Connect with us

Makale

Küresel Güç Egemenliği

Bu yeni kaynak alanlarının paylaşım kavgası, ülkeler arası yeni bir krize işaret ederken, uzun vadede savaşlara açık bir alan olması da kaçınılmazdır. Buna kavramsal olarak daha şimdiden geleceğin “okyanuslar savaşı” demek pekte abartılı olmasa gerek. Bunun en temel nedeni ise; günümüzde son gazla tüketilen yeraltı ve yerüstü kaynakların tüm sömürgeci güçleri tatmin edecek oranda bölüşümünün yapılmamış olmasındandır. Dolayısıyla kâr paylaşımında bir tatminsizlik hep olagelirken, bu ilişki çıkmazı ister istemez adı geçen ülkeler arasında antagonizme neden olmuştur

Stratejik kazanımlar üzerinden en acımasız şekilde ilerleyen kapitalist sistem vardır; adına ne dersek diyelim, liberalizm veya neoliberalizm, bu en genelde ideolojik işleyişin bir uygulamasıdır. Yaşanan tüm uluslararası uzlaşmazlıklar, savaşlar ve çıkar çatışması sermayenin küresel boyutta tasarladığı bir dizayn oyunundan da öte; esasta kapitalist sistemin egemen olabilme çabasıdır. Sistem planlarını zora dayalı bir anlayışla dizginlerken, “jeo-stratejik projeler” temelinde ısrarla “dünya düzeni” kapitalist sisteme angaje edilmek istenmiş ve bu anlayış bugünde bakidir. Bu planla ısrarlı bir şekilde “güç” sağlamak ve “egemen” olma pahasına bütün yol ve yöntemleri en acımasızca işleterek ve azami risklerle hep bir meydan okuma olmuştur. Bu anlayıştan hareketle, egemenlik serüveni “zorun” ve de savaşın merkezde olduğu kapitalist dünya sistemin gerçeği yaşanmaktadır.

Savaşların başarı öyküsü kan ve gözyaşı ile inşa edilirken, birçok dayatma ile ancak sonuca oluşa bilinmiştir. Gerçek o ki haksız ve zora dayalı tüm savaşlar sistemin “üstünlüğü” uğruna ve de egemenliğini sınırsız boyuta taşımak için başvurulan yöntemlerden başka bir şey olmamıştır. Diğer bir ifadeyle, küresel boyutta kapitalist sistemin koşulsuz olarak ve savaşlarla örülü “mastar plan” (ana plan) ölçekte bir meydan okuma süregelmiştir. Günümüz dünyasında küresel ekonomiler ve onun politik yansıması türdeş olsa da- özü itibarıyla aynı sistemin ana omurgası üzerinde şekillenerek yükselen tek bir anlayışa tekabül eden kapitalist sistemdir. Görecelide olsa, kapitalist sistem dünya ekonomik politiğin iki kutupluluktan (1989) tek kutuplu bir dünyayı midesine oturttururken, kapitalizmin geleneksel alışkanlığı, ilke ve anlayışından (yoğun sömürü ve baskı) hareketle yoluna büyük bir hırsla devam etmiştir. Bununla birlikte tek kutupluluk çoklu ve de daha zorlu rekabete alan açmış, sermaye dolaşımı gerçek anlamda küresel “girdi” ile kendini vazgeçilmez kılmıştır.

Bu durum yokluk ve yoksulluk içinde boğuşan kimi ülkelere “umut” ve “yeni” kan olurken, kimi ülkeleri de bile bile savaş ortamına çekmiş, iç istikrarı olanaksız hale getirirken ve ülke barışını tümden yok edercesine insanlar kendini iç savaşın içinde bulmuştur. “Sermaye gücü” söz konusu uluslararası değişim ve dönüşümü bir pazarlık konusu yaparken ve ekonomi politikasını temel alarak küresel ilişkilere hükmederek- ülkelerin ulus iradesini aşan bir etkileşimle onları yeni bir yapısallaşmanın içine çekmiştir. Bu değişimden hareketle ülke yöneticileri üzerindeki siyasal baskılar ve ekonomik bağımlılıktan doğan güç kaybı ile, ülkeler yabancı sermayenin “girdi” oranının etkisi altında can çekişirken, sessiz ve de zaman zaman dış güçlerle deyim yerindeyse kısık sesle memnuniyetsizliğini dile getirir olması, yine de muhtemel “çözüm” anlamsız kalmıştır. Bu konumdaki yöneticiler sessizliğini bozarken, temel gerekçe iç muhalefete mesaj şeklinde sözde bir ‘iş yaptı’ görüntüsünü vererek ve “önemli” olduğunu ve hatta halkın kendilerine muhtaç olabileceği imaj ve hissiyatını bile bile dillendirmek istemiştir.

Sermaye girdisi tek yanlı çıkar ilişkisi üzerinde hesaplanırken, o hiçbir zaman eşit koşul ve oranda işleme tabi olmamıştır. Sermaye girdisi ile o ülkeler yoğun dış baskılar karşısında kendilerini savunmak ve korumak adına kendince belli dönem “bağımsızlık” söylemleriyle muhalif olmayı göze almaları bir hiç uğruna olmuştur. Örneğin; ülkenin(lerin) kur ayarından faiz politikasına kadar, reel olmayan derece üzerinden ekonomiyi işletmeye tabi tutmaları gibi. Sonuçta bu durumdan en çok olumsuz etkilenen iki kesim olmuştur; bunlardan emekçiler ve bir diğeri ise yoksul halk kesimi olmuştur. 2 Buna karşın spekülatif kur ayarından faydalanan, kârına kâr katan ve zenginliklerini büyüten sermaye ve sanayicilerdir, yani egemen güçler olmuştur. Francis Fukuyama ‘Tarihin Sonu’ (1989) adlı tezini dile getirirken, kapitalist sistemin varlığı her zaman “rekabetler üzerinden” devam edeceği görüşünde ısrar eder. Fukuyama’nın bu tespitine karşı çıkan neoliberal düşün temsilcileri ise farklı pencere açarak, küresel kapitalizmin kaygısızca savunmasına geçerler.

Neoliberallere göre ne kadar serbest ticaret ne kadar küreselleşme ne kadar rekabet, o kadar “yeni” ve “gelişen” dünya için iyilik ve değişim iddiasında bulunurlar. Bu çarpık ve bir o kadar anlamsız bir savunmanın içinde ve de tarafı olmuşlardır. Neoliberaller, bu iddiaya paralel olarak; ‘dünyada tek bir kapitalist sistemin olmadığı’ (1) savunuyla açıktan sistem dışı bir argümanı öne sürerler. Oysa gerçek şu ki; mevcut küresel ekonomi politik ve üretim anlayışı kâr ve artı değer (aşırı üretim) prensibine dayanan tek ekonomik ilişki biçiminde kapitalist sistem olmuştur. Günümüzde savaşlardan, tehditlerden, sömürüden bahsederken, tüm bunların tek bir sorumlusu vardır ve o da kapitalist sistemdir, diğer bir ifadeyle antidemokratik olmuş olmasıdır. Yoksa iddia edildiği gibi kapitalizm içinde ikinci bir versiyonun varlığı ve bunun demokrasiden yana ve sömürü karşıtı (!) şeklinde dillendirilmesi, açıkçası bir akıl tutulmasından başka bir şey değildir. Bu düşün tarzı (neoliberalizm) olsa olsa vahşi kapitalizmin tüm yaptırımlarını mubah görmektir.

Zira böyle bir anlayışta umut görenler, onu yüceltmek ve böyle bir mantıkla kapitalizmin bir “kurtarıcı” olduğu düşüncesine tekabül eder, sonuçta bu “sermaye demokrasisini” savunmaktan başka bir anlam taşımaz. Küreselleşen dünyada, sermayesinin etki alanı ve varlık nedeni hiçbir zaman demokrasi, adalet ve hukuk için bir alternatif olmadığı gibi, bütün kötülüklerin ve hastalıklarında tek sorumlusudur. Sermaye hareketi her şeyden önce insan refahı ve mutluluğu için varlık gücünü sürdürmemektedir, o, her süreçte sömürü oranını büyütmek istediği için küresel boyutta olmak istemiştir.

Kapitalizm her şeyden önce daha çok kâr ve etki alanını mümkün olduğunca büyüterek işlev görmüştür. Liberal ekonomi çökmüş denilse de esaslı olarak kapitalist üretim ilişkisi kendi temel gerçekliği üzerinde dururken ve değişmez argümanıyla yoluna bugünde devam etmektedir. Bu durum kuramsal olarak geçmişte olduğu gibi bugün ve yarında değişmeyecektir. Kapitalist sistem; yeni ticari koşul ve şartları tasarlarken, değişik lojistik ve iş birliği olanaklarını yaratarak bir bütünlük içerisinde yoluna devam etmiştir. Bu durumda sistem dayatmasıyla ve tereddütsüzce “yeni” ekonomik alanların açılmasını hedefler, sınırsız bir sömürü oranıyla dünyayı kendine işler halde tutmak ister. Bir yandan dünya zenginlikleri yoğun üretimle “alan daralmasına” girerken, diğer yandan da “uluslararası deniz sınır bölgesi” denilen saha alanı yoğun baskı ile yüz yüze kalmıştır. Zira, birden çok ülke tehdit ve savaşı göze alırken, uluslararası alan zenginliklerine müdahil olmaları boşuna değildir.

Bu yeni kaynak alanlarının paylaşım kavgası, ülkeler arası yeni bir krize işaret ederken, uzun vadede savaşlara açık bir alan olması da kaçınılmazdır. Buna kavramsal olarak daha şimdiden geleceğin “okyanuslar savaşı” demek pekte abartılı olmasa gerek. Bunun en temel nedeni ise; günümüzde son gazla tüketilen yeraltı ve yerüstü kaynakların tüm sömürgeci güçleri tatmin edecek oranda bölüşümünün yapılmamış olmasındandır. Dolayısıyla kâr paylaşımında bir tatminsizlik hep olagelirken, bu ilişki çıkmazı ister istemez adı geçen ülkeler arasında antagonizme neden olmuştur. Giderekten tükenen ülke içi kaynaklar, sömürgeci güçleri yeni müdahale alanına yöneltmiş ve bu nedenle okyanuslar geleceğin “kaynak potansiyeli” olarak daha şimdiden yeni ekonomilerin çekim merkezi olarak yerini almıştır. Elbette bu yeni alana giriş ve üretim süreci barışçıl olmayacaktır. 3 Tüm bu anlattıklarımızdan hareketle, liberalizm her şeyden önce kapitalist sisteme; savaşta, üretimde, siyasette ve ticarette akıl hocalığı yapmış ve yol göstericisi olmuştur.

Bu ilişki bütününden hareketle liberalizm veya neoliberalizm özünde sömürü yönteminden başka hiçbir şey değildir. O, kapitalist sistemin çıkarlarına hizmet eden, uğruna siyaset yapan bir roldür ve de danışma kuruludur. Önemli olan liberalizmin çöküp çökmeme meselesi değildir, aslolan kapitalist sistemin tüm uygulamalarıyla entegre olmuş olmasıdır, olanda bu değil mi? Kapitalist sistemin tarihsel doğası gereği, zaman ve koşullara uygun olarak sömürü ve egemenlik ilişkileri dönemsel olarak biçimsel değişiklikleri arz etmiş olsa da özünde bir dirhem sapma olmamıştır ki. Kapitalist sistemin daha da güçlü kılınması için “serbest ticaret”,” kâr hırsı” ve “özel mülkiyetin güçlü kılınması” şeklindeki üçlü ilişki çabası liberalizmin/neoliberalizmin olmazsa olmazı olmuştur.

Uluslararası Sulara bitişik noktada, kıyıdaş veya en yakın ülkeler egemenlik sınır sahası olarak kendi karasuları olduğunu iddia ederler. Uluslararası karasuları 10-12-1982’de BM (Birleşmiş Milletler) Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (UNCLOS) dayanarak azami olarak 12 mil şeklinde belirlemiştir. (2) Birçok kıyı ülkesi bu sözleşmeden hareketle “hak” talebinde bulunmaları, onların fazlasıyla gündemde kalmalarını sağlamıştır. Son dönemlerde Türkiye’nin de müdahil olduğu Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) tartışmalarında yer alırken, yeni sürecin yeni kaotik ortamına açıktan işaret eden uluslararası ilişkiler, kıyıdaş ülkelerin topyekûn hak talebinde bulunmaları için açıktan atağa geçtiğini gözlemlenmektedir. Şu bir gerçek ki bu uzlaşmazlıklar gelecek dönemde yeni güç çatışmasının önemli merkezi olacaktır. MEB ile ilintili olarak paylaşım alanı karasularla sınırlı kalmayıp ve diğer ucunun da okyanuslara dek uzanırken – bu gerginliklerin bir anlamda meydan okumaya dönüşmesi kaçınılmaz olacaktır.

Bu gerginlik kıyıdaş (MEB) ülkeleri de aşarak okyanuslar boyutunda konvansiyonel bir savaş olma risklerini taşıdığını söylemek bir hayal değildir, kapitalist ülkelerarası rekabet ve çıkar çatışmasını göz önünde bulundurduğumuzda. Zira bu kavga öncelikli olarak büyük emperyalist ülkeler arasında bir “alan paylaşımı” üzerinde olacak. Ve işte o an savaş tehditti gerçek anlamda bütün dünyada hissedilir olacaktır. Böyle bir savaşın olmama temennisinde bulunmak için, farklı düşünmeye bir neden yoktur. Her şeyden önce kapitalizmin egemen olduğu bir dünyada, zenginliklerin alan daralması ve onun kâr kaybındaki düşüşü (kriz), doğası gereği yüzeyle hep yeni savaş ortamına dönmüş ve yaşadığı bunalımı ancak atlatmayı düşünmüştür. Örneğin; Birinci (1914-1918) ve İkinci (1939-1945) Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda olduğu gibi.

Elbette emperyalist ülkeler her savaş ortamında mevcut ve de dönemsel koşullar üzerinden yaptıkları hesaplarla çıkarlarına uygun politika ve konum belirler. Bu şu anlama gelir; kapitalist dünyada “zor” ve savaş koşulları bile bile sahiplenerek var oldukça, onun “startı” da öngördükleri “artı” ve “eksi” değer oranına göre “anı” belirlenerek savaş ortamına taraf olurlar. Doğu Akdeniz’de keşfedilen zengin hidrokarbon enerji kaynaklarının işletilmesi İsrail, Mısır, Lübnan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile yapılan anlaşmalarla sahiplenmişlerdir. Trajik olanda, Filistin Gazze Şeridi’nin kıyıdaş olmasına rağmen, İsrail’le olan anlaşmazlıklar (savaş ortamı) gerekçe gösterilerek bu paylaşımın dışında tutulmuştur.

Jeoekonomik ve jeostratejik önemdeki bu sınır belirlemeler hiçte sanıldığı gibi bir uzlaşı diplomasisi ile yürütülmemektedir. Görünen o ki her diplomatik ilişki belli çıkar ilişkisine endeksli olarak sonuçlandırılmıştır, zira burada da bu mekanizmanın işleyişi malum güçlüden yana hep sonuca ulaşmıştır. Bu denklemde ABD ve Batı’nın İsrail’le olan ilişkisini düşünerekten ancak Filistin konumu oransal (!) olarak önem arz edebilir. 4 Görünen o ki mevcut sorunların çözümü bir uzlaşı ile değil de ve ancak savaş tehdidinin dört bir yana savrulduğu uluslararası ilişkiler mevcudiyetinden bahsediyoruz. Bununla iki farklı ilişkinin belirlediğini görmekteyiz, ki tarihte çok az örneğine rastlanmış ülkeler arası ilişki tarzı olmuştur. Örneğin; İsrail ile Mısır arasında geçmişte verilen onca savaşlara rağmen, bugün bir şekilde müttefik olabilmişlerdir, demek ki çıkarlar söz konusu olunca. Bir diğer önemli yansıma ise; kıyıdaş ülke olarak hak talebinde bulunup ve ancak tüm görüşmelere kabul edilmeyen ülkeler topluluğu. Bu ülkelerin içinde bulundukları dezavantaj konum ise uluslararası ilişkilerce belirlenir olmuş olma gerçeği vardır.

Dolayısıyla zenginliklerin paylaşımı 10-12-1982 tarihli Deniz Hukuku Sözleşmesine atfen tüm kıyıdaş ülkeler arasında yapılmadığını gözlemliyoruz. Farklı ülkelerin malum kavgaya dahil olmaları boşuna değildir. Günümüzde uluslararası ilişkilerde Ortadoğu ve Doğu Akdeniz söz konusu olunca, devreye savaş “diyalogu” girerek etkili olmuş -ve bununla mevcut zengin doğalgaz kaynaklarının paylaşımının gündemde kalmasını sağlanmıştır. Bu şu anlama gelir, Batı güçlerince kıyıdaş ülkelere verdiği bir mesaj vardır; size rağmen o iş bitmiş değildir, dünyaya hükmeden bir güç var demek istemiştir! Zira 2002’de birçok Doğu Akdeniz ülkesi (Mısır, İsrail, Lübnan ve Suriye) söz konusu Münhasır Ekonomik Bölge anlaşmalarını imzalayarak mevcut kaynaklar üzerindeki hak talebi belli resmiyetle onaylanmış olması, bu ülkelerin şimdiden görecelide olsa bölgedeki mevcut savaş senaryo ve de tehdidinin dışında beklemeye alınmışlardır.

Esas sorun kaynakların işletildiğinde kimlerce ve kimlere nasıl satılacağı ve sonrasında kâr paylaşımının masada mı, savaşta mı yapılacağı anı unutmamak lazım. Tıpkı Suudi Arabistan’da olduğu gibi, yıllarca işletilen petrolün aslan payının emperyalist ülkelerin petrol şirketlerince denetlenerek el konulması gibi. Bu sayede “Petro dolar” kavramsal olarak siyaset biliminde yerini korurken; “Petro dolar” sözcük olarak uluslararası emperyalizmin Ortadoğu’yu sömürme anlamı ile eşdeğerde olmuş olması, bir trajedi değil mi?

Kullanılan ve yararlanılan kaynaklar:

1- Van der Pijl, “Küresel Rekabetler”, İmge Kitabevi, sayfa 9-17, Ankara 2014 2- İnternationaal Publiekrecht als Wereldrecht – college 1-7, Üniversiteit Leiden, Nederland 2016. https://wetten.overheid.nl/BWBV0003172/1996-07-28 Wettenbank, “Het Verdrag van de Verenigde Naties in zake de zee”, Montego-Bay 10-12- 1982, Nederland 1996. A. Can Ataş / Eylül 2020



Mart 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031 

More in Makale