Connect with us

Makale

“Tek Kutuplu” Dünya Gerçeği

“Tek kutuplu” kapitalist dünya egemenliğinin sürekliliği hep “güç” temsilcilerine dayanmıştır. Bu neden ve ısrarla hedefin merkezinde gücün caydırıcılığı efektif bir uygulamayla gözdağı vermek ister olmuştur

“Tek kutuplu” dünyada topyekûn ülke halkının, sınır ötesi uluslararası coğrafyada insanların aynı ölçü ve kalıp içerisinde irade dışı bağımlılığa zorlandırılarak benzer yaşam kaderi dayatılmaktadır. İnsanlık, dünyada bir “gücün” yaşam tarzının talep edildiği kendi sistem dayatmasındaki ısrarın önceliği ile baş başa bırakılmak istendiği bir süreç yaşanmaktadır. O, bir ahtapot gibi dünyayı içine çekip yutmak isterken; ekonomiden kültüre, siyasetten insan yaşamına dair tüm ilişki değerini belirlemek isteyen bir dayatma ile karşı karşıya. Savaş ve zora dayanan bu güç iradesi mevcut savaşların ve kriz ortamına açıktan mimari ve de yöneticisi olurken; bunu da kapitalizmin “yeniden yapılanma” süreci olarak bir savun içindeler. Bu yaptırım ve uygulamanın adını koymak gerekirse; o bir dünya sistemi ve kapitalizmdir. Günümüz koşullarında sol sosyalist ve antiemperyalist mücadele dışında alternatif bir yönetim var mıdır? Elbette hayır!

Kapitalist dünya sistemi kendi içinde yaşadığı “çıkar” ve “kâr” uğruna amansız bir antagonizmanın varoluşuyla baş başa. Bu kavganın dışa vuruşu ikili olmuştur; bir yandan büyük pay uğruna savaşın(ların) çıkmasını bile bile göze alırken en acımasız uygulamayla binlerce insanın ölümüne ve milyonlarcasının savaş ve can korkusuyla topraklarından olmaya zorlamıştır. Bu ilişki bütünü içerisinde kapitalist sistemin “tek kutuplu” dünyasındaki ikinci olumsuzluğu ise; ülkede her dönem yaşanan ekonomik krizin ve toplumsal buhranın faturasını açıktan yoksullara ve emekçilere kesmiş olmasıdır. Bunu yapmakta da hiç tereddüt etmemiş ve tüm faşizan uygulamalarla kendini savuna dururken (iç ve dış koşullar diye) toplumu dizayn etmek istemiştir. Bir başka izahla; günümüzde “tek kutuplu” (sistem) dünya sistemi olan kapitalizm hükmederken, bir rekabetin en acımasız çatışma ortamında yapılan müdahale ile ancak ayakta kalabilmektedir.

BU; tek sistem içerisinde ve “tek kutuplu” dünyada aynı kavga uğruna (pay bölüşümü) devam eden kapitalist güçler arası bir dünya sisteminin gerçekliğidir. Bu nedenle “tek kutuplu” dünyada (sosyalist bir toplum olmadığına göre) kâr ve zenginlik pahasına amansız mücadeleyi veren birden fazla egemen “güçlerinin” kapışması vardır. Bu “güç” sıralamasını görememek; “tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurtamı tavuktan?” sorusundaki anlamsızlığa bizi terk eder.

“Tek kutuplu” dünya egemenliğinin tarifi ve anlamı şüphesiz bir sistematiğe dayanır; kapitalizmin varlık gücü zora dayalı savaş taraftarı olmakla hep yol almıştır. Dolayısıyla tüm savaşların objektif ve sübjektif koşulları her zaman ve her yerde ezilen halkların aleyhine sonuçlandırmasını dayatan kapitalizm, bu acımasızlığını tereddütsüzce “yeniden yapılanma adı altında gerçek gündemi saptırırken ve her defasında (kriz dönemleri) mevcut güç sayesinde başarılı olmuştur.

“Tek kutuplu” kapitalist dünya egemenliğinin sürekliliği hep “güç” temsilcilerine dayanmıştır. Bu neden ve ısrarla hedefin merkezinde gücün caydırıcılığı efektif bir uygulamayla gözdağı vermek ister olmuştur. Günümüzde bu ilişki bütünü tekil değildir, bu yapı esaslı olarak kapitalist sistemin egemenlik müdahalesini sağlayan çoklu güçlerin ittifak birliğine dayanır. Gerekirse “sol”, sosyal demokrasi veya kapitalist sistemin neoliberal anlayışı üzerinden farklı taktiksel (geçici durum) çözüm arayışındaki yöntemlere başvurmakta ısrarlı olmuştur, onlar için aslolan sistemin devamlılığıdır.

Örneğin; büyük krizlerde “kamusal çıkar” deyip ittifak ve iş birliğinde daha çok tercihini sisteme yakın “sol” liberaller veya Sosyal Demokratlardan yana kullanmayı önemser olması, bu bilinmez bir hikâye değildir. Ancak şunun altını çizelim ki; sermayeden yana “kamuculuk” ile bütün toplumu gözeten (!) “kamuculuk” farklı iki nitel oluşumlardır (daha önceki yazılarımızda kamusal düşün konusunda konuya mümkün olduğunca bir açıklık getirmeye çalıştık) …   Olmazsa bu, egemenler her dönem bir başka yöntem uygulamasında bulunarak “İşgal demokrasisi” veya “Ortadoğululaşmadan beslenmek” gibi stratejilerle; jeopolitik ve jeoekonomik durum üzerinden kendi başarıları için “gücü” kullanmış ve koşulsuz olarak kendi talepleri ışığında “sonuç” alıcı olmak istemişlerdir.

“Tek kutuplu” dünya söylemini kavramsal olarak biraz açmak gerek; “kutup” yön, istikamet ve belirleme anlamındadır. Bu kontekste söz konusu olan siyasi, iktisadi, güvenlik, kültürel ve tüm insani değere hükmeden ve yön veren bir bütünlüktür. “Kutup”; tüm bu alanları içinde barındıran bir eksendir, bu, siyasal ve iktisadi bir bütünlüktür. Günümüzde ekseni belirleyen tek güç polisiyle, ordusuyla ve siyaset kurumuyla aşınmaz “tek kutuplu” kapitalist dünya sistemi demektir. Bu “güç” oluşumu yapısal olarak Sovyet Derimi (1917) ve Çin Komünist Devrimi’nin (1949) büyük kıtalara hâkim olmasıyla uluslararası dengeleri nitel, nicel ve de coğrafik boyutta değişikliğe zorlar. Bu dönüşümle birlikte dünyadaki dengeler “iki kutup” (1917-1990) üzerinden yönetilmeye başladı. Ancak bu güç dengesi 1990’lardan sonra Post sosyalizme evrildi ve “tek kutuplu” kapitalist egemenliğe terkedildi. Sermaye ve özel mülkiyetin sınırsız güç birikimi, günümüz kapitalist hakimiyetin “tek kutuplu” rotadan ilerlemesine neden olurken, bugün bu anlayış alternatifsiz olarak bütün kötülüklerin ana nedeni olarak belirleyici bir “güç” konumuna dönüştü!

Kapitalist güçler için yüzyıllar öncesine kıyasla bugünde değişen bir şey yok; “Kolomb’un planları (…) Portekiz altın güzergâhını izleyerek Batı Afrika’yı uzandı” (1) Gerçek şu ki; Kolomb dünyayı keşfetmedi (1492-1504), dünya onu keşfetti gemileriyle taşınan zenginlikler talan ve yağmalanırken.

“Kolomb, hükümdarlar adına vazifesini yerine getiriyordu (…). Kolomb yerli halkın ticari olarak sömürebilir (!) olduğuna dair bir bulgu peşindeydi”. (2)

Günümüz “tek kutuplu” dünyasında sömürü düzeni küresel boyutta ve de geçmişe kıyasla daha efektif (yeni bulgularla) nitelikte yaygınlaşarak ve ancak aynı talep ve beklentilerle sürdürüldüğüne tanık oluyoruz.

1929 ABD’sinde başlayan kapitalist global resesyona çözüm olarak ve de yükselişteki enternasyonal sosyalizm hareketine karşı, J. M. Keynes (1883-1946) ekonomi modeli öngörülür. Ekim Devrimi’nin (1917) etkisi Keynes’in “istihdam” ve “kamusal yarar” ekonomi politikası 1929 ve 60 sonlarına doğru önce ABD’de de ve sonrasında da Avrupa ülkelerinde belirleyici bir uygulama olur” (3). Bununla her iki kıtada sosyal devletin yükselişte olduğu tarihsel bir süreç olarak bilinir. Keynesçilik bu zaman diliminde özellikle Avrupa sosyal demokratların çok etkili olduğu ve yönetimde uzun soluklu bir ekonomi modeliyle denetleyerek yönettiler. Birinci ve İkinci Emperyalist Paylaşım Savaş’larının yarattığı yıkım ve tahribatın onarılması “istihdam” yaratma noktasında pek önemli bir avantaj olmuştur. Yöneticiler Keynes’in ekonomi modelinden hareketle “devlet” ve “kamunun” ekonomiyi belirlemedeki ısrarını başarıyla sürdürürler. Ve bu uygulama uzun bir süre sosyal demokrasinin başarısıymış gibi gösterildi, yeni kriz Avrupa kapılarına dayanıncaya kadar.

Emperyalist ülkeler bu ekonomik düzenle sosyalist sisteme alternatif olmak isterler. Keynesçilik ekonomi politikle görünürde kapitalist “kamuculuk” beklentisiyle yeni krizlere çözüm olacaklarını sandılar. Ancak, “devlet” müdahalesi ve “kamu” bürokrasi kapitalist sistemin aşırı sömürü talebi karşısında fazla direnç göstermez, mevcut ekonomik “model” (Keynesçilik) giderekten zorlanır ve yetersiz kalır. Düzenin bu ilişki sürecinde doğan uzlaşmazlıkları sermaye ve sömürü talebinin sınırlarını zorlar; dolayısıyla, “devletler ötesi” ticaret ve sömürüdeki kâr “oranı” egem güçler için çok daha önem arz eder olur.

Keynesçilik, “devlet destekli kamu yararı” söylemi 60’ların sonlarına dek uzanan bir oyalama sürecidir. Bu ekonomi politik modeli özünde kapitalist sistem içinde “kriz çözümlü” bir dönüm noktası olarak geçiştirilir ve bu bir biçimde sonuç verici olmaz. İlerleyen bu zaman diliminde, dünya kapitalist sistemin dört elle sarıldığı “bu” ekonomik model mevcut denkleme bir rahatlama sağlayamaz. Kapitalizmin doğası gereği kendi içinde yaşadığı “sürekli kriz” gerçeği, kaçınılmaz olarak sistem çözümü 70’li yıllarda M. Y. Friedman’ın ekonomi modeline başvurarak sorunun üstesinde gelmek istemiştir.

Friedman ekonomi modelindeki (1970…) önerme geçmiş yılların aksine; “devlet müdahalesi” ve de “kamu yararına” bir ekonomi yönetim tarzını reddeder. 70’li yılların başından itibaren ekonomik liberalizasyonla serbest ticarete geçilir ve bununla işsizliğin ve enflasyonun çözüleceği iddiası dünya kapitalist sistemince kabul görür. Bundan böyle devlet sadece “para istikrarının” sağlanmasıyla mükellef olacak. İşsizlik, üretim ve ekonomik büyüme modeli kendi içinde ve yeni uygulamaya (neoliberalizm) terkedilecekti. Dolayısıyla küresel serbest ticaret ilişkisinin önü açılacak ve neoliberal ekonominin politik modeli dünya ticari ilişkisinin baş mimari olarak kabullenir (4) ve bundan böyle bu uygulaması günümüze dek süregelir.   

“1970’li yılların başında ortaya çıkan ekonomik bunalımın sorumluluğunun devlet müdahalelerine yüklenmesi, devletin ekonomideki rolünü sorgulayan neoliberal düşüncenin yayılmasına ortam hazırlamıştır”. (5)

1970’li yılların başından itibaren neoliberalizm sömürü sistemini yapısal olarak sınırını genişletir ve uygulamasını küresel dünya bazında işler hale getirir. İşin özü; “küresel dünya” bu süreçten itibaren sermayeye olan bağımlılığı çok yönlü olmakla birlikte, yeni bir iktisadi ve ticari ilişkinin transformasyonunu sağlanır. Yoğun dış borçlanmalar, siyasal istikrarsızlık, Dünya Bankası ve IMF’nin yoksul ülke yönetimlerine müdahalesi ile “istikrar paketi” uydurmasyonuyla ülke yönetimlerine açıktan müdahale süreci başlar. Kelimenin tam anlamıyla, bu süreç faşist cunta yöneticilerinin “yılları” olarak anılır. Yaratılan (!) bu bağımlılık ilişkisi kapitalist sistem için ve de onun doğası gereği bu onun varoluş koşuluna dönüşür, yani bir olmazsa olmazı olur. “Tek kutuplu” topluluk günümüz koşullarında kapitalizmin rekabet yarışında ekonomik, silahlanma ve çatışma ortamının sürekliliğine evrilir. Yoksa iddia edildiği gibi; kapitalizm uluslararası gerginlikten kaynaklı “küreselleşme dalgasının” zayıflanıp ivmesinin düştüğü tezi, mantık dışıdır! Tam tersine, küreselleşme yolunda hızlı bir ilerleyiş var ve bu denklemle kapitalist güçler arası çelişki/uzlaşmazlık ve pay bölüşümü mevcut çelişkilerin üzerinden yükselirken en acımasızlığıyla bir yol ilerleyişindedir. Gerçek şu ki; dünya zenginlikleri yağmalanıp tüketildikçe küreselleşmenin siyasi, askeri, ekonomik ve jeostratejik önemi daha da önem arz eder olmuştur. Bu nedenle, bugün yaşanan tüm uluslararası uzlaşmazlıklar yukarıda sözünü ettiğimiz sorunların çözümsüzlüğünden kaynaklı sonuçlardır.

Egemen güçler her dönem bölgesel kriz ve savaşlar üzerinden rekabetin küreselleşmesine (yaygınlaşma) ihtiyaç duymuştur; yoksa iddia edildiği gibi demokrasiyi güçlü kılmak gibi bir amaç veya beklentileri olmamıştır. Yaratılan yeni çatışma alanları ve kriz ortamından beslenmeler kapitalist sistem için tek varlık sigortasıdır. Kapitalizmin jeopolitik ve ekonomik çelişkiyle beslenir olması, küreselleşmenin sınır tanımaz bir sistem olmanın somut gerçeğidir. Dolayısıyla; dünya “tek kutuplu” sistemin rejim güçleri arası sürekli bir uzlaşmazlık içinde olmuş ve zaman zaman savaşa başvururken de aynı amaç uğruna tek bir cephenin temsilcileri olan kapitalist güçlerdir.                                                                                                        

BU baskı ve sömürü düzeninin durdurulmasındaki tek alternatif güç; kaçınılmaz olarak antiemperyalist ve antikapitalist sınıf mücadelesinin enternasyonal boyutta güçlenip örgütlenmesiyle mümkün olacaktır…  

Kullanılan ve yararlanılan kaynaklar

1. Kolomb, “Seyahatnamesi”, Kronik Yayınlar, İstanbul 2021, s. 41.

2. A.g.e. (2021), s. 58, 79). 

3. İnvestopedia, Keynesian Economics, 

https://nl.economypedia.com/11039467-keynesian-model

4. Friedman Doctrine, CFI Team, “What is the Friedman Doctrine?” Updated february 27, 2022. https://corporatefinanceininstitute.com/resources/knowledge/finance/friedman.docrine/

5. C. K. Ataay, Marmara Üniversitesi Siyasal Bilimler Dergisi, Cilt 4, Sayı 1, Mart 2016.



Mart 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031 

More in Makale