Connect with us

Editörün Seçtikleri

Emperyalist Dalaşta Yeni Sahne: İsrail-İran Savaşı!

Irak halkına, ABD-İsrail, “demokrasi getirecek…” diyen anlayışların, hevesleri kursaklarında kaldı. Irak üzerinden bölge kan gölüne döndü. Ezilen ulus ve halk sınıf ve katmanlarının payına daha fazla ölüm, acı ve katliam düştü. Bugün aynı heyecan ve inançta olan “sol”, “sosyalistler” var.

İran 1980’lerden bu yana İsrail’e karşı Lübnan’da vekalet savaşını Hizbullah aracılığıyla veriyordu. O dönemden Bahar Operasyonu’na kadarki sürede, aktörler karşılıklı vekalet savaşlarını sürdürdüler. 7 Ekim’de Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırısıyla başlayan savaş sonrasında bölgede dengeler değişti. ABD’nin açık ve fiili desteğini yanına alan İsrail daha güçlü hamleler gerçekleştirdi ve ABD’nin bölge stratejisinin merkez gücü olarak askeri yayılmacılığını genişletti. Bugün İsrail-İran savaşında İsrail’i güçlü kılan, sadece ABD’nin fiili desteği değil, aynı destekle, Hamas ve Hizbullah’a karşı askeri olarak yaşanan sonuç alıcı operasyonların bölgede yarattığı güç dengeleridir. İran’daki iç çelişkilerin zaaflarını istihbarat olanakları haline getiren Siyonizm, İran Devrim Muhafızları’nın korunaklarında dahi infazlar yapabilmiş ve bunu bölgede “yıkılmaz güç” olma motivasyonuna dönüştürmüştür. 13 Haziran’da hava saldırılarıyla başlayan savaş (Trump’ın külhanbeyi tavrıyla açıklanan ateşkese rağmen) tarafların birbirinin nabzını yoklayarak, bölgedeki devletleri dizayn etme operasyonunun bir adımıdır.

Büyük Orta Doğu Projesini yeniden canlandırmaya çalışan ABD, İsrail Siyonizm’ini saldırgan merkez alarak, Nil Nehri’n kıyısından Fırat, Dicle havzasına kadar ki alanı kendi denetimine almanın hayallerini, daha somut kuruyor. İsrail-Filistin savaşı ve Suriye’ deki gelişmeleri, bu hayali için kaçırılmayacak fırsatlar olarak gören ABD emperyalizmi, yeni askeri sevkiyatlarla donattığı İsrail eliyle sonuç almayı planlıyor.

Bu hesapların nedeni olduğu savaşın taşıdığı risk, İsrail-İran sahasıyla sınırlı değil, uluslararası ve bölgesel denklemleri de etkiliyor. Rusya-Ukrayna Savaşı’nın da sürdüğü düşünüldüğünde emperyalist sistemin önemli çıkmazları, üçüncü emperyalist savaşı körüklüyor.

Somut olarak, bölgede jeopolitik olarak İran’ın yaşadığı gerileme, aynı zamanda Rusya blokunun gerilemesidir. İsrail’in askeri yayılmacılığı, ABD-İngiltere emperyalist güçleri başta olmak üzere, ABD-AB blokunun yayılmacılığıdır. Ve İsrail-İran savaşıyla bölge devletleri özgülünde yaşanan saflaşma, bu zeminde gerçekleşmektedir. “Ateşkes” bu saflaşmaları daha belirgin kılma ve gelecek çatışmalara hazırlık yapma manevrası olarak gündeme gelmiştir.

Emperyalist savaşların tarafları arasında saflaşmak, ezilenlerin politik tutumu değildir!

Bölgede değişen dengeler sonrasında oluşan Rojava bölgesel yönetimi, Kürt ulusunun ulusal hakları açısından önemli bir kazanımdır. Bugün ise Doğu (Rojhilat) Kürdistan sorunu ön plana çıkmış durumda. ABD, İran’ın “sınırları”nda karışıklık yaratmak için, ulusal-etnik yapıları kullanmayı siyaseti gereği yapmaktadır. Sorunumuz gerici molla iktidarının egemen olarak kalması sorunu değildir. Ama parçalanan bir iktidarın yerine tahkim edilen emperyalist hegemonyayı da desteklemez, ilerici görmeyiz. Bu sorunun bir yanı iken, gerici güçlerin çatışması, İran’da Kürt ulusu için önemli avantajlar yaratacaktır ve Kürt ulusunun bu olanakları, ulusal demokratik hakları için kullanması son derece meşrudur-haktır. Ama mesele bu keskinlikle ifade edilecek kadar yalın değildir. Bir ulusun boğazlanması, başka bir ulus ya da emperyalist güç odakları tarafından işgale uğraması, meşru görülemez, o ulusun gerici rejimini başka bir gericilik eliyle tasfiye edilmesi adına haklı görülemez. İşgal ve ilhak haksızdır. Kürt ulusunun bazı statüleri elde etmesi adına, işgalci güçlerin yanında saf tutan anlayışlar, sorunun özünü kavramaktan uzak, kısa dönem pragmatist siyasete esir olmuşlar demektir. Bir ulusun ulusal demokratik hakları ve bu hakların meşru statüsü, emperyalist yayılmacılığın bir aracı haline gelmişse, demokratik muhtevası tartışmalı hale gelmiş demektir. Ezilen dünya, emperyalist siyasetle tüm bağlarını kopardığı oranda devrimcidir, ilericidir. Emperyalist yayılmacılığa alan açmak, ezilenlerin politik tutumu değildir. Bu genellemeyi neden yaptık. Bazı “sol”, “yurtsever” çevreler dahil, Kürt hareketinden İsrail- İran savaşında, İsrail-ABD devletlerin yanında saf tutan sesler çıkarması, İsrail-İran çatışmasının temel mahiyetini kavramadıklarını ortaya koymaktadır. Ya da yaşanan savaşın mahiyetinden çok, pragmatist-faydacı yaklaşımlarla soruna yaklaştıkları gerçeği hasıldır. Bu saf tutmayı, gerici güçler arasındaki dengelerden faydalanma olarak ifade etmek ise, tam bir siyasal öngörüsüzlüktür.

Bu konuda bazı tarihsel devrimci referansları güncellemek faydalı olacaktır. Kürt ulusal hareketi, 1980’lerde soykırımcı İsrail’e karşı Filistin’in yanında saf alarak ezilen Filistin ulusun yanında yer almıştır. Nitekim bu örnek devrimci dayanışma tutumu ile Kürdistan dağlarında ordulaşmaya önemli katkılar sunmuştur. Yani ezilen ulusların mücadelesi ile birbirini beslemesi, işgalci güçlere karşı devrimci dayanışma çizgisiyle bir direniş hattı örmesi, ana halkadır. Kürt ulusal hareketi içinde ve çeper çevrede bu olumlu siyasal duruştan uzaklaşma fikirlerinin savunulması ve ABD saldırganlığını “statü” adına olumlu gören bazı tutumlar ortaya koyması, siyasal bir kırılmadır.

Ulusların kendi kaderini tayin etme konusundaki meşruiyet hakkı, yani isterse ezen hâkim ulus ile barışır, kendi pazarını ortaklaştırır. Ya da ayrılabilir. Kendi ulusal devletinin sınırlarını çizerek ulusal birliğini oluşturabilir. Bütün bu tercihler ulusal hareketin kendi iradesinin ortaya koyacağı tutumdur. Komünistlerin bu haklardan hangisini destekleyecekleri meselesi ise başka bir başlıktır. Lakin, kendi coğrafyasına yapılacak olan emperyalist kuşatmadaki tavır bam başka bir meseledir. Bu tamamıyla bir ulusal hareketin niteliğini tayin eder. Antiemperyalist ya da emperyalizmle uzlaşmış olması meselesi bu nitelikte tayin edicidir.

Öcalan’ın, “Silahları bırakın…Süreç kapanmıştır…” açıklamaları ve PKK’nin kendisini fesh etmesiyle başlayan paradigma Türk burjuvazisinin yedeğine düşmedir. Bölge devletlerine dizayn vermeye çalışan ABD’nin yedeğinde ve güdümünde bir siyasettir. Bu paradigma mutlaka mahkum edilmelidir.

En yakın ve taze hafızamızdır. Kobane’de katledilen Kürtler, başları kesilerek servis ediliyordu. Şengal’de Ezidi kadınları rehin alınarak Bağdat pazarında köle olarak satıldılar. Ne tez unutuldu? Bütün bunları yapanları ABD emperyalizmi, “terörist…” diyordu. Kellelerine milyon dolarlar konulmuştu. Sonrasındaki gelişmeleri burada detaylı yazmadan geçerken, sadece kısa bir hatırlatma yapmakla yetinelim; bu katilleri Şam’da kim iktidara getirdi? Elbette ki; İsrail ile ABD. Öyle bir ortam yaratıldı ki, BAAS rejimi tarafından zulme uğrayan emekçiler dahi Esad rejimin yanında cephe almak zorunda bırakıldılar.

Suriye’de yürüttükleri iç savaşta, Suriye’de yaşayan bütün azınlıklar ve emekçiler BAAS rejimin etrafında, “Anavatanı savunma…” adı altında saf tuttular. Rejimin birinci derecedeki aktörü Esad idi. Vakti geldiğinde sadece kendisini ve ailesini yanına alarak oradaki emekçileri, Alevileri satarak kaçtı.

Hatırlanacağı gibi, Irak devrik lideri Saddam Hüseyin’i de iktidara getiren ve onu besleyip büyütenler yine emperyalist güçlerdi. Kürt ulusunu toplu kıyımdan geçiren kimyasal gazlar, emperyalist patentliydi. Emperyal güçler Saddam’dan kurtulmak istediklerinde, “Kimyasal silahlara sahip…” yalanlarıyla Saddam’ı sadece devirmekle kalmadılar, sahte bir yargılamadan sonra da idam ettiler.

Irak halkına, ABD-İsrail, “demokrasi getirecek…” diyen anlayışların, hevesleri kursaklarında kaldı. Irak üzerinden bölge kan gölüne döndü. Ezilen ulus ve halk sınıf ve katmanlarının payına daha fazla ölüm, acı ve katliam düştü. Bugün aynı heyecan ve inançta olan “sol”, “sosyalistler” var.

Azınlık ulus ve inançlar başta olmak üzere, dikta rejimin emekçiler üzerindeki baskılarının son bulmasını dış güçlerin müdahalesiyle gerçekleşebileceğine inanırlar. Bu beyhude bir yaklaşımdır.

İran emekçilerinin kendi öz güçleriyle bu gerici Molla rejimini alt etmedikçe gerçek anlamda demokrasi gelmeyecektir. Ve bu demokrasinin niteliği sosyalist demokrasi olmadıkça, barış ve eşit bir yaşam örülemeyecektir. Ezilen ve sömürülen dünyanın demokrasi hakkı, özgürlük hakkı, yaşam hakkı, emperyalist güçlerin kendi iktisadi-siyasal politikalarını üretmenin araçları değil, aksine bizzat bunu yaratan emperyalist-kapitalist dünyaya karşı, ezilenlerin mücadele nedenleridir. Ve daha da önemlisi, gerici dünyanın kendi hegemonyası kapsamında çizdiği her sınıra, yarattığı her statüye, son tahlilde kendi yayılmacılığına hizmet ettiği oranda yaşama olanağı tanır. Emperyalist ve yerli gericiliklerle uzlaşarak, mücadelenin zor dönemeçlerinde yaratılan devrimci değerleri ve mücadele araçlarını tasfiye eden her çizgi, tarihsel bir hata ile yüz yüzedir. Dünyanın devasa boyutlarda silahlandığı bir tarihsel kesitte, “silahlara veda”, ezilen bir ulusu silahsızlandırmaktır.

Hiçbir gerekçe ile ABD-İSRAİL gericiliğinin saldırganlığı meşru kılınamaz!

Komünistler-sosyalistler bilimsel kuşkuculuk başta olmak üzere, ideolojik duruşları net olmalıdır. Aksi tutum 1979’da İran’da yaşananların tekerrürü olacaktır. Yine 1989’da İran Şah’ının devrilmesinden sonra önemli bir tecrübe komünistlerin hafızasındadır.

Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin devrilmesinde, İran Komünistlerin rolü büyüktür. Ancak iktidar sorununda ciddi problemler yaşayan İran Komünist Partisi, Humeyni tarafından büyük katliamlardan geçirilerek, komünistlerin tarihsel yenilgi almalarına vesile olmuştur. Buradaki yenilginin temel mayası kuşkusuz ki; sınıfların tahlilindeki muğlaklığa düşmeleridir. Belirli tarihsel ve somut koşullarda burjuva güçlerle kurulan bir ittifakta (ki bu çok özgün süreçtir. ÇKP’nin Japon işgali döneminde Çan-Kay Şek ile ittifakı gibi) bu sürecin hangi çelişkinin çözümüne kadar süreceği ve bu çelişkinin çözümü akabinde burjuvazinin silahlarının komünistlere döneceğini bilecek siyasal uyanıklığa sahip olmak gerekmektedir. Sınıf çizgisinden uzaklaşarak, günlük pragmatist siyaset, bir siyaset olabilir, ama bu ezilenlerin dünyasını temsil etmez…

Barış!

Son yıllarda çokça dillendirilen “Barış”, burjuva sınıf çizgisi içeriğiyle, kitleleri kandırmak ve aldatmaktan başka bir anlam ifade etmemektedir. Komünistler, savaşların son bulması, silahların gömülmesi için savaşırlar.

Emperyalist-kapitalist güçlerin yaratacakları savaşı ancak proletaryanın sınıf bayrağı altında ezilenlerin mücadelesi tasfiye edebilir. Burada birinci ve asıl görevleri örgütlenerek, savaşları, devrimci iç savaşa dönüştürmek olacaktır. Bu devrimci savaş yoluyla ancak emperyalist ve gerici devletlerin kaleleri yerle bir edilir, barış sağlanabilir. Çünkü nihai barışın ancak sosyalizm ile geleceğini bilenler meseleye böyle bakarlar. Emperyalizme ve emperyalist savaşlara karşı Marksist tutum, kesin ve nettir. Bazı çevrelerin ara yol fikirlerini Marksizm’e aitmiş gibi ortaya koymak, burjuva çizgi ile gerçeği sağa sola çekerek, kıvırarak Marksizm’in özünde olmayan fikirlerle süreci boğmak, devrimci gerçeği karartma beyhudeliğidir.

Kapitalizmin tekel aşaması olan emperyalizm, girdiği ekonomik ve siyasal krizlerini savaşlarla aşması konusunu gazetemizin daha önceki sayılarında temel boyutları ile ele almıştık. Bölge kontrolleri beraberinde pazarın da el değişmesi anlamına gelir. Lakin bu savaşlar ezilen ulus ve halkalara bir gelecek getirmeyecektir.

Buradaki tutumuz, başta işçi sınıfı olmak üzere bütün emek cephesi dahil ve ezilen ulusların duruşu berrak olmalıdır. Halkların geleceği açısından ve bölgedeki emekçilerin, doğa ekolojik meselelerin tümünü devrimci bir tutum içerisinde ele almazsak gerici devletlere ve emperyalist gericiliğinin ekmeğine yağ sürmüş olacağız.

Özellikle de sol, sosyalist çevrelerin, “İsrail Siyonizm’i ilk saldırdı…” şeklinde ifadeler kullanarak, Molla rejimini istemeyerek de olsa desteklediklerini görüyoruz. Bazı çevreler de tersten, dünya halklarının baş düşmanı olan ABD-İsrail’in, gerici, feodal ve dikta rejimleri dağıtarak demokrasi getireceklerine safça inanmaktadırlar.

Oysa bu konuda Lenin yoldaşın oldukça öngörülü fikirleri mevcut. Savaşların karakterlerini belirleyen “saldıran” ya da “savunma” da olan değildir. Burada asıl olan, Lenin yoldaşın da dediği gibi, “Savaşların hangi sınıfın yürüttüğü önemlidir…”

Ortadoğu’da yürütülen savaşlara baktığımızda görülecektir ki, dünya halklarının baş düşmanları ve bölgedeki dikta rejimleri arasında sürmektedir.

Keza bir başka makalesinde Lenin yoldaş aynen şöyle der, “Proletaryanın emperyalist burjuvaziyi devrimci yollarla devirmek için çabaladığını, küçük burjuvazinin ise emperyalizme itaat etmek koşuluyla reformist yollarla emperyalizmi iyileştirme ve emperyalizme uyum sağlamaya çalıştığını…” belirtmiştir. Bu doğru bir belirlemedir. Tarih bizlere defalarca bu fikirleri kanıtlamıştır.

Burada bir kez daha açıkça ifade ediyoruz ki; baskı, zulüm, katliam yapan devletlerin savaşlarında bizler üçüncü yolu tercih ederiz. Tarafsız değiliz! Tarafımız emekten, emekçiden, işçi sınıfından yanadır. Savaşı emekçilerin önderlik ettiği devrimci iç savaşa çevirerek bu gerici kaleleri fethetmekten geçeceğinin bilincindeyiz.

Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Temmuz-2025 tarihli 51. sayısında yayımlanmıştır.



Mart 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031 

More in Editörün Seçtikleri