Connect with us

Makale

Sevda Işıl Akbayır Yazdı: İstanbul Sözleşmesi’nin Düşündürdükleri!

Erkek egemenliği ve erkek egemenlikli devlet yapılarında gelişen karşılıklı güç ilişkisi tüm ezilen sömürülen kesimlere saldırdığı gibi, kadına ve kazanımlarına da kuşkusuz saldırmaya devam edecektir. Bizim ise hali hazırdaki görevimiz bu “mutlu münasebete” direnişle cevap vermektir. Bedeli ne olursa olsun karanlığı ağartacak güce sahip olduğumuzu ve her ne pahasına olursa olsun direnişin tüm mevzilerinde yerlerimizi alarak erkek egemenliğine, erkek egemen devlete ve sermayeye karşı isyanı örgütleme hedefini yükseltelim.

Uzun bir süreden beri faşist “TC” devleti tek adam sultası altında, kanun hükmünde kararnameler ile yönetiliyor. Eskiden kanun hükmünde kararnamelerin yürürlüğe girmesi için bakanlar kurulunun onayına ihtiyaç duyulurken, şimdinin tek adam rejimi tek bir imzayla bunu başarabiliyor. Çıkardığı her kararnamenin, özünde halkın mevcut haklarına ve kazanımlarına saldırı olduğunu, uygulamaya konulan her yeni hükmün ezilenlerin mücadelesine karşı kendi çıkar siyasetleri adına oluşturulmuş güvenceler olduğunu tereddüt etmeden söylemek gerekmektedir.

Kuşkusuz son olarak bir gece yarısı çıkarılan kararname ile yine benzer amaç ve ilkeler etrafında, İstanbul Sözleşmesi’nin iptal edildiğini duymuş olduk. Saldırının adresi bu sefer de kadınlar ve kazanımları olarak pratik sahada da karşılık buldu. Özellikle de bu saldırıya geçmeden önce birkaç defa devlet yetkililerince bu konu gündeme taşınmış, makul bir çerçevede tutularak sessiz sedasız kapatılmak istenmiştir. Buna rağmen gündeme düştüğü ilk andan itibaren kadınlar sokaklara akın ederek bu işin hiçte sanıldığı kadar sessiz bitmeyeceğini erkek egemen faşist devlete itirazlarıyla kanıtlamışlardır. Erkek egemen faşist devlet ise karşı bir saldırı ile bir gece vakti, öncesinde hiç bir açıklamaya dahi gerek duymadan tek taraflı İstanbul Sözleşmesi’nin feshedildiğini kamuoyuna ilan etmiştir. Kendi anayasasıyla bile çelişen bu siyasi hamlenin, aynı zamanda ezilenlere ve mevcut sisteme biat etmeyenlere gönderilmiş siyasi bir mesaj niteliği taşıdığı da açıktır.

İstanbul Sözleşme’sinin iptal edilmesinin nedenleri arasında neredeyse hiç uygulamadıkları halde “işe yaramadığına” kanaat getirenlerden tutalım da, “eşcinselliğe özendiriyor, aile değerlerini zedeliyor” diyenlerine kadar geniş bir fikir külliyatına sahip olduklarını görebilmekteyiz.

Uygulamadıkları bir sözleşme hakkında gereklilik tartışmasına girişen, onca kadın kırımına rağmen kadın haklarının zaten güvende olduğunu söyleyen erkek egemen sistemin, iptal meselesi üzerinden aksi bir tutum geliştirmeleri tarafımızca ancak şaşkınlık vesilesi olabilirdi.

Faşist devletin baştan aşağıya erkek egemen değerlerle örülü yapısında kadına ve son dönemde özellikle LGBTİ+’lara pervasızca saldırısı malumun ilanı olarak boy gösterirken, bu bir saldırının ön aşaması olan alıştırma ve toplum gözünde haklı bir hareketi kriminalize etme pratiğinin de başlangıcıydı. Devlet egemenlik ilişkisinden doğan cinsiyet rollerini uyandırarak, saldırı geliştireceği alanda destek sağlayabileceği kalabalıklar oluşturmayı hedefler. Tıpkı sınır ötesi bir saldırıda “vatan, millet” naraları atarak milliyetçi duyguları operasyonlara gerekçe olarak sunduğu gibi.

”Mevcut sistemde isimlerin bile düzeni kurmada, o düzene disiplin sağlamada araçsallaştırıldığını görmek mümkün”

Gel gelelim yine son yıllarda AKP faşist iktidarıyla beraber çokça gördüğümüz bir resme tekrardan bakmak durumunda bırakılmamıza. İstanbul Sözleşme ’sinin iptali sonrası, onun yerini alacak “yerli ve milli” bir proje hazırlığına. Adı Ankara Sözleşmesi olarak tasarlanan bu sözleşmenin, “daha fazla işe yarayacağı” iddiası ne kadar ironik ise, sözleşmeye verilen isimde bir o kadar manidardır. Merkezi devletin ev sahipliği yaptığı şehrin adı olmasının yanı sıra, belleklerde geçmişten bu yana devletin “güç ve iktidar”ının merkezinin temsiliyeti olarak özel bir tanımının olması da olasılıklar içerisindedir. Mevcut sistemde isimlerin bile düzeni kurmada, o düzene disiplin sağlamada araçsallaştırıldığını görmek mümkün.

Örneğin Ankara’daki eylemselliklere yapılan sert müdahalenin altında yatan ve devletin zorundan nasiplenmesinin kaçınılmaz olduğu öğretisini yayan mekansal bir yerin, insan kaçırılmalarından tutalım da aylarca özel işkence mekanlarının merkezi haline gelmesi de aksini düşünmeye imkan bırakmıyor ne yazık ki. Bu isim altında bile “güçlü devlet, güçlü sistem” imgesi oluşturularak aslında kadınlara ayar verme, bu kararı kabul etmeyenlere devletin işlevi hatırlatılarak hizaya getirme amacı güdülmektedir. Özelde de son dönem faşist devlet tarafından moda haline gelen böylesi isimler-isimlendirmeler, bir niteleme ya da belirtmeden öte psikolojik savaşın da bir parçasıdır.

Diğer yandan ise devlet, ezen sıfatıyla toplumda cinsiyetçiliği örgütlerken aslında İstanbul Sözleşmesi’nin iptali ile şunu da ifadelendiriyor. Kadın cinayetleri ya da kadına uygulanan şiddet “meşru aile” sınırları içinde kalmalıdır. Aile değerlerini korumanın, geleneksel rollerin devamlılığını sağlamanın ilk eşiği ev içi iktidarı erkek egemenliğine teslim etmektir. Yani şiddetin her türlüsü bu sınırlar içinde uygulanabilir ya da uygulanma halinde cezasız kalabilir. Bu, erkeğe başkaldırmış kadını terbiye etmeyi ve hizaya getirmeyi ilke edinmiş erkek egemen devletin görevi olarakta görülmelidir. Erkeğe yüklenmiş görevler aynı zamanda devlete yüklenmiş görevlerdir de.

İstanbul Sözleşmesi’nin içeriğini, ne işe yaradığını bir kenara koyduğumuzda dahi genel olarak süreçsel varlığını göz önüne aldığımızda sembol bir rol üstlendiğini belirtmek gerekmektedir. Bu sadece kadınlar ve LGBTİ+’larla sembolleşmeyen, aynı zamanda devletin iktidarı tarafından da sembolleşen bir içeriğe dönüşmüştür. Kadınlar ve LGBTİ+’lar için cinsiyetçi politikalara ve bu politikalar çerçevesinde geliştirilen tüm egemenlik ilişkilerine bir başkaldırı sembolüyken, devlet nazarında ise koyulan sınırları ihlale girişmiş, bunca baskı ortamında devlet sözüne itiraz etmiş kadınlara had bildirme sembolüdür. Kadınların devletin tüm tehditlerine rağmen buradayız, vazgeçmiyoruz dedikleri ama faşist devletin ise evlerinize dönün çağrısını sıkça yenilediği bir sembol. Biz istediğimiz her şeyi kolaylıkla yaparız diyen sisteme karşı, hayır bu sefer bu kadar kolay olmayacak diyen, vazgeçmiyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz diyen kadınların sembolü.

Mesele ne olursa olsun, her koşulda erkek egemen devletin kadına karşı egemen olan erkek çıkarlarını koruyacağı, temel birim olan aileyi kutsayacağı kaçınılmaz bir sonuçtur. Erkek için ve erkek namına “itaatkar” ve “bağımlı” kadınlar yaratmanın koşullarını sağlayacak yerin ev içi olduğununda fazlasıyla farkında olduklarından, erkek egemen devlet için ev içi ilişkilerin geleneksel haliyle devamını örgütlemek, evde babanın(erkeğin) otorite olduğu aile kurumunun varlığını sürdürülmesi için olanaklar sunmak ve dahi yasalar çıkarmak sistemsel bir sorumluluktur.

Yani başka bir biçimde ifade edililirse ataerkil devlet yapısı kadın ile erkek arasındaki ilişkiyi ve bu ilişkiden doğan çelişkili yapıyı korumak zorundadır. Çünkü kadın erkeğe boyun eğdiği müddetçe, devlet ve ataerkinin ortak münasebeti güçlü temellere oturabilir. Ve ancak bu temeller üzerinden varlık koşulu sağlayabilir. Tam da bu nedenle yalana şerbetli bu erkek egemen zatların “marjinal bir grubun aile değerlerimizi yok etmesine izin vermeyeceğiz” müdafaası basit bir söylemin ötesinde ideolojik bir savunu-kendilerinin resmi bir tanıtıdır.

”Bu sistemde tanık olduğumuz her olay ve olgu devrim mücadelesinin kadının gerçek kurtuluşunu sağlayabilecek tek yol olduğunu alelade bizlere göstermektedir”

Bu sistemde tanık olduğumuz her olay ve olgu devrim mücadelesinin kadının gerçek kurtuluşunu sağlayabilecek tek yol olduğunu alelade bizlere göstermektedir. Bu somut öğreti aslında gerici düzende yaşayan bizlerin tarihsel olarak ta tecrübe ettiği şeylerden deneyimlediklerimizin toplamıdır. Bu sisteme başkaldıran her kadın, ortalama bir öngörüyle mevcut düzenin hapishaneden başka bir şey olmadığını görebilmektedir. Bunun için kahin olmaya ya da mücadelede siyasi bir özne olmaya gerek yoktur. İş yerinde emek gaspına uğrayan kadında, evde gün boyu lavabo ovalayan kadında, gece sokakta bin bir riskle tek başına yürümeye çalışan kadın da mevcut sistemin kadın için hapishaneden başka bir anlam taşımadığını görebilmektir.

Nitekim kadınlar bu hapishaneye rağmen, bu hapisnenin tüm zoruna, şiddetine rağmen içeriği ve siyasi niteliği ne olursa olsun mücadele etmekte ve kazanılan tüm mevzileri ısrarcı tutumlarıyla savunmaktadır. Sadece şiddet karşısında değil, kendilerine yönelmiş tüm baskı ve zor araçları karşısında kadınların dünden daha bir kuvvetle politik bir güce dönüştüğünü görmek gerekir.

Bundan ötürü içinde bulunduğumuz dönem için bilincin güce eriştiğini, gücün ise sınırları zorladığını ifade etmekte abartılı bir yaklaşım olmaz. Bu sistem karşısında bir araya gelmek, örgütlü bir duruş sergilemek, onca çeşitliliğe rağmen sorunlara ortak bir dille cevap verebilmek kılgısal bir hale gelmişken, erkek egemenliğinin ve erkek egemen devletin bunlardan rahatsızlık duymaması ancak kör bir yanılgı olabilirdi.

Erkek egemenliği ve erkek egemenlikli devlet yapılarında gelişen karşılıklı güç ilişkisi tüm ezilen sömürülen kesimlere saldırdığı gibi, kadına ve kazanımlarına da kuşkusuz saldırmaya devam edecektir. Bizim ise hali hazırdaki görevimiz bu “mutlu münasebete” direnişle cevap vermektir. Bedeli ne olursa olsun karanlığı ağartacak güce sahip olduğumuzu ve her ne pahasına olursa olsun direnişin tüm mevzilerinde yerlerimizi alarak erkek egemenliğine, erkek egemen devlete ve sermayeye karşı isyanı örgütleme hedefini yükseltelim.

Gerekçelerimiz yığınca. Onun için 1 Mayıs’a güçlü hazırlanalım, 1 Mayıs’ı görkemli karşılayalım ve 1 Mayıs’ı birleşik mücadeleyle, birleşerek kazanalım.



Ocak 2026
PSÇPCCP
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031 

More in Makale