devletle ilişkili olarak toplumsal faaliyet ve ilişkiler alanını içeririr. Özel mülkiyet temelinde yükselir. Devlet de özel mülkiyet ve sınıflarla doğdu. Hakim sınıfın baskı aracı işlevini görür

Marks’ın “sivil toplum”u “tarihin sahnesi” olarak gösterdiğine işaret etmiştik. Tarihin yapıcısı ise insandır. Kitleler tarihi ondan kopuk değil bulundukları tarihsel koşullar içerisinde onu bilinçli yorumlayıp bilinçli müdahale ile değiştirerek yapmışlardır, yapacaklardır. “Sivil toplum”cuların düz evrimci devrimi reddeden, bilinçli müdahaleyi “yukarıdan müdahale” ve darbecilik olarak sözde mahkum eden (!) kendiliğindenci çizginin buna keskin karşıt görüş ve tutumlarıyla bilinen Gramsci’den medet ummaları gülünçtür. Gramsci’de alt yapı-üst yapı bir birinden kopuk değil, diyalektik ilişki içerisinde ele alınır “tarihsel blok” kavramında da bunun üzerinde durulur. Diyalektik yaklaşımla alt yapıyı dönüştürmede üst yapının rolü, “eğticinin eğitilen tarafından yeniden eğitilmesi”ne işaret edilir. Gramsci; “maddi güçlerin içerik ve ideolojilerin de biçim olduklarını, maddi güçler tarihsel bakımdan biçimsiz olarak düşünülmeyecektir ve maddi güçler olmaksızın ideolojilerin de bireysel kaprislerden başka bir şey olamayacakları için, biçim ve içerik ayırışımın salt ‘didaktik’bir nitelik taşıdığı.” sözleri, üst yapıyı alt yapıdan kopararak tekyanlı abartmacılığına tanıklık etmektedir. “Nicelik-nitelik diyalektiği (diyalektik bağı) zorunluluk -özgürlük diyalektiğine özdeştir”  tanımlamasıyla da Gramsci alt yapıyı genelde “birincil”, “koşullandıran” ancak üst yapının edilgen değil, etkin rolünü de, belli uğraklarda tayinedici önemini de ortaya koyuyordu. Bu, bilinen genel Marksist tezin reddi değil, doğru kavranmasıdır. Maoizm’le sağlanan nitel ilerlemeyle bu sorun berrakça çözümlenmiştir. Alt yapı tek başına mutlak “tanrı yapı” katına çıkarılsa metafiziğe çıkılır. Gramsci’nin redederek söylediği şuydu;

“Bana göre yapı hareket halindeki gerçekliğin ta kendisi olarak değilde, tersine hareketsiz ve mutlak bir şey olarak mı kavranmış  bulunuyor ve Fuerbach Üzerine Tezler’in ‘eğitici eğitilmelidir’ yolundaki olumlaması, insanın yapı üzerindeki etkisiz tepkisi konusunda, ortaya gerçeklik sürecinin birliğinin olumlanması olan zorunlu bir ilişki çıkarmıyor mu”

Evet, Gramsci de alt yapı-üst yapı ilişkisi diyalektik ele alınır, ekonomi son çözümlemede belirleyicidir tezi kabul edilirken, “tarihsel hareket” içinde, üst yapının etkin ve bazen tayin edici rolü de açıklanır. Reddedenler, tarihin nasıl yapıldığı ve yapılacağını bilimsel izah edemezler. Edememektedirler. Nitekim tüm tezleri, devrimi redde, öncünün rolünü yadsımaya çıkmakta, reformizm salık verilmektedir. MLM öncülük ve önderliğe, devrimde proletaryanın hegemonyasına “Blankizm” suçlamasıyla karşı çıkan bu kaba evrimcilik, toplumun devrime bilinçli müdahale ve kitleleri seferber eden önderlikle birleşerek kitlelerin tarih yaptıkları dışında, kendi örneklerini izleyerek köklü dönüşümler gerçekleştirdiklerine bir tek örnek verebilirler mi? MLM’ler her “yukarıdan devrim” denilen şeyi körce yüceltme durumunda değillerdir. Kitlelere güvenmeyen, dayanmayan darbeciliğin, öncünün rolünü de tek yanlı abartıp kitleleri hiçe sayan her tür düşünceye karşıdırlar.

Örneğin, Rusya’da Stotip’inin kapitalizmin geliştirilmesini teşvik amaçlı yukarıdan yüklenme gerici projesi; Almanya’da Bismark’ın “prusya yolu” ile merkezileşme ve sanayi toplumunu yaratmasını, Japonya’da Meji ve Fransa’da Napolyon örneklerini sınıf mahiyetlerini atlayarak kim nasıl alkışlayabilir? Tüm bu gerici güçler, aşağıdakilerin öfkesini kullandıkları ve iktidara oturduklarında onları da kanla bastırdıkları tarihi bir olgudur. Ve bunda anlaşılmayacak bir şey yoktur. Fransız, İngiliz burjuva devrimlerini de ayrıca ele alacağız. Bu devrimler elbette Bismark gibi örneklerle aynı ele alınamazlar. Aşağıdan gelen dalgayla birleşen burjuvazi, halka dayanarak sonuç alıyordu. Elbette kendi sınıf çıkarları temelinde kullanıyor, iktidara oturduğunda onlara da doğal olarak yöneliyordu. “Baldırı Çıplak” denilen yoksullara dayanmasaydı Fransa’da Jakoben burjuvazi ipi göğüsleyemezdi. Tarihi gelişmelerin bu ve diğer örnekleri, öncü-kitle diyalektiğinde MLM’yi ispatlamıştır. Öncü, kitleleri dıştalamaz, ancak onların kendiliğinden edinemeyecekleri bilinci onların bizzat mücadeleleri içinde taşıma sorumluluğuyla onları seferber etmeyi esas alır. Kitlelerin “kendiliğinden bilinçleneceği” savıyla öncülüğü yadsıyan kaba ekonomizmin gözünde bilim kendiliğinden ulaşılabilinecek adeta bir elma şekeri zannedilmektedir. Kürşat Bumin’in “Sivil Toplum ve Devlet” kitabında söylenen tam da böyledir.

“Sınıflı Toplumda bu bilimi de diğerleri gibi ancak burjuva ve küçük burjuva aydınlar bilebilirler. Proleter kültürlü olmadıklarına göre  bilinçli olmalarının da yolu kapanmıştır.” (Sf. 70-73)

MLM’lerin dedikleri, kitlelerin bilinçlenemeyecekleri, bilime erişemeyecekleri değil, bunun kendiliğinden mücadelenin sınırlarına hapsolmuş bir yürüyüşte çıkmayacağıdır. Murat Belge’ler de, Bumin’ler de aynı çizgide yürümektedir. O, bugünün toplumsal koşullarının, sınıf mücadelesi kanunlarının bilinçli kavranışını ifade eden devrim-sosyalizm-komünizm geleceğini o şimdi gerçekleşmemiştir diye bir kenara bırakmak gerektiğini şu sözlerle belirtmiyor mu?

“Ütopyanın ütopik niteliğini ve bunun dışında ayrıca bir nesnel gerçeklik olduğunu bilelim. Sağ duyumuzu kaybetmeyelim.” (Tarihten Güncelliğe Sf. 204) Belge’ye göre, “Somut bugün soyut yarın”a feda edilmemelidir. Bugün-yarın diyalektik ilişkisi  idealistçe koparılmaktadır. Uğrunda mücadele verilen yarının boş bir ütopya değil, bugünün içinde onu aşarak kuruluduğu açıktır. “Soyuttur” diye onu elinin tersiyle iten Belge, düzen savunuculuğunu aşamaz. İstediği kadar “yenilikçiyim” desin, statükoculuktan çizgisi nedeni ile kopamaz. Evrim-devrim ilişkisini yadsıyan, karşı karşıya koyan kaba düz evrimciliktir Belge’yi böyle konuşturan. Yoksa kişisel bir suç ve günah değil. Tabi kitabın› yazdığı 12 Eylül tarihsel sürecinin koşullarının da umutsuz düşüncelerinde rol oynayan bir başka faktördür. Dolayısıyla çizgisinin tarihsel süreçle ilişkisini, toplumsal nedenlerini biliyoruz. Çizgisini “günah” değil, bu bilinçle eleştiriyoruz. Diyor ki;

“Topluma çok farklı bir ‘yarın’armağan edeceği bilinciyle davrananlar vardı. Böyle bir yarın için (…) ‘bugünü’bile feda etmiştik. Garip bir kader, (…) bugünü alabildiğine çirkinleştirmeye itiyordu bizi.”

Devrimciliğe sitem ve bir tövbe ediş olan bu çizgi, reformizmin somutluğuyla bugünün içinde dahi kaçınılmazlığı  görülebilecek ve eskinin köklü aşılması yani olumsuzlanmasıyla kurulabilecek ve kurulmuş geleceği uğruna mücadele etmeye değmez(!) adeta masallardaki bir hikaye ya da boş bir kurguymuş gibi lanse etmektedir. Düzen savunuculuğuna götüren budur. Ve artık, liberallerin-sivil toplumcuların projesi en fazla şöyle oluyordu. Eskiye, karşı-devrime, burjuva topluma alternatif değil, onun çerçevesinde kalan, aşmayan bir “alternatif”(!)

Asaf Savaş Akat’lar nasıl bir “sol” porejeye “Batı Avrupa sosyal demokrat ve sosyalist hareketleriyle bütünleşmeye olanak verecek bir platform‘‘ cevabıyla, cevaplar veriyor, Tüm sivil toplumcuların fikri serüveninin adresi aynıdır. Devrim değil, kapitalizmle birleşmek…

Kautsky’in yaptığı buydu. Reformist savruluşu onu sosyal şovenizme, emperyalist savaşta emperyalist burjuvaziye desteğe soyunmaya götürdü. Zaten çizgisi itbariyle başka türlü de yapamazdı. Reform sopasıyla ne kadar kitle yığarsa yığs›n öyle bir çizgi-öyle bir örgütlenme ve çalışma tarzıyla daha önce sözde lafını ettiği “devrimci yenilgicilik” programını uygulayamazdı. Somut adına “yarını” bir kenara b›rakmamızı öğütleyenler, “yarına sonra bakarız” misali, bizi revizyonizme ve onun felsefi temeli rölatizme davet edenlere, devrim gerçekliği ve kaçınılmazlığını (ki bu keyfi değil, yaşanmış, yaşanan mutlak bir gerçektir) reddeden, doğruyu-gerçeği yadsıyan revizyonist görecililik teorisyenleri, Leninist çizginin zafere taşıdığı Ekim Devrimi cevapladı. Bizim verece¤imiz cevap da aynıdır.

Bu makale ilk olarak Sınıf Teorisi dergisinde yayınlanmıştır.



Şubat 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728 

More in Editörün Seçtikleri